İbrahim Genç

Ortadoğu’nun Diktatör Üreten Dinamiği

01 Mart 2016 Salı 01:05

Ortadoğu halkları arasındaki ilişkilerin temel dinamiğinin “anasır-ı İslam” olduğu söylemi, halkların sisteme entegrasyonu için bir “rıza üretimi” olarak kullanılmasından dolayı iktidar yaratmanın bir aracı haline gelmiştir.  Buna bağlı olarak Ortadoğu’da tüm halkların adalet ve özgürlük temelinde yaşayabileceği bir demokrasi inşa edilemedi. Aksine Ortadoğu coğrafyasının sosyo-politik yapısının da etkisiyle totaliter-despot yapılanmalar tarihsel süreçte birbirini izledi. Böylece Ortadoğu ülkeleri; zengin petrol kaynaklarına rağmen ölümün, yıkımın ve göçün en çok yaşandığı bölgeler oldu. Dolayısıyla bu, uygarlıkların çıkışına kaynaklık eden ve zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu halklarına reva mıydı?

Toplumun uyuşturulması

Bunu anlamak amacıyla “Ortadoğu neden diktatör üretir, burada totaliter rejimler nasıl büyür?” diye sormak gerekir. Tam da bu noktada Kenyalı siyasetçi JomoKenyatta’nın söylediği Avrupalılar geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İncil bizim, topraklarımız ise beyazların elindeydi.” sözlerinin ibretlik olduğunu belirtmeliyiz.. Çünkü geçmişten bu yana egemenler, temel tahakküm aracı olarak toplumun tüm  kutsallarını adeta bir afyon gibi kullandılar. Dolayısıyla Portekiz’de diktatör AntonioSalazar’ın “Ben Portekiz’i 3 F, yani Fatıma (örgütlü din), Fiesta (şölen) ve Futbolla yönettim” ifadesindeki “örgütlü din”in bugün Ortadoğu’daki adı “siyasal İslam”dır. Bugün “siyasal İslam” Ortadoğu’nun değişim ve dönüşümünde, savaş ve barışın inşasında temel bir iç dinamiktir. Burada özellikle Müslüman Kardeşler gibi örgütlenmeler ve “Ilımlı İslam” gibi düşünceler ile adeta İslam’ın DNA’sı değiştirilmiştir.

Kişi – Allah İlişkisi

Müslüman toplumun “Allah” ile ilişkisindeki bağlam,toplumun kontrol altına alınması amacıyla bir “Rıza üretimi” aracı olarak görüldüğü için Ortadoğu’da yönetim biçimlerini de etkilemektedir.Dolayısıyla “Kişi - Allah”  arasındaki ilişkinin boyutu ve niteliğinin analiz edilmesi yol gösterici olacaktır. Allah’a yaklaşımın bir biçimi Hz. Rabia’nın “İlâhî! Eğer ben sana cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni cehennem ateşinde yak! Eğer cennet ümidiyle sana kullukta bulunuyorsam beni ondan mahrum et! Eğer sana olan sevgimden dolayı sana ibadet ediyorsam o zaman senin ezelî cemâlinden beni mahrum etme!” söylemi üzerinden açıklanabilir.

Burada ne Cennet üzerinden “menfaat” motivasyonu vardır, ne de Cehennem üzerinden bir “korku” psikolojisi söz konusudur. Öne çıkan unsur, sevgi”dir. Dolayısıyla Allah’a duyulan yalın bir sevgi kendi içinde Allah’ın emrettiği tüm insani değerleri taşır. Bunun dışında diğer ilişki biçimi ise IŞİD gibi katı bir cihatçı anlayışla “Cennet’te bekleyen huriler, peygamber sofrası” motivasyonuyla katliam yapmak ya da sadece Allah’ın gücü dolayısıyla korku unsuru üzerinden imanı ele alıp Allah’ın sevgisindeki insani değerleri kenara atmak durumudur.

Zillullah-ı Fi’l-alem

Buradan geleceğimiz nokta; eğer bit toplum kendi yaratıcısındaki sevginin emrettiği merhamet, şefkat, dürüstlük, doğruluk, hakkaniyet, adalet vb. gibi değerleri atlayarak sadece gücün varlığına dayalı bir “korku” hipnozuna girdiği zaman; bu, gücü kendinde toplayan beşerin de bunu, topluma “korku” salmak yöntemiyle kendisini kutsal noktaya taşımasının bir ön ayağı olabilir. Çünkü korkuyla terbiye edilmiş bir toplumun algısını şekillendiren temel dinamik artık “korku” olmuştur. Bu durumda “korku” yaratabilen “güç”, varlığını “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” metaforuyla toplum üzerinde kolayca inşa eder. Bunun sonucunda çağdaş demokrasilerin diktatör diye tanımladığı ama hükmettiği topraklarda kendisinin “Zillullah-ı Fi’l-alem (Allah’ın gölgesi) olarak görüldüğü bir rıza –ki bu teslimiyettir- oluşur.

Bugün Ortadoğu, “birileri”nin refah içinde yaşadığı, diğer taraftan insanların mezhep ve etnik sorunlar bağlamında ateş içinde olduğubir coğrafyadır. Bunun son bulması için Ortadoğuluların önce birbirilerinin yaşam hakkı başta olmak üzere, demokrasi temelli bir yaklaşımla adalet ekseninde bir yapılanmaya gitmeleri gerekiyor. Allah’a olan iman ile ortaya çıkan “itaat” veya “biat”, gaddar bir kula yapılmamalıdır. Kör “kanaatkarlık” terk edilmeli, insanlar kendi toprağında kendi zenginliğini işleyip büyümelidir.

Kölelik, geri kalmışlık, savaş bir kader olarak görülmemelidir; Allah’ın emrettiği şekilde barış ipine sarılıp ayetlerin söylediği gibi farklı diller Allah’ın birer ayeti olarak kabul edilmelidir. İslam dünyası Veda Hutbesini tekrar tekrar okuyup ırkçılığın yüzüne tükürmeli, Medine Sözleşmesini yeniden masaya getirerek istişareyi esas almalıdır. Aksi takdirde zalimler, bize güzel sözcüklerle gelip bizi hem sömürmeye hem de kırdırmaya devam edeceklerdir.

Bu yazı toplam 3481 defa okunmuştur