İrfan Sarı

Şahmaran

12 Kasım 2011 Cumartesi 18:13

Erciş ve Patnos’un arasına sıkışmış Süphan dağıyla her gün bakışırdı Şahmaran… Bu dört bin elli sekiz metre yüksek dağın heybeti onu mısraları bitmeyen şiirler gibi hayallere götürürdü.

Kurşuni bir kumru gibi duran bu dağın karşısında dal gibi boyuyla telaşlı bir serçenin narinliği gizliydi onda… O, her sabah uyandığında göl mavisi gözlerinden mektup gibi aşk doğardı yeryüzüne… Süphan dağının eteklerine akan tatlı su akışlarına dudaklarını bandırır ve sabaha doğan güneş gibi susuzluğunu giderirdi.

Sonra buğday sarısı saçlarını avucuna tutam tutam alır suyun serinliğinde ıslatırdı. Yüzünü göle çevirirdi.

İşte o vakit sabah olurdu Van gölünde.

Çocukların üzerine mavi bir bayrak gibi dalgalanırdı gökyüzü Şahmaran gökyüzünden dökülen bulutları toplar ve otlu peynir ile demli çayı kurardı kahvaltı sofrasına. Annesi Aydan; sağdığı sütü taş ocakta kaynamaya bırakırken baba; balığa götüreceği ağı gözden geçiriyordu.

Bahar renkliliğinde olmasa da anaç doğanın Süphan dağı eteğinde yarattığı mucize bir hazan yaşıyorlardı. Çaydanlıktan sızan buhar karışırken havaya onlar şekerli çaylarını tandır ekmeğinin arasına koydukları peynirle tadıyorlardı.

Öğlen öğünü için başlardı sonra telâşe.

Öğlen sonrası oturur evin balkonuna gölün diğer yakasını düşlerdi, ne vardı orda? Gitseydi bir gün o merakını giderirdi belki… Ama diyemiyordu babasına bu merakını. Çünkü annesi de babasıyla evlendiğinden beri Van’a dahi gitmemişti. Bütün çocuklarını Şahmaran’ın babaannesi doğurtmuştu. Babası çok gizemli bir adamdı köyün diğer çocuklarının babalarına benzemiyordu.

Mesela kız çocuklarını okula göndermiyordu. O yüzden Şahmaran da okuyamamıştı. Bayramdan bayrama Erciş e götürürken kız çocuklarını sıkı sıkıya giydirir yüzlerini örter sadece gözleri kalırdı açıkta. Babasına kızmazdı onun yolunu annesinden daha gözlerdi. Babasını tanıyalı her hafta iki gün şehre gidişini de çok merak ediyordu evet her hafta şehre iki gün giden baba eve döndüğünde bir defasında eli boş bir defasında ev

İhtiyaçlarıyla dönerdi. Diğer günlerde de ya evin bakımını ya da bağ bahçe işlerini yapardı. Hafta da bir gün de balığa giderdi küçük kayığıyla. Bazen çocuklarını da alırdı yanına.

O gün baba kahvaltıdan sonra kayığına binip tek başına Van gölüne açıldı.

Şahmaran evin en büyük odasını süpürüyordu anne tandır evinde ekmek pişirmek için hazırlık yapıyordu. Çocuklarda dışarıda oyun oynuyorlardı.

Gün ortasını geçmişken zaman, birden bir homurtu duyuldu toprak evin içinde Şahmaran pencereye koştu ama durmadan sallanıyordu pencerelerden bakındı, dışarıda her şey normal görünüyordu.

Yeniden döndü salona gidecekti ama ayağının altında yer durmadan onu sallıyordu. Pencerelerdeki camların kırılmalarını duydu. Damdan topraklar inmeye başladı. Korktu ve bağırdı ama bağırmasını bastıran sarsıntı onu ezmeye başladı odanın içinde. Son bir gayretle kanepenin önüne atabildi kendisini ağız üstü elini az ötedeki yastığa uzattı kendine doğru çekti ki sırtına bir ağırlık çöktü… Kıpırdayamıyordu artık ama durmadan toprak akıyordu saçlarından aşağıya… O kocaman sarsıntının çıkardığı gürültü biterken kulaklarını etrafa kabarttı. Ufak tefek çatırtılar duyuluyordu. Boynundan itibaren kafasını oynatabiliyordu ama kapkaranlıktı gözleri hiç bir şey görmüyordu.

Ağırlığın altında çatırdayan dal gibi kala kaldı birden. Bağıracak, çağıracak takat kalmamıştı. Ağrılarına vakit bulmadan annesini ve babasını düşündü kardeşlerini düşündü sonra. O karanlık ve kelepçelenmiş gibi hali giderek ona acı verirken o durmadan diğerlerini düşünüyordu.

Ellerini kullanabilse ağzına doluşan toz toprağı silecekti ama çaresizdi burun delikleri de kapanmıştı tozdan ve artık nefes alması zorlaşıyordu.

Göz kapaklarını kapatıp açınca ışık görecekmiş gibi bir umut ararken zaman giderek uzuyordu ve bedeninden ağrılar yükseliyordu. Bu çaresiz ve zorlu bekleyiş içinde ölüme kapılmadı… Gölün diğer yakasını düşündü…

Eğer buradan kurtulsa babası izin verse de vermese de gölün diğer yakasına gidecekti ve oradan Süphan dağına bakacaktı…

O ağırlığın altında ve karanlıkta bir türlü geçmek bilmeyen zaman rağmen umutlarını kırmadı çünkü o hep gölün diğer yakasını göreceği günü hayal etti. Yorgunluğunun bir yerinde sesler duydu babasının sesini andırıyordu… Güldü kimse görmezse de…

Çok yorgundu ve kemiklerinin ağrısını duyuyordu artık. Dal gibi bedeni, karanlığın ve yorgunluğun üstüne birde üşümeye başladı. Uyur gibi oldu. İşte o vakit sağ avucunun içinde bir sıcaklık his etti yumuşacık bir sıcaklık avucundan kayar gibi kolunu takip edip koltuğunun altına kadar geldi bir ürperti tuttu bedenini ama onu engelleyecek gücü yoktu. Biraz daha ilerledi ve iki memesinin arasında durdu çenesini aşağı doğru itti ama ulaşamadı o sıcaklığa aklından bu bir yılan diye geçirdi… Ürperti ve korku ile baş başaydı.

Fakat az önce bedenine saldıran üşümeyi yavaş yavaş bir sıcaklık takip etti bunu his ediyordu bedeninden çıkan ağrılar nispeten azalmıştı. O sıcaklık iki memesinin arasında uzun süre bekledi uyur gibi.

Böylesi bir uykunun kimsesizliğine bir misafir gelen bu sıcaklığın üstüne babasının ve annesinin çok yakın sesi de gelip misafir oldu. Ama o sesler çok yakındı ve giderek “Şahmaranamın” diyen ve ellerini hissettiği hale dönüştü.

Aradan bir gün geçmesine rağmen, dünden beri balıktan dönen baba, annenin kazdığı yerden devam edip en sonunda Şahmarana ulaşmışlardı. Kızlarının takatsiz ve mecalsiz yorgun bedenine ulaştıklarındaki sevinç çaresizliğin içinde yumarak gözlerini kaybolsa da kızlarını alıp şehre doğru yola çıktılar.

Şehre vardıklarında karşılarına çıkan manzarayı görmediler bile sokak sokak arayıp bulamadan bir doktor…

Şahmaran konuştu ve babasına “gölün öbür tarafına götür beni” dedi.

Baba yüreğinin sesini dinledi…

***

Edremit’te gölün kıyısından Süphan’ın o eşsiz manzarasına karşı soluksuz kaldığı bütün saatlerin inadına ciğerlerine gölün türkuaz maviliğinden derin nefesler aldı Şahmaran. Gözleri nasıl ki bir saklı gölü andırıyorsa gölde öylesine saklı bir denizi andırıyordu.

Şehre gelip çöken bu karabasan Süphan dağının yükseğine de sis olup oturmuştu.

Korkusunu kavuştuğu özlemin içine bıraktı ve dağıttı. Babasının gözlerine beni götür diye baktı… Bu bakışan konuşmaların eşliğinde hastaneye gelinirken gölün kıyısına anne Aydan’ın “vey jar’é ezé rebené” diyen çığlıkları ile babanın gururlu ama fokurdayan evlat sevgisinden çıkan gözyaşları karıştı…

Dünden bu yana enkazdan parmaklarıyla aradığı kızına kavuşurken sadece parmakları kanıyordu şimdi yüreği de kanıyordu annenin ve babanın…

Mezarın başında düşmemek için zor duran bir ailenin kaybolmayacak öyküsüne karıştırıyoruz bizde yüreğimizi…

Üşümeyesin diye Şahmaran her gece bir ateş yakacağız o göl mavisi gözlerinle ölme diye…

Bu yazı toplam 6760 defa okunmuştur
ÖLümün ve gözyaşının rengi yok
 // kırÇiÇeĞi
Şahmaran beni 99 depremine götürdü.Sakarya da oturan arkadaşımın kızkardeşi depremde evi yıkıldığında kırılan cam ile vücudu derin boydan boya kesilmişti. Doktorlar kime müdahele edeceğini şaşırmıştı malzeme yetmiyordu. Doktor yetmiyordu. Ve kızkardeşinin elini tutarak konuşa konuşa malzeme yetersizliğinden ve ona edilecek müdahele ile 10 kişiye müdahele edilir diye mi bilinmez ablasının gözlerine baka baka can verdi. bu travmayı unutmak ne mümkündü ve daha nice ölümler. birbirine korkuyla sarılmış binaların altında kalan insanlar birbirinden ayrılmadan giysileri çıkarılmadan ve yıkanamadan toprağa verildi.O manzaraları gören biri olarak Şahmaranın ölümünü gözlerimin bebeklerinde yaşadım.Deprem varlığa yokluğa bakmıyor.Bilinç ve tedbir.....
14 Kasım 2011 Pazartesi 19:42
deprem..
 // berza
kalemine sağlık mamoste.. imkansızlıklar içinde yaşıyan insanlarımızı maalesef deprem değil bilgisizlik fakirlik öldürüyor... okurken nefes almakta bile zorlandım, başarılı yazıların devamını sabırsızlıkla bekliyoruz..spas...
13 Kasım 2011 Pazar 14:57
yazik insan olana
 // rohat
bu bizim kaderimizmi bu kadar aci cekmek yetmezmi yuce allahim bu topraklarda cok SAHMARANLAR KAYIP ETIK elerin saglik...
13 Kasım 2011 Pazar 14:44