Özgür Amed

'Online Kürt Cemaatleri​' ve Mikrofaşiz​m...

04 Şubat 2013 Pazartesi 20:40
''Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret. At, arabacının uykusuna hasret. Arabacı ölüme hasret” diyen İranlı şair Sohrab Sepehri, ne güzel ifade etmiş çoğu duygumuzu. Sahiden hepimiz her an bir şeye muhtacız. Bizi tatmin edecek bir duygunun arayışındayız. Bundandır bu kadar savrulmalarımız, sonunu kestiremediğimiz sulara adım atıp çalkalanıp ıslanmalarımız. Günlük hayat pratiklerimiz tam bir çılgınlık seviyesinde. Yer yer histerik yer yer şaşalı yer yer acıklıyız. Dönemin getirdiği tüm zorlukların altında totalde ezilen insanlar olmaya doğru hızla eviriliyoruz. Bunun genelde büyük ayağını oluşturan tüm dinamiklerin beslendiği temel bir parametre var: Teknoloji…
 
Teknolojiyi yaratan insanoğlunun devir teslim töreni yaptığı günleri çoktan geçtik. Artık teknoloji insan üretmeye başladı. Duygularımızın, yaşayış/davranış kalıplarımızın inceden inceye değişimini göremiyor, kontrol edemiyoruz. Bu durumun benlikte yarattığı kırılgan yabancılaşma duygusuna esir bir halde yolumuza bakıyoruz. Her şey bir artı-eksi meselesine dönüşüyor. Ha bire var olma ve yok olmanın kimliksel hallerini kovalıyoruz! Bu durumun yarattığı yeni bir insan tipi var, yeni gruplar var. Bu birey ve grupların farklılaşma eğilimlerinin/isteklerinin tüketim-kültür ekseninde yıkıcı etkileri artık bariz olarak görülebiliyor, okunabiliyor. Tam da bu noktada Pierre Bourdieu’ya kulak vermek zorundayız. ‘Kültür, sadece insanlar arasında ki etkileşim zemini değil, bundan çok daha fazlasıdır. Kültür, salt olarak insanlar arasında ki iletişim/etkileşimi sağlamakla kalmaz, toplumsal hiyerarşilerin tesisine ve idamesine katkıda bulunur. Kültür bir iktidar aracıdır’ der.
 
Kişisel iktidar ilişkilerinde, aslında hiçbir iktidar ilişkisinde 'yüz' yoktur. Ancak karşı tarafın sizi izlemediğinden emin olduğunuz anlarda çıkardığınız maskeler vardır. Herkes rol yapar ve herkes herkesin rol yapmakta olduğunu bilir. Hâkim olan, güçlülük ve alicenaplık; tâbi olan, rıza gösterme ve itaatkârlık rolü oynar[J.Scott]. Bu makalede de değinmek istediğim temel konu, bir Bio-iktidar aracı olan Twitter’in teknoloji-insan ekseninde nasıl bir ‘kıyım’ aracına dönüşebildiği üzerinedir. Gözlem alanım Kürt kullanıcılarıdır. Ortalama bir kullanıcı olarak son zamanlarda türeyen ve adına “Online Cemaatler” diyebileceğim garip kümeleşmenin rahatsız edici fantazmalarına dair bir iki şey söyleme ihtiyacı hissediyorum. Sanalda insanların topluluk oluşturmasının/oluşturma hissiyatının pek çok ayağı var. Aynı etnisiteden aynı zevklere kadar esnek bir şeridin her ayağında insanlar kümelenebilir bir mesele etrafında. Bu doğal bir dürtüdür. İnsanın toplumsal yönü vardır ve bunun doğurduğu temel gereksinimler de malumunuz. Twitter’da da ortak bir duygu-paylaşım etrafında ortak bir topluluk hemen kurulabiliyor. Burada birinci ve olan-biten şeyin ilk kaynağı olarak gördüğüm problem, sosyal medyanın bizlere verdiği “hızlı kaynaşma” nimetidir. Bu çok tehlikeli. Çünkü hepimizin maskelerle var olduğu bir yerde maskesizmişiz gibi davranıyoruz. Bastırılmış pek çok şeyin aleni örtücüsü oluyoruz. Bu durumun yarattığı ve yukarıda da belirttiğim üzere temel derdim olan topluluksal/cemaatvari toplu bazı reaksiyonlar ise daha tehlikeli. Nedeni basit… Çünkü ‘öteki’yi yaratıyoruz. Artık o çemberin dışında olan kişi/kişiler bir dışlanma ritüelinin parçasıdır ve tüketim arzularının da bir nesnesidir. Daha korkuncu ise cemaatleşen bireylerde başlayan “günah keçisi yaratma” tutkusu ve bunu her an yapma isteğidir. Onu korkutan, rahatsız eden her şeyi dışlama gereği duyar ve bunu çirkince yapar.
 
Çünkü yan yana sokulan bireylerin, ortak paylaşım alanı artıkça bir süre sonra güçlü bir aidiyet duygusu ile topluluklar çeteler oluşturma eğilimine de girebiliyor. Şiddetin katliama varan mantığı işte bunlara dayanmaktadır. Günah keçisi ilan etmek, dost-düşman çelişkisinin katılığı ve saflaştırıcı eylem olarak öldürme edimidir.[Jacquas S.]. Bu mikro blog ortamında Kürt kullanıcı sayısının artışına paralel olarak, kendini farklı ifade yöntemleri ile gerçekleştirme isteğinin kaçınılmaz bir “görünme, etiket sahibi olma” kapılarını da zorladı. Bu zorlama yapay arkadaşlıklar doğurdu. Bu yapay dostluklardan balon ve makyajlı davranışlar ‘gösterildi’. Bu gösteriş ve gösterilenleri eleştireni ‘itibarsızlaştırma’ faaliyetlerini ise artık doğal bir hak olarak görür ilgili kümeler, topluluklar. Peki, bu işleyiş nasıl işliyor? Aslını sorarsanız işleyiş, bugüne ve Twitter’e has bir uygulama değil, yüzlerce yıllık bir geleneğin sadece sanala evirilmiş ve günümüzde optimize edilmiş bir davranış kalıbı. Onları rahatsız edeni günah keçisi ilan etmenin ilk ayağı “stigma”dır. Stigma, “damgalamaktır”[Goffman]… Stigma, Eski Yunan’da manevi, toplumsal, ahlaksal bir düşüklüğün işareti idi. Toplumsal statü ezikliğine veya yaşadığın hastalığa göre bedenine bir işaret kazınırmış. Yani katil birini siz işaretlenmiş yâda dağlanmış bedeninden anlayabiliyorsunuz ve haliyle ondan kaçıyor, iletişim kurmuyorsunuz. Lanetliyorsunuz diğer insanlarla beraber. Stigma, bugün artık bir “özür işareti” değil. Tamamen dışlanmış, ötekileştirilmiş olmanın da adıdır. Örneğin egemen zihniyet, iktidar paradigmasını yaşatırken tabakaları kategorize ederek damgalar. Damgalama yöntemini kullanır. Kürt gruplarında ki en yaygın damgalama yöntemleri erkekler ve kadınlar nezdinden farklı bir algoritması var. ‘Ajan’lıkla suçlama popüler bir aygıt iken kadınlara dair ise daha çirkin ve çirkef yöntemler kullanılarak bedeni üzerinden damga vuruyor kullanıcılar. Geneli bilinçaltı hezeyanlarının sinik deşifrasyonları olsa da bunu asla kabul etmezler. Dedikodu ile yayılan ‘hayali söylemler ve çıkarımlar’ bir yerden sonra bir öğütme ve yok etme silahına dönüştürülerek infaz günü için pusuda bekletiliyor. Bu aslında bir hastalıktır ve psikoloji biliminde ki resmi adı da “stigmatizasyon”dur. Stigmatizasyon kişinin içinde yaşadığı toplumun "normal" saydığı ölçülerin dışında sayılması nedeniyle, toplumu oluşturan diğer bireyler tarafından, kişiye saygınlığını azaltıcı bir atıfta bulunulmasıdır.
 
Birey ya da toplum; kendisini rahatsız eden, korkutan bir durumla karşılaştığında sıklıkla onu dışlayıp uzaklaştırma yolunu seçer. Bu süreç bazı hastalıklara vurulmuş stigmaya (damgalama) katkıda bulunmakta ve bu stigma zaman zaman hastalığın kendisi kadar tehlike yaratmaktadır. Psikologlara göre, “damgalanan bireye daha az değer verme davranışı, bu etiketi taşıyan insanların daha az istenebilir ve neredeyse insan gibi algılanmaması” olarak tarif etmiştir. Becker’a göre ise toplumsal gruplar, oluşturdukları kurallara uymayanları “dışarıdakiler” olarak etiketler ve sapmayı yaratırlar. Gruplara ait kurallar, grup içinde olan davranışı tanımlamaktadır. Bu kurallara uyulmadığı takdirde, bu kişinin grup dışında kalması kaçınılmazdır (Bakacak, A.G ,Hacettepe Üniv, 2002).

Damgalamanın psikolojik kaynaklarına bakıldığında, insanlar genellikle başkalarının kötülüklerini istememekle beraber, başkalarının kötü durumlarını kendilerini daha iyi hissetmek için kullanma arzusundadırlar. Bununla birlikte, tehditlere, başarısızlıklara veya çatışmalara maruz kalan kendilerine güvenleri az olan insanlar başka kişileri daha küçük görme, horlama eğiliminde olmaktadırlar. Bu kendi güvensizliklerini gizlemek için geliştirilen bir savunma mekanizmasıdır. Bu savunmayı özellikle bir kimlik sahibi olup, son derece özgüven eksikliğine sahip olan tanınmış yazar, çizer ve kurum başkanlarında sıkça görmenin mümkün olduğunu da ifade etmekte fayda var.
 
Topluluk oluşturarak (ya da oluşturduğunu düşünerek) damgacılık/etiketçilik hastalığına kapılanların ortak bazı ruh halleri var. Buna da özetle değinme taraftarıyım. kötülüğün rasyonel bir fenomen olduğunu kabul ediyorum. Çünkü günah keçisi ilan edip, en olmadık etiketleri rahatlıkla vurabilen ve birilerini hedef tahtasına rahatlıkla oturtanların duygusu tanıdıktır. Bu kendi arzusu ile yüzleşmeyen kişilerde örtük bir faşizmin gizli yüzüdür. Fransızların işgal sonrası ruh halleri de bu bağlamda manidardır. Naziler tarafından işgal edilip ruhları da ellerinden alındıktan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı. İşgal bittikten sonra ‘mağdur’ Fransızlar, faşistlerle yatıp kalktığını tespit ettikleri kadınların saçlarını kazıtarak sokağın ortasında ifşa etmeye başladılar. Artık işgalcisine benzemişti.

Foucault’un deyişi ile "….aynı zamanda iktidarı sevmemize, tam da bizi hakimiyet altına alan ve sömüren şeyi arzulamamıza neden olan şey içimizde ki faşizmdir.” Bunu twitter sosyal ağı düzleminde değerlendirdiğimizde daha doğru adlandırmanın “mikrofaşizm” olduğunu söyleyebiliriz. Bu mikrofaşizmin daha iyi anlaşılması için de Dövüş Kulübü filmini derdimize referans alabiliriz. Jack karakteri üzerinden içine çekildiğimiz film, şizofreni üzerinden ‘hayali cemaatler’(yer altında ki dövüş kulüpleri) aracılığı ile kapitalizmin-faşizmin eleştirisidir. Filmin en güçlü yeri Jack’ın şizofren olduğunu anladığı kısımdır. Ortalıktan kaybolan Tyler Durden’i aramaya başlarken fark eder ki Tyler kendi fantezi dünyasının ve bilinçdışı isteklerinin bir ürünüdür. Tyler, Jack’ın alter egosudur. Yani olmak istediğidir. Gündelik hayatında yurtsever, sakin, sevecen, samimi, güler yüzlü görünen bahsettiğim bu damgacı insanların alter egosu da twitter’dir.
 
Değişen ve değişkenlik arz eden kimlikleri bir yerden sonra bölünmelere uğrayarak ortaya faşizan aşınmalar çıkararak gece-gündüz eleştirdiği şeyin ‘kurbanı’ oluyor. Benzeşiyor… Basit bir çıkar etrafında kümelenmenin zaman içinde ki götürüsü getirisinden fazla oluyor. Çünkü karakterler artık birer ‘özne’ arayışı ve yarışındalar. Kötülüğe teslimiyette buradan başlayarak başkaları üzerinden hayata geçirilip “sıradanlaştırılıyor”. Herhangi bir tepki de ise ‘online cemaat’ devreye girerek savunama kalkanlarını hakikatin ne olduğuna bakılmaksızın kaldırıyor. Bu da bu damgalama ve faşizme meşrutiyet kazandırır. Kişi gücünü de bundan alarak insanları karalama cüreti gösterir. Döngü bu şekilde işliyor, taa ki grup içinde ki çıkarlar çatışana kadar. O zaman anlıyoruz ki reel hayatın aynası haline getirilen ve görmek/olmak istediğini yaşayan bireylerin kendine dönük eleştirisi asla olmuyor. Bu küçük kitlelerin sahip olduğu ilginç bir paradoksta var. Yüz yüze konuştuğunda rahatlıkla yaptığının yanlış olduğunu ifade edebilme yetisine de sahipler. Bu da samimiyetsizliğin resmi iflasıdır.
 
William Golding’ın şaheser eseri “Sineklerin Tanrısı” kitabı ileri bir okuma için ideal. Alın adını “Twitterin Tanrısı” olarak değiştirip Ralph, Jack ve Domuzcuk’u ada yerine bir twit tarlasına sanalvari düşürün ve kitabı o gözle okuyun. Kitabın omurgasını oluşturan bölümlerden ve işbu yazının konusu olan bireylerin Twitter’i kullanma sebeplerinden biri de “eğlence”dir. Bunu kendileri de rahatlıkla ifade eder. Eğlencenin ortaya çıkış sebebi insanlığın yalnızlık korkusudur. Bu korkunun yarattığı yaranma güdüsü ve bu güdünün olası zedelenme ihtimaline karşın başka insanları aşağılama, hedef yapma, kötü hissettirme, yandaş toplama, itibarsızlaştırma faaliyetleri “eksik/ezik insan” olmanın, kendini savunamamanın, eleştirmemenin ve eleştirdiği şeyin altını doldurmamamın da realitesidir, bangır bangır beyanıdır.
 
Sohrab Sepehri ile başladık ondan ilham ile basit bir soru sorarak yazıya son verelim:
Siz gerçekte neye hasretsiniz?
Bu yazı toplam 16201 defa okunmuştur
Varol
 // Enver Özkahraman
Eline sağlık,Her zaman olduğu gibi,Zevkle okudum,övüncümüzsün.....
06 Şubat 2013 Çarşamba 23:15
15:00
 // sêrtli
bu konuda bi farkındalık yaratması açısından perfect bi yazı...
06 Şubat 2013 Çarşamba 15:00
ilon arkadaşa
 // sılhoye mazın
bir yazarin başarisi geniş kesimlere ulaşma, işlediği konuları,anlatmak istediği her neyse bunu geniş kesimlerin anlayabileceği bir dille,üslupla anlatabilmek değilmidir? yani okuyan sade bir işcide olsa bir öğrencide olsa , eğitim düzeyi farketmeksizin her ne anlatılmak isteniyorsa, onu insanların anlayabileceği insanları boğmayacak tarzda ele almak gerekir benimde zaten eleştirim bunun bu şekilde ele alınmamasıydı.senin söylediğine bakarsak herkesin bu yazıyı anlamsı için kültür edinmek için okuma, araştırma düzeyine gelmesi gerekiyor sen bu şekilde düşünüyorsan o zaman sedece sosyoloji okumuş ,üniversite okumuş insanlar bu yazıları okuyup,anlamaya çalışmalı,diğer insanlarımızın hiçbir önemi yok onlar anlamasada olur......
06 Şubat 2013 Çarşamba 14:17