Ümit Yazıcıoğlu

Oskar Lafontaine

24 Ocak 2010 Pazar 15:42

Geçirdiği kanser ameliyatı nedeniyle uzun bir dönem siyaset sahnesinden uzak kalan DIE LINKE eşbaşkanı Oskar Lafontaine, 19 Ocak 2010 tarihinde partisinin Saarbrücken’de düzenlediği yeni yıl toplantısında yaptığı konuşma ile, DIE LINKE ile ilgili süren çeşitli spekülatif tartışmalara bir yanıt verdi. Almanyadaki Sol gelişmelerden bilgilenmek isteyenlerin ilgisini çeker düşüncesiyle konuşmanın Türkçe’ye çevirisini Çoğunluğun çıkarı için başlığı adıyla, siz okurlarımla köşemde paylaşmak istiyorum.. 

Çoğunluğun çıkarı için«»

Oskar Lafontaine

Federal Parlamento’ya oyların yüzde 11,9’unu alarak yeniden girdikten ve Saarland Eyalet Parlamentosu seçimlerinde elde ettiğimiz başarıdan sonra, DIE LINKE partisinin kuruluş süreci tamamlanmış oldu. Şimdi sadece altı Doğu Almanya eyalet parlamentolarında değil, aynı zamanda altı Batı Almanya eyalet parlamentolarında da temsil edilmekteyiz. Federal Parlamento seçimlerinde 5.155.933 seçmeni kendimiz için kazandık – Yeşillerden ve CSU’dan çok daha fazla.

DIE LINKE partisinin kuruluşuyla özellikle dış politikayı ve iktisat ve sosyal politikaları değiştirmek istiyorduk. Bu değişimler şu anda tam hızıyla gerçekleşmekte.

Temel taleplerimiz etkisini gösteriyor

Halkın geniş çoğunluğu Almanya’nın Hindukuş Dağları’nda savunulmasını reddetmesinden sonra, bugünlerde iki hıristiyan kilise de Afganistan Savaşı’na karşı olduklarını açıkladılar. Bizimle rekabet halinde olan partiler, farklı yoğunlukta kendi çıkış stratejilerini aramakta ve geriye çekilme kavgalarını vermekteler. Westerwelle [Dışişleri Bakanı, FDP] daha fazla asker gönderilmesine karşı ve Federal Ordu’nun pek te uzak olmayan bir gelecekte geri getirilmesini istiyor. Gabriel [yeni SPD başkanı] 2011’de Federal Ordu’nun geri çekilmesinin başlamasını istiyor. Zu Guttenberg [Savunma Bakanı, CSU] Afganistan’da olanın savaş olduğunu ve bu savaşın kazanılamayacak olduğunu gördü. Yaptığı bir açıklamada, Batı örneğinde bir demokrasinin kurulmasının da olanaksız olduğunu söyledi. Bunların ötesinde, diğer bazı CSU’lu politikacılar gibi, Federal Ordu’yu Afganistan’dan çıkartmak için yollar aranmasını talep etti. Seçim kampanyasında kullandığımız »Afganistan’dan dışarı!« afişi etkisini gösteriyor.

Hartz IV [sosyal yardım] konusunda sosyal yardım birliği DPWV »tümden revizyon« talep ediyor. DIE LINKE’nin Kuzeyren Vesfalya eyalet parlamentosuna girmesi ile makamından olacağını bilen Kuzeyren Vesfalya eyalet başbakanı Rüttgers [CDU], Hartz IV uygulamasının »esaslı bir revizyona« tabî tutulmasını istiyor. Gabriel ise, uzun süre sigortalı olan işçilerin daha uzun işsizlik ödentisi alması talebimize sahip çıkıyor. Artık neredeyse hergün Hartz IV’ü değiştirme önerisi duyuluyor. Özünde darmadağın edilmiş olan işsizlik sigortasının yeniden yürürlüğe sokulması söz konusu. Ücretler üzerinde baskı mekanizması haline gelen dayatmalar artık kaldırılmalıdır. »Hartz IV’ü iktidardan indirelim!« afişimiz sürekli yeni taraftar buluyor. Diğer partiler Hartz IV’ü değiştirmeye çalışıyor.

Asgarî ücret için artık DIE LINKE ve sendikaların yanısıra SPD ve Yeşiller de reklam yapıyor. Zaten seçmenlerin çoğunluğu, bir çok Avrupa ülkesinde yürürlükte olan olağan kuralların bizde de yürürlüğe sokulması gerektiğini düşünüyor. Maalesef Federal Parlamento’daki çoğunluk son yasama döneminde, SPD’nin koalisyon disiplinine aykırı düşmemek için aldığı tavır nedeniyle yasal asgarî ücret uygulamasını yürürlüğe sokmadı. Bu nedenle halkın çoğunluğunun iradesine Alman Federal Parlamentosu’nun ne zaman uyacağı ve son yılların ücret dumpinginin ne zaman sona erdirileceği belli değildir. Şimdi ise bir çok şirketin yaptığı gibi istihdam piyasasının düzensizleştirilmesini kullanarak ücretleri indirmeye çalışan Schlecker firması eleştiriliyor. [Yani] kundakçılar, itfaiyeyi yardıma çağırıyor. Yasal asgarî ücret söz konusu zararı azaltabilir.

Şimdiki emeklilik formülünün sürdürülemeyeceği her geçen gün daha açık ortaya çıkıyor. Sermaye birikimine dayalı emeklilik aylığının uygulamaya sokulmasının, malî kriz döneminde tarihsel bir yanlış olduğu kanıtlanıyor. Yasal emeklilik sigortasının darmadağın edilmiş olması bir skandaldır. Bugün 1.000 Avro kazanan bir kişi, 45 yıllık çalışma yaşamında sonra 400 Avro emeklilik aylığı hakkına sahip. CDU/CSU, SPD, FDP ve Yeşiller emeklilik reformu adı altında sayıları milyonları bulan yaşlı yoksul ürettiler. »67 yaşında emekliliğe karşı« afişimiz şimdi diğer partilerin sosyal politikacılarını da ikna ediyor. Onlar, bugüne kadarki kararlarından geri adım atıyor ve utanmayacakları bir çıkış yoluı arıyorlar. DIE LINKE’nin, Doğu ve Batı’daki emekli aylığı seviyesinin eşitlenmesini istediğini söylemek bile gereksiz.

Demokratik yenilenme

DIE LINKE’nin »Afganistan’dan dışarı«, »Hartz IV’ü iktidardan indirelim«, »Şimdi asgarî ücret« ve »67 yaşında emekliliğe karşı« başlıklı temel taleplerinin yanısıra, iktisat politikaları da malî kriz üçerisinde doğruluğunu kanıtladı. Eğer bütün sanayileşmiş ülkeler genişleyen para ve vergi politikaları yapmamış olsalardı, dünya iktisatı batabilirdi. Bir çok kişi şaşkınlıkla düzensizleştirmenin neoliberal ideolojisnin dünya iktisatını krize soktuğunu ve sol partilerin savunduğu keynesyenliğin batışı engellediğini kabulleniyor. Ancak solun malî sektörü düzenleme ve banke sektörünü toplumsallaştırma talepleri hiç bir yerde ciddî olarak gerçekleştirilmediğinden, merkez bankalarının pompaladığı para ile reel iktisat güçlendirilmedi, bir dahaki malî balon şişirildi. Şimdiye kadar olmamış biçimde malî sanayinin politikayı belirlediği kanıtlandı. Düzensizleştirilmiş malî kapitalizm demokrasinin içini oydu.

Biz, malî piyasaların düzensizleştirilmesine katılmadık ve yıllardan beri bunların düzenleme altına alınmasını savunuyoruz. Zaten bu nedenlede kendimizi demokratik yenilenme hareketi olarak algılıyoruz. Ya devlet bankaları kontrol edecek ve düzenleyecek, ya da malî sanayi politikayı kontrol edip, düzenleyecektir.

Kendisini demokratik yenilenme hareketi olarak algılayanlar, demokrasiden ne anladıklarını söylemek zorundadırlar. DIE LINKE bu bağlamda Atina’lı devlet adamı Perikles’e ait olduğu söylenen tanımlamayı kullanmaktadır: »Politik düzenimizi tanımladığımız isim demokrasidir, çünkü sorunlar azınlık olanların çıkarları değil, çoğunluğun çıkarları açısından ele alınırlar.«

Dünya çapındaki malî krize yol açan nedenlerden birisi, sadece malî piyasaların düzensizleştirilmesi değil, aynı zamanda yıldan yıla artan bir biçimde varlıkların ve gelirlerin eşitsiz dağılımıdır. Malî krize yol açan bu neden, bizim gibi düzensizleştirmeyi temel neden olarak gören bazıları tarafından görülmemektedir. Rosa Luxemburg’un »Sosyalizm olmadan demokrasi, demokrasi olmadan sosyalizm olmaz« lafı, eşitsiz varlık dağılımının antidemokratik iktidar yapılanmalarına yol açması nedeniyle, adil varlık dağılımı olmadan demokrasi olmaz anlamına gelmektedir. DIE LINKE, neyin neden kime ait olduğu sorusunu soran tek partidir. DIE LINKE, mülkiyetin, mülkiyeti yaratana ait olduğu bir toplum ve hukuk sistemi gerçekleştirmek istemektedir. Bu nedenle büyük üretim şirketlerinde, işletme varlığının artışının, bu artışı sağlayanlara verilmesini istemekteyiz. Çalışanlara ait olan varlıklar, işletme içerisinde kalır ve çalışanlara, hissedar haklarını verir. İktisat ancak bu şekilde adım adım demokratikleştirilebilir ve çoğunluğun çıkarlarının gerçekleştiği bir toplum düzeni oluşturulabilir.

Kampanya gazeteciliği

DIE LINKE’ye, mülkiyetin, mülkiyeti yaratanlara ait olduğu bir mülkiyet düzenini istediği için, çalışanların emeğine el koyma üzerine kurulu şimdiki mülkiyet düzeninden faydalananlar tarafından saldırılmaktadır. Bu özellikle, FAZ [gazetesini] kuran Paul Sethe’nin dediği gibi, 200 zengin adamın kendi görüşlerini yaydığı özel medya için de geçerlidir. Medya, sol partilere karşı hep aynı metodla saldırmaktadır. Gûya reel siyasetçiler ve pragmatisler ile kaot, popülist ve deliler ayrımını yapmaktadırlar. Bu şekilde sol partiler içerisindeki personel kararlarına ve politik irade belirleme süreçlerine etkide bulunmaktadırlar. Bu metod sonucunda SPD’de uzun yıllar sonunda sözde reform kanadı, seçmen sayısını yarılama pahasına, söz sahibi oldu. 2010 Ajandası ve savaş taraftarlığı, SPD’nin marka çekirdeği olan sosyal adalet ve barış angajmanını yok etti.

Bir kaç gün önce 30 yaşına giren Yeşiller de aynı metodla etkilendiler ve böylece devlet partisi durumuna geldiler. [Medya] »reel kanadı« pohpohladı ve »kaotlar« ile »delileri« aşağıladı. Kuruluşunda, sosyal adaleti, şiddet karşıtlığını, taban demokrasisini ve çevre korunmasını şiar edinen bu parti, sonunda 2010 Ajandası’nı ve savaşı onaylayan bir parti haline geldi. [Peki], neden SPD’nin başına gelen Yeşiller’in başına gelmedi? Yanıt çok basit. Yeşiller, iyi kazananların partisi oldu. [Yeşillerin] seçmenleri çevrenin korunmasını istiyorlar. Ama çoğunlukla, zararsızca inasî müdahale olarak adlandırılan savaşlara destek çıkmaktadırlar. Yeşillerin marka çekirdeği, çevre korumasıdır. Taraftarları açısından sosyal adalet, şiddet karşıtlığı ve taban demokrasisi bu açıdan gereksiz görülmektedir. Bu nedenle SPD’nin başına gelen, Yeşiller’in başına gelmemiştir.

Medya, henüz yeni olan, iki buçuk yaşındaki DIE LINKE’ye karşı aynı oyunu oynamaya çalışmakta. Hiç usanmadan sözde reformcular ile pragmatistleri övmekte ve sürekli olarak sözde popülistlere, köktencilere, kaotlara ve delilere karşı polemik yapmaktalar. Tabii bunu yaparken, diğer partilerin DIE LINKE’nin hükümet olmaya olgun olmadığı masalını sürekli tekrarlayan »reformcuları« ve »pragmatisleri« tarafından destek görmektedirler. Bu propagandaya, bu kampanya gazeteciliğine kanarsak, sonumuz aynı SPD gibi olur. Daha tam »etabile«olmadığımız için seçmen ve üye sayımız daha hızlı yarılanır.

Solun marka çekirdeği

Seçim başarılarımızı, son yıllarda birlikte yarattığımız marka çekirdeğine borçluyuz. DIE LINKE, taraftarları için barışın, sosyal adaletin ve iktisadî makullüğün partisidir. Parlamentoda, Karl Liebknecht ve Willy Brandt’ın geleneğinde savaşa karşı oy kullanmaktadır. Rakiplerin tersine sosyal kısıtlamalara, kamuda işten çıkartmalara ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine karşıdır. Malî sektörü, temel görevi olan iktisadî yatırımları yönlendirme işine indirgemek istemektedir.

Bu stratejinin doğruluğu veya yanlışlığı üzerine karar verilirken, akımlar veya yorumcular değil, seçmenler söz sahibidir. Yeni partinin Federal Parlamento seçimleri esnasında »Afganistan’dan dışarı«, »Hartz IV’ü iktidardan indirelim«, »Şimdi asgarî ücret« ve »67 yaşında emekliliğe karşı« başlıklı temel talepleri ile ifade edilen marka çekirdeği, DIE LINKE’nin seçim başarıları temellendirmiştir.

Bu tartışmasız gerçeği küçültmek ve uyum sağlama baskısını artırmak için, seçim başarılarının ancak hükümet katılmaya yol açarsa bir değeri olur iddiası ileri sürülmektedir. Basit düşünenler bu anlayışı »muhalefet tezek gibidir« formülüne sokmaktadırlar. Hükümete katılımın da »tezek gibi« olduğunu SPD son seçimlerde acılı bir şekilde görmek zorunda kaldı. Büyük koalisyon ortağı olarak taraftarlarını KDV artışı ve 67 yaşında emeklilik uygulamalarıyla yeniden hayal kırıklığına uğrattı ve seçimlerde cezalandırıldı. Aynısı, İtalya’daki kardeş partimiz olan »Rifondazione Communista«nın başına, hükümetteyken seçimde verdiği vaadlerin tersine İtalya’nın Afganistan Savaşı’na katılmasını ve sosyal yardımların kısıtlanmasını onayladığı için geldi. Bugün ise parlamentoda bile temsil edilmemektedir. DIE LINKE’nin öncel partilerinden biri olan PDS de hükümet ortaklıkları ile pek o kadar iyi deneyim elde etmedi. Halbukî hükümet ortaklıkları mutlaka seçim yenilgilerine yol açmak zorunda değildirler. Bunun tersinin de olabileceğini gösteren bir çok örnek vardır.

Hükümet ortaklığı – evet mi, hayır mı?

Yanlış anlamaya meydan bırakmamak için şunu söyleyeyim: Ben, programatiğimize uygun bir biçimde politikayı değiştirebiliyorsak, hükümetlere ortak olmaya taraftarım. Ancak, her kim ki bir partinin ancak hükümetlere ortak olarak politika ve toplumu değiştirebileceğini iddia ediyorsa, o parlamenter sistemin etki biçimini yanlış algılıyor demektir. Örneğin Bismarck’ın sosyal yasaları Demir Şansölye’nin bunların doğru olduğuna inanmasıyla değil, SPD’nin güçlenmesini engelleme amacıyla uygulamaya sokulmuşlardı. Aidatlar ve katkılarla finanse edilen emeklilik ve eşit paylı kararlara katılım hakkı Konrad Adenauer tarafından SPD’nin hükümete gelmesini engellemek için çıkartılmıştı. Yeşiller, hükümetlere katılmadan diğer partilerin programlarının değişmesine neden oldular. DIE LINKE, kendisini en sert biçimde eleştirenlerin de kabul ettiği gibi, geçen yasama döneminde Almanya politikasının ajandasının belirlenmesine katkıda bulundu. Başarımızdan sonra dediğim gibi diğer partiler Federal Ordu’nun Afganistan’dan geri çekilmesi için stratejiler geliştiriyor ve işsizlik ve emeklilik sigortası için iyileştirmeler öneriyorlar. İşte görülüyor: DIE LINKE ne denli güçlü olursa, ülke o denli sosyal olur.

Bu başarıları devamını sağlamak ve DIE LINKE’nin Kuzeyren Vesfalya eyalet Parlamentosu’na girmesine konsantre olmak yerine, gereksiz personel tartışmalarına ve, kaçıncı defa oluyorsa, hükümetlere katılıma evet ya da hayır tartışmalarına kapılıyoruz. Personel tartışmaları konusunda bilhassa Gregor Gysi ve Klaus Ernst gerekli olanı söylediler. İnsanların birlikte çalıştığı yerlerde, ki bütün partiler ve organizasyonlar için geçerlidir, kendini beğenmişlik, rekabet ve kişisel alınganlıklar mevcuttur. Her aktör diğerlerine karşı derin sempati ve sevgi ile yaklaşmadığından, gündelik yaşamda dayanışmacı bir birlikteliği olanaklı kılan kurallara uymak gerekir.

Hükümetlere katılım konusuna gelince, sanki partimiz doğu’da hükümetlere mutlaka katılmak isteyenler ve Batı’da bu katılımı reddeden köktenciler varmış gibi davranılıyor. Bu, açık olarak yanlış. DIE LINKE Hessen’de Andrea Ypsilanti’yi [SPD] eyalet başbakanı olarak seçmek istiyordu. Bu, SPD nedeniyle olmadı. Saarland’da biz kırmızı-kızıl-yeşil koalisyonu istiyorduk. Bu, FDP’ye üye bir işverenin Yeşiller’i satın alması sonucunda engellendi. Hamburg’ta kırmızı-kızıl-yeşil birlikteliği DIE LINKE değil, SPD baştan karşı çıkarak engelledi. Brandenburg’daki tartışma da hükümete katılım için evet ya da hayır tartışması örneğinde yürümüyor. Söz konusu olan, kamu hizmetlerinde işten çıkartmalardır. Ben olsaydım koalisyon tutanağını, kırmızı çizgimiz olan: sosyal kısıtlamalara, kamu hizmetlerinde işten çıkarmalara ve  özelleştirmelere karşı olmanın, hükümete katılım için gerekli önkoşular olmaları nedeniyle imzalamazdım. Birleşmiş Almanya’da, eski Batı Almanya’dakinden daha az kişi kamu hizmetlerinde çalışır olduğu bir dönemde, kamuda gerçekleştirilecek işten çıkartmaların savunulacak bir yanı olmadığını düşünüyorum. Almanya’da kamu hizmetinde çalışanların oranı aynı İsveç’teki düzeyde olsaydı, hesaplama durumuna göre beş ve yedi milyon arasında yeni personele ihtiyaç olurdu.

Hessen’de de DIE LINKE’nin olası bir hükümete, Eyaletler Meclisi’ndeki kararlara katılma hakkı olmadan dışardan destek verme konusunda tartıştık. Ben, Eyaletler Meclisi’nde alacağı kararlara hiç bir etkimizin olmayacağı hükümete böylesi bir desteğe karşıydım.

Thüringen’deki hükümet oluşturma görüşmelerinde bizim talebimiz olan, hükümet başkanı, eğer en büyük partiyse, o zaman DIE LINKE’den olmalıdır talebi Doğu’da ve Batı’da destek buluyor. Yani sonuçta, Doğu’dakiler »hükümete katılmak isteyen pragmatistler« ve Batı’dakiler der »hükümete katılmak istemeyen kaotlardır« saçmalığı üzerine olan kampanya gazeteciliği, gerçekleri ters yüz etmekten başka bir şey değildir. [Gerçeklerin dedikleri gibi olmadığını] son yasama döneminde SPD’ye, Federal Ordu Afganistan’dan çekilir ve yasal asgarî ücret uygulaması yürürlüğe sokulursa, biz de bir sosyaldemokratı Şansölye olarak seçeriz teklifi de kanıtlamaktadır. Teklifimde ayrıca yoksulluktan koruyan bir emeklilik aylığının yürürlüğe sokulması ve Hartz IV’ün esaslı bir değişime uğraması koşulları da vardı. Bu taleplerimiz, şimdi SPD’nin zaman farkıyla ve öyle ya da böyle yerine getirecekleri taleplerdir.

Programatik üzerine

Medya, Solun kısa zamanda parçalanacağını kanıtlamak için, bizim bir programımız olmadığını ve böylesi bir program üzerine tartışmaya başlarsak, bölünmenin kaçınılmaz olacağını iddia ediyor. Bu konuda da gerçekler farklı olmasına rağmen, hep aynı plak çaldırılıyor. Halbuki kuruluş çağrımızın yanısıra, bütün üyelerimizin katıldığı ve onayladığı bir programımız var, maalesef adı »Programatik Köşe Taşları«. Köşe taşları tanımlaması, sanki bitmemiş olan bir şey varmış hissini uyandırıyor ve bizi eleştirenlere, bu gerçek bir program değildir deme olanağını veriyor. Ancak [Programatik Köşe Taşları] politik çalışmamızın çok iyi bir temelini oluşturuyor ve diğer partilerin programlarıyla herhangi bir yarıştan çekinilecek bir metin değil. Tabii ki geçen yıl Avrupa Parlamentosu Seçim Programını ve Federal Parlamento Seçim Programını yazdığımızdan, temel program kararı alamadığımız doğru. Ancak teme program komisyonu şimdiye kadar program metinlerini hazırlayarak, iyi bir ön çalışma yapmış durumda, ki partiye en kısa zamanda bir tartışma metni sunulabilecek.

Partilerin temel programları genel hedefleri formüle etme konusunda benzeştiklerinden, DIE LINKE için söz konusu olan, DIE LINKE’yi diğer partilerden ayıran program noktalarını hazırlamaktır. Bana göre bunlar arasında şu noktalar bulunmaktadır:

  1. Biz, demokrasinin, çoğunluğun çıkarlarının gerçekleştirildiği bir toplum olduğunu savunuyoruz.
  2. Bu nedenle parlamenter hükümet sistemine doğrudan demokrasi unsurlarının eklenmelidir. Referandum bunun için uygun br araçtır.
  3. İşverenlern, işveren birliklerinin, bankaların ve sigortaların partilere bağışta bulunmaları yasaklanmalıdır. FDP’ye, hotel sektörüne getirilen KDV azaltmasına mükafat olarak verilen milyonluk bağış, herşeyi anlatıyor.
  4. Hiç bir parlamento üyesi, görev süresi boyunca herhangi bir şirketin veya iktisadî teşekkülün ücretli çalışanı olamaz.
  5. DIE LINKE için politik grev, aynı Avrupa’nın diğer bazı ülkelerinde olduğu gibi, yasa koyucunun örneğin 67 yaşında emeklilik veya Hartz IV gibi hatalarını telafi etme aracıdır.
  6. DIE LINKE, büyük şirketlerden ve iktisadî teşekküllerden bağış almaz ve milletvekillerinden görevleri süresince herhangi bir şirket veya iktisadî teşekkülün bordrolu elemanı olmamasını talep eder. Tüzüğümüz önemli politik sorunlar ve yön kararları söz konusu olduğunda, üyeler arası oylamayı gerekli görür.
  7. Savaş, politikanın bir aracı değildir. Uluslararası hukuk, dış politikanın temelini oluşturur.
  8. Mülkiyet sorunu, demokrasinin temel sorunudur. Mülkiyet, onu yaratana ait olmalıdır. Almanya Medenî Kanunu (BGB) şunu tespit etmektedir: »Her kim ki, bir veya daha fazla maddeyi işleyerek hareket eden bir eşya haline getirirse, yeni eşyanın mülkiyetini elde eder.« Çalışanların şirketi, geleceğin şirketidir.
  9. Bütün yurttaşlar yasa önünde eşittir. Hukuk devleti sosyal olmak zorundadır. Halkın çoğunluğu dava değeri yüksek bir davanın masraflarını, geçerli olan Harç Yönetmeliği nedeniyle ödeyememektedir. Bugün şu geçerlidir: izinsiz olarak bri sandviç yemek işten çıkartmaya neden olurken, milyarlık yolsuzluk yapanlara milyonluk tazminatlar verilmektedir.

10. Sosyal güvence sistemleri devlet kontrolünde kalmalıdır. Sosyal sigorta aidat tespit sınırları kaldırılmalıdır. Genel müdür ile kapıcı gelirlerine göre aynı oranda sosyal sigorta aidatı ödemelidirler.

11. Vergi sistemi sosyal olmalıdır. Örneğin; işe gidip gelenlere tanınan muafiyet sınırları. Biz, düşük ücretli çalışıp, vergi veremeyenlerin de desteklenmesi için çalışanlara doğrudan ödenen ve vergiye tabi tutulan ödemelerden yanayız.

Son haftaların personel tartışmaları esnasında, parti yönetiminin üyelerinden hangilerinin »vazgeçilemez olduğu« konusunda felsefe yapıldı. Böylesi tartışmalar gereksizdir. DIE LINKE için de şu geçerlidir: Hiç kimse vazgeçilemez değildir. Vazgeçilmez olan tek şey, DIE LINKE’nin hep daha fazla seçmen tarafından desteklenecek düzeydeki politika ve stratejileridir.

DIE LINKE, Almanya Federal Cumhuriyeti’ndeki konumunu güçlendirecek ve daha da genişletecektir, eğer savaşların, Hartz IV’ün ve 2010 Ajandası’nın sorumlusu olan partilerden açık bir biçimde farklı olursa.

Geçen yılki başarılarımızdan sonra, şimdi Kuzeyren Vesfalya eyalet Parlamentosu Seçimlerine yoğunlaşmalıyız. Bu mücadelenin merkezinde Federal Parlamento Seçim Kampanyamızın merkezi bir konusu durmaktadır: Kim malî krizin faturasını ödeyecektir? CDU ve FDP, hazırladıkları sosyal kısıtlama tedbirlerini bu belirleyici seçim öncesinde seçmenden gizleyerek, seçmenleri kandırmaya çalışmaktalar. Bizim görevimiz, bu oyunu açığa çıkartmaktır. DIE LINKE’nin Kuzeyren Vesfalya Eyalet Parlamentosu’na seçilmesi, malî krizin yükünün daha adil dağılmasına yol açacaktır. Bunun için mücadele her halükârda zahmete değer.

Not:

Bu metin, 20 Ocak 2010 tarihli Junge Welt gazetesinde yayımlanan yazıdan Türkçe’ye Murat Çakır, tarafından çevrilmiştir, ceviri için kendisine teşekkürediyorum.

Bu yazı toplam 9732 defa okunmuştur