Özgür Amed

Psikoloji, beden ve Kobanê -1

21 Ocak 2015 Çarşamba 18:59

Yıllar önce başlığı çokça dikkatimi çeken bir makaleye denk gelmiştim. Psikoloji biliminin Kürtler ile imtihanına değiniyordu. Prof. Melek Göregenli’nin Eleştirel Psikoloji Bülteni için 2010 yılında yazdığı bu makaleyi bugün tekrar anımsamam ise geçen hafta Itai Anghel ve Eddie Gerald’ın hazırladığı “Cennete ücretsiz adım yok – Suriye ve Irak’ta İŞİD’e karşı savaş” adlı belgeseli oldu.

Belgeselde Kerkük’ten Rojava’ya kadar belli bir kısımda savaşın sıcak haline odaklanmışlar. Kürtlerin bu haklı mücadelesine kameraları, estetik kurguları ile bir katkı sunmuşlar diyebilirim. Çünkü pek çok sorunun cevabı net olarak var yapımda. Belgeselde en dikkat çekici kısım ise ele geçirilen üç İŞİD’linin konuşmaları! Soğukkanlılıkla anlattıkları şeyler gerçekten kan dondurucu! Öldürmenin, vahşetin sıradanlığına rahmet okutuyorlar. Yüzlerinde zerre bir pişmanlık yok! Tam tersine bunu yapmakta haklı olduklarını ve neden yaptıklarının ideolojik arka planını da gayet net açıklıyorlardı…

Onları dinlerken aklım Suruç sınırında, karşı tarafa paralel giden savaş boyunca gördüklerim üzerinden biraz düşünmeye çalıştığım “savaş-beden” ikilemine gitti. Çünkü savaşın dehşeti ve tüm hakikati hastanenin acil kapısında ortaya çıkıyordu. Orada iken gelen şervanları görünce savaşa dair ciddi anlamda bir fikre, hissiyata tümüyle sahip olabiliyorsun. Bu aynı zamanda ciddi bir kırılma ve savaş isteği de yaratıyor insanda!

Belgeselde İŞİD'lilerin anlattıkları şeylerde karşı taraf ile yani öldürdükleri kişiler ile yakın bir temas kuruyorlar. Bedenler birbirine değiyor! Vahşet ile ölümü gerçekleştirirken iki beden yan yana düşüyor ve birbirini gören iki göz çok ayrı iki dünya yaşıyor! Biri sonu diğeri kendince mutluluğu! Esasında savaş demek aynı zamanda bedenlerin tarihi demektir. Çünkü savaşlar bedenler üzerinden yapılır. Onların varlığı ve yokluğu belirler her şeyi!

Bu noktada sözü Melek hocaya bırakayım. O bültende yazdıklarından kısa bir alıntı yapayım! Aynen şunları söylemişti: “Bizler, psikologlar olarak, ülkemizin toplumsal hayatını maddi ve maddi olmayan bü- tün boyutlarıyla bu denli etkileyen bu konunun neresindeyiz? Bu olguyu anlamak, anladığımızı anlatmak, çözümüne katkıda bulunmak için ne yaptık, ne yapmaktayız? Sanırım bu konuda(Kürt Sorunu)neredeyse “hiç bir şey” yapmadığımızı söylemek hiç adaletsiz olmaz. Bu çok acı ama gerçek. Bir ülkede 25 yıl boyunca on binlerce insanı öldüren ve öldürme potansiyelini bütün tazeliğiyle sürdüren bir salgın hastalık olduğunu ve bu konuda fizik bilimlerin, tıbbın, bu alandaki meslek örgütlerinin hiç bir şey yapmadığını, üstelik bir ölü kadar sessiz kaldıklarını hayal edebiliyor musunuz? Edemezsiniz. Çünkü onların, hayatı, herkes için daha iyi kılma iddiaları vardır, sosyal bilimlerin bu tür bir iddiası ve gücü yoktur da diyemezsiniz. Resmi ya da eleştirel psikoloji tarihi, dünyanın herhangi bir yerinde psikologların böylesine yakıcı bir soruna bu denli duyarsız kaldıklarına dair herhangi bir tanıklığa işaret etmiyor.”

Bu acı ama gerçekliğe, duyarsızlığa dair söylenecek şüphesiz çok şey var! Ben şahsen sosyal disiplinlerin Kürtlere bir özür borcu olduğunu düşünüyorum. En başta psikoloji bilimi Kürtlere sırt çevirdi! Sosyoloji bizi meta olarak kullandı… Tew felsefe için hala kara kutuyuz!

Şuan tarihin son büyük direnişi Kobanê şahsında gelişen büyük alt üst oluşlara halen kayıtsız durumdalar! Oysa en çok onların bu savaşın, savaşanların ve direnişin ruhuna inmesi lazım.

Yüzyılın başında savaşın nasıl bir dönüşümden geçtiğini Walter Benjamin şöyle aktarır “Okula atlı tramvayla gidip gelmiş bir kuşak kendini bulutlar dışında her şeyiyle yabancı bir manzaranın orta yerinde buluvermişti. Gerilimlerle, ölümcül patlamalarla dolu, zıt kuvvetlerin çekiştiği bu alanın tam ortasında insanoğlunun küçücük, narin bedeni vardı”

Haftaya insanoğlunun bu narin ‘bedeni’ üzerinden devam edeceğim…

Bu yazı toplam 6231 defa okunmuştur