İbrahim Genç

Ortak bir şarkı

11 Aralık 2010 Cumartesi 01:26

Uzaklardan… Soğuğunda üşümediğim, güneşinde ısınmadığım iklimlerden… Tanımadığım gözlerden boşalan yaşlar, yüreğimin çatlaklarında akıyordu. Bu dünyanın sırrına erişmek istiyordum. Kulağım tabiatın en ıssız ormanlarına ve çöllerine dönüyordu. Çünkü mutlaka verecekti sırrını bu sonsuzluk yanılsaması. Ben bu ruh halinin ağırlığında bitap düşerken ne olduysa birden oldu.

53711

Çünkü vapurların peşinden koşan martıların çocukça neşesi, rüzgarın denize dokundukça çalınan sazı ve dalgaların kıyılarda yankılanan kükreyişi bana sırlarını anlatmak istediler. Önce sustum! Şaşkınlığım geçtikten sonra önce ben konuşmaya başladım ve onlara şöyle dedim:

-Biliyor musunuz ki milyarlarca yıl önce, daha hiçbir şey yokken sadece deniz varmış. Bu deniz, bir tepsinin yüzeyi gibi dümdüz imiş. Suskun ve sakin… Ve bir gün Tanrı, denizin üzerinde bütün heybetiyle uçuyormuş. Denizin suskunluğuna dokunmak istercesine yükselip alçalarak… Denize sokuldukça duyduğu serinlik ne baş döndürücüydü kim bilir! Sonra istedi ki bu serinlik yürüsün yüreklerden içeri. İşte bu yüzden dokundu denizin en derin yerine. Bu nasıl büyük bir dokunuştu ki deniz, heyecandan kabarmaya ve dalgalar denizin üzerinde yürümeye başladı. Serin bir heyecanla… Sıcak bir gülümseyişle… İşte bu sevgisel şölen karşısında Tanrı bütün iklimlerden rüzgarlara emir saldı, gelip oynasınlar denizler üzerinde. İşte bundan sonra, belki milyonlarca yıl sonra bir gün; kendi içine dökülmüş bir halde duran deniz derin derin düşünürken sırtında hoşa giden bir yürüyüş hissetti. Heyecanlandı ve kendi dışına boşalarak çıkardı başını derinliğinden. Gördü ki uzak iklimlerden büyük rüzgarlar, dalgaları yürütüyor sırtında ta sahile kadar. Bu, durmadan tekrar ediyordu. Bir salıncaktaymış gibi rüzgar, denizi sallıyordu durmadan. Öyle ki deniz, rüzgarın heybetinde ve dalgaların sesinde kendi melodisini bulmuş ve kendinden geçmişti bile. Tam da bu anda deniz gördü ki sahile yuvarlanan dalgalarla yarışan ve şarkısına eşlik eden bir şey var. Bu ne olabilirdi? Biraz önce sırtında hissettiği adımlar bu şeye mi aitti? Önce bir iken şimdi binlerce oluyorlardı. Bu beyaz kanatlılar ne güzel varlıklardı! Denize dokunuyor, dalgalara biniyor ve uçuyorlar… Bunu gören deniz, yaklaşarak beyaz kanatlılara:

-Neden böyle dalgalarımın peşi sıra koşuyor ve rüzgarımın şarkısına eşlik ediyorsunuz?

Bunu duyan martılar, birden denize dönüp sevgiyle baktılar ve içlerinden bir martı:

-Belki sen bilmiyorsun ama rüzgarların dalgalarına kattığı melodiden çıkan sesler ve söylenen şarkılar, bizim için kutsaldır. Çünkü atalarımızın ruhu bu melodilerde yaşadı. İşte bu yüzden hepimiz sana geldik ve sadakatimizi sana sunuyoruz. Kabul et!

Bu sözlerden sonra şiddetli kanat çırpmalarla diğer martılar da bunu onaylarken deniz, mutluluk içinde rengi maviyken yeşile; yeşilken maviye dönüyor ve coştukça coşuyordu.

İşte bu yüzden ey deniz! Ey rüzgar ve dalgalar! Ey martılar! Tanrı’nın bir sevgisel dokunuşuyla bütün bunlar oldu. Gördünüz işte denize bahşedilen tek bir öpücük bizi burada buluşturdu.

Ben bunları anlattıktan sonra bana sırlarını vermek isteyen martılar, rüzgar ve deniz; sevgiyle baktılar ve merhametle serinliklerini yüreğime gönderdiler. Kısa bir suskunluktan sonra ilk önce deniz konuşmaya başladı:

- Görüyorum ki sana vermek istediğimiz sırrı sen kendi yüreğinin saflığında bulmuş ve anlamışsın zaten. Sen şarkılarımıza eşlik ettikçe biz mutluluk duyuyor ve bütün insanların bu şarkılara eşlik edeceği günü bekliyoruz. Çünkü o zaman ben daha serin, daha mavi ve daha temiz olacağım. O zaman bu dünya hepimizin olacaktır. Dünyayı kendilerinin sanan bazı insanlar maviliğimi kirletmekte ve serinliğimi yakmakta. Ben Tanrı’nın sevgisel dokunuşunun ve merhamet dolu bakışlarının sonucuyum. Hiç düşündü mü insanoğlu, Tanrı’nın gözlerinden tek bir yaş akarsa denizlere ne olur diye? İşte o zaman sondur bütün insanlar için yaşam.

Denizin sitemkar ve uyarıcı sözleri, kalbimde anlaşılmaz bir ağrıya neden oluyordu. Hüznüm bedenimi geriyordu ve konuşamıyordum. Denizden sonra martılar konuşmaya başladı:

-Siz insanlar sanıyorsunuz ki ben her gün martıların peşinden ya da vapurların peşinden sadece bir parça ekmek kapmak için koşuyorum. Oysa bu, bizim yüreğimizin ve kanatlarımızdaki erdemin rengini yansıtmıyor. Bizi anlamıyorlar. Ne zaman kıyılara, insanlara yaklaşsak ya da vapurların peşine takılsak hemen bizim bir parça ekmek için onlara yaklaştığımızı düşünmeye başladılar. Oysa bizim de bir şarkımız vardı. Bu şarkıya insanlar da eşlik ederler diye onlara yaklaşıyoruz. Bu şarkı, bütün dünyanın şarkısı. Bu şarkıda hiç kimsenin birbirine zarar vermeden yaşaması dile geliyor. Bu şarkıda denizimize petrollerini dökenlere karşı öfke var. Bir gün bu şarkıyı birlikte söylediğimizde daha güzel bir dünyayı kurabiliriz. İşte bizim de derdimiz bu!

Derin bir günün sonunda herkes tek bir hakikatte buluşuyordu. Bu dünya hepimizindi ve herkes bu dünyanın kıymetini bilmeliydi. Sonsuz bir uyum vardı, bir denge vardı başlangıçta. Şimdi herkese düşen işte bu dengeyi korumaktı. Oysa bencillik ve iktidar olma hırsı bu müthiş uyumu alt üst ediyordu.

Güneş denizin üzerinden sıyrılıp gün akşama dönerken martılar uçtular göklere… Rüzgar sustu… Deniz karanlığa çekildi… Oysa ben hâlâ aynı yerdeydim!

Bu yazı toplam 3734 defa okunmuştur
bask
 // teyre
çok güzel bir yazı ibrahim hoca...
11 Aralık 2010 Cumartesi 12:20