İrfan Sarı

Osman

2006-09-06 23:09:41

Sonbaharın resmini gözlerimizle çeke çeke yürüyoruz  Şemdinli’ye. Doğa çok toleranslı davranmış buralara. Yüksek dağların arasında, iki binli yükseklikte bile, orman yeşil gözleriyle göz ediyor bize.

Ciğerlerimize daha yeni üretilen oksijenden çekerken, kıvrım yolları adımlıyoruz. Yolun sonunda bir düğüne misafir olacağız. Tepemizde güneş bizi ısıttıkça vücudumuz tere teslim oluyor.

Şabatan gediğine vardığımızda duruyoruz-durduruluyoruz.

Güneş oklarını dik yansıtıyordu artık…


Yolun az ötesindeki ağaçlığa gidip gölgeye sığınıyoruz… Bu bekletme uzun sürüyor. Susamışlığımızı bir sızağın başında gideriyoruz…

Bir vakit yol açılıyor. Çocuklar gibi şendik. Hurra şehre dökülünce heyecanımızı gizlememiz mümkün olmuyordu. Birkaç saat gecikmeyle nihayet varmıştık düğün yerine. Beyaz gömleğimin yakası, bir kara tabaka almıştı. Cebimdeki son kağıt mendili de kullanınca tanıdık bir yüz aradım  yenisini aldırayım diye.

Karşılama faslından sonra köşede bir yerde oturuyoruz çay geliyor, tavşan kanı değil, daha çok hoşaf suyuna benzeyen cinsten. İtekleye itekleye mideye yollarken çayı, kulaklara bombar duman havasındaki müzik yerleşiyor. Kulakları rahatsız edecek boyuttaki bu gürültülü şeyden kaçmak üzere ayaklanacaktım ki; halayın orta yerinde tek başına oynayan bir delikanlıya takıldı gözüm.

Uzun süre onu izledim.

O gümbürtüyü artık duymuyordum. Bu genç tek başına, ellerini hafif basenlerinin arkasına götürerek, dizlerini ve belini aynı paralellikte kırmış başı öne doğru omuzlarıyla figürlediği oyununu sürekli kılıyordu. Doğrulunca kafası arkaya doğru yükseltiyor ve heybetli bir görünüm çıkıyordu ortaya. Halay cicili bicili giyimli kız ve havalı giyinen erkeklerden oluşmuştu. Doğanın bütün renkleri vardı desem yerinde olurdu. Hele o tek başına oynayan gencin rengi sade yoktu, tam bir gökkuşağıydı.

Uzunca bir izlemeden sonra meraklı bakışların bana yöneldiğini fark ettiğimde artık iş işten geçmişti, çünkü artık herkes benim bu bakışıma kilitlenmişti. Merakların havada uçuştuğu bu anı kesilen elektrik yaratmıştı. O gürültü yok, ortada oynayan delikanlı yok, halay yok sadece farkına varan her kes benim boş bakışlarıma dönmüştü.

Anlatıyor biri; “Bu Osman, zeka özürlüdür, tatlı bir sohbeti ve düğünlere karşı özel bir ilgisi var.”diye…

Saat epey ilerlemiş halay kaldığı yerden devam ederken sayısız kez gidip gelen elektrik enerjisi hem oradakilere hem de çalgıcılara hiçbir hoşnutluk vermemişti. Düğün evi yemeği yine her zamanki gibi dağıtılmaya başlayınca ortalık yanan yüzlük ampuller ve çocuk ağlamalarıyla kendini uyku zamanına götürüyordu.

Diğer gün davetlisi olduğumuz evin kızı Alev, yeni tanışacağı ve ömür boyu dediği evliliğe doğru az sonra gelecek damat evi konvoyuyla şimdiye dek yaşadığı evden ayrılacaktı. Bizler de evin karşısındaki inşaatın gölgelik yerine konulan plastik sandalyelerde yerlerimizi almışız.

O akşam düğünü bende kalıcı kılan Osman belirdi.

Sol tarafımdaki boş sandalyeye oturdu. Gülüyordu, her gülüşüne dünya sığdırabilirdi insan şerbet şerbetti her konuştuğu kelime. Pespande giyimini filinta durumu kapatmıştı. Elinde ki  tespihle uğraşı gözden kaçmıyordu.

Beni göstererek soruyor biri;
- Bunu tanıyor musun?

Gülen gözlerle “Yok!” diyor.

- "Bu polis"diyor..

Susuyor. Mimikleri duruyor. Devreye giriyorum,
- Osman seni gazeteye yazayım mı?

Oturduğu yerden fırlıyor ‘fotoğrafımı çek’ diye.

Biraz sohbetten sonra anlıyoruz ki: Şemdinli’ye ilk defa rehabilitasyon eğitim merkezi açılıyor. Bunu hisseden Osman… şimdilerde sadece tabelası asılan ve hizmet binası bitmeyen bu merkezin yüz metre ötedeki asılı tabelasının yanına gidip saatlerce duruyor ve oradan geçenlere… “bu bizim okulumuz” diyormuş.

Bir yüzü yırtık haritanın ucundaki bu şehrin özürlü Osman’ına iki bin altı yılında misafir olmak varmış. Çok az kelimeyi dillendirebilen Osman’dan son sözleri bunlar.

Efkar dağını göstererek,
“Burası çatışmanın adresi değil.”

İki elinin işaret parmağını kuvvetlice bir birine çengelliyor ve açıyor sağ eliyle kalp işareti yapıp göğsüne konduruyor.
“Burası aşkın ve sevginin simgesidir.”diyor.

Birer özürlü adayı olarak Osman’dan aldığımız derslerin eşliğinde gelini yolcu ettikten sonra. ayrılıyoruz Şemdinli’den. Aklımıza takılan hallerle.

Sevgiler ve bilgiler paylaşıldıkça çoğalır.

2006-09-03 - Şemdinli

Bu yazı toplam 3604 defa okunmuştur