İbrahim Genç

Onlar şimdi asker

23 Ocak 2010 Cumartesi 23:22

Güneşin, yüzlerini kavurduğu insanların kentinden ayrılmak üzere otogara gidiyorum. Gaziantep’in sokaklarında ilerlerken şehir içi minibüsü, yanıma oturan saçı sakalı birbirine karışmış amca bana “Bir şeyler olacak. Sanki herkesi askere alıyorlar.” diyordu. Sonra da “İşte benim yeğeni de askere yolcu etmeye gidiyorum.” dedikten sonra masum bir sevincin ürkekliğiyle gülümseyerek “Allah’a şükürler olsun ki Gelibolu’ya düştü.” diye de ekliyordu.

Kısa bir yolculuktan sonra otogara varıyoruz. Her köşede birtakım insanlar var. Davul sesleriyle çınlıyor otogar. Adım atacak yer yok. Neler oluyor peki? Yoksa gerçekten bir şeyler mi oluyordu? Mesela yıllarca düşman diye bize belletilen Ermeniler ya da Yunanlılar topraklarımıza mı girmişti. Bilmiyorum, bilemiyorum. Sadece minibüsteki amcanın sözlerinin bir refleksle ağzımdan döküldüğünü biliyorum: “Sanki herkesi askere alıyorlar.”

Şaşkınlığımı üzerimden attıktan sonra biraz da gazeteci merakıyla insanların arasına karışıyorum. Herkes Mehmetlerini yolcu ediyor. Kimi şemmame oynuyor kimi de çiftetelli…İlk bakışta göze çarpan bir sevinç havası var herkeste. Ama biraz daha içlerine karıştığımda solgun yanaklar üzerinden yürüyen tuzlu gözyaşlarını görüyordum. Başını koyup ağlayacağı bir omuz bulan anneler ve bacılar…

Nihayet otobüsün kalkış saati geldi çattı. Anonslar duyuluyor. Bir hareketlenme…Bir kopuş…Mehmetleri aralarına alan arkadaşları “ya ya ya şa şa şa”larla bağırmaya başlıyorlar. Herkes son anda dokunabilme çabasında Mehmet’ine. Bu anda ben de bineceğim otobüse kendimi zar zor atıyordum. Bu askere  alınmalardan dolayı son koltuklardan kırk üç numaralı koltukta zar zor bilet bulmuştum. Neyse ki kırk üç numaralı koltuğuma büyük bir itiş kakıştan sonra oturuyorum.

Otobüsün en arka koltuklarında üç tane de Mehmet vardı: Süleyman, Ramazan ve Sinan. Solumda oturan Ramazan, Antep’in köylerindendi. Üzerine temiz Anadolu kokusu serpilmiş iyi yürekli bir çocuktu. Sinan da sağımda hemen bitişiğimde oturuyordu. Acemi birliğini Samsun’da yapmıştı. Şimdi de usta birliğine, Isparta’ya gidiyordu. En sağdaki koltukta ise Süleyman oturuyordu. Görünüşte saf bir Anadolu havası sezilse de bakışlarında ailesiyle vedalaşırken bile ülkücü işareti etmekten geri kalmıyordu. Belki de vatanseverliğin bir gereği de buydu ona göre. İlginç bir tipti bana göre. Otobüs hareket etmeden önce babası gelmişti. Süleyman’ın kulağına eğilerek “Parana dikkat et. Kimseye güvenme!” diyordu.

Otobüs Gavur Dağı denen yerden geçerken, alabildiğine uzanan ovalardaki yeşilliklere dalıyoruz. Kim bilir neler geçiyor içlerinden Mehmetlerin. Merak içindeydim. Durmadan etrafa göz gezdiriyordum. Ramazan ile konuşmak istedim. O kendi köşesinde biraz ağlamaklı bir şekilde otururken “Askere büyük bir coşkuyla uğurlanırken sen, neden bu kadar üzgünsün? Hatta ağladın.” dediğimde Ramazan “Ya işte bu uğurlamalar…Bana çok dokunuyor.” diyordu. Bu kadar çok üzülen bir Anadolu genci olan Ramazan’a “Askere gitmek mecburiyet olmasaydı yine de gider miydin?” diye soruyorum. Ramazan yarı ürkek bakışlarını bana çevirerek “Giderdim!” dedikten sonra “Ben giderdim!” diye de vurguluyordu.

Peki Süleyman ne yapıyordu? Babasının “Kimseye güvenme!” öğüdünü dinlemiş gibi pek konuşmak istemiyordu. Bir şeyler not ediyordu küçük bir kağıda. Yoksa şiir mi yazıyordu? Hayır, şiir de nerden çıktı. Süleyman, kendisine kim ne kadar harçlık vermiş onu not ediyordu. Ben Süleyman’ı gözlemlerken hemen bitişiğimdeki koltukta, solda oturan Sinan Antep fıstığı ikram ediyordu bize. Bu vesileyle Sinan ile uzun bir sohbete daldık. Bütün gece uyumadık. Militarist sistem içindeki çarpıklıklardan, ruhumuza akıtılmaya çalışılan şiddet güdüsünden, vatan-millet gibi değerler üzerinden gençliğin nasıl etkilenildiğinden konuştuk. Sanırım Sinan biraz daha anlıyordu bazı şeyleri. Bu uzun sohbetin ardından Sinan bana dönerek “Bu asker uğurlamaları neden bu kadar ilgini çekti?” diye sordu. Ben de biraz tebessüm ederek “Sanırım bu kadar çok adamın aynı anda ağladıklarına ilk defa tanık olduğum için.” diye cevap veriyordum.

Otobüsümüz sabahın ilk ışıklarıyla Isparta’ya varmıştı. Mehmetlerle bir bir vedalaşıp her birine ayrı ayrı hayırlı teskereler diledikten sonra yalnız kalmıştım. Eğirdir Gölü’nün o görkemli maviliğinin kıyısından Denizli’ye doğru ilerlerken otobüsümüz, ben bu gençleri düşünüyordum. Annelerinden belki de hiç olmadık zamanda koparılan bu çocukları…Ki Denizli otogarında otobüsümüz yarım saat mola vermişti. Burada da 87/3 tertiplilerin askere uğurlamaları vardı. Orada bana dokunan bazı ağıtlar geliyordu kulağıma. Son defa oğluna sarılıp onun otobüse binişini izlerken ayakta durmakta zorlanan bir annenin ağıtıydı bu. Akrabalarının kollarından tuttuğu anne “O daha anne kuzusu, onu benden aldılar” diye ağlıyordu.

Denizli otogarından ayrılan otobüsümüz, Ege’nin yeşilinden süzülüp İzmir maviliğine doğru yol alırken ben koltuğa iyice gömülmüş bir halde düşünüyordum. Özgür bir yurttaş olarak sorgulamalar yapıyordum. Beynimde sorular soru içinde dolaşırken bir aydınlığa şimşek çakmak istiyordum.

Yıllardır muasır medeniyet seviyesi diye haykıran yöneticiler, son yarım asırdır Avrupa standartlarını her şeyde sağlamaya çalışırken neden hala bu militarist yükseliş? Yıllardır bize düşman diye belletilen hainler(!) ve düşmanlar(!) saldırıya mı geçti. Bütün komplekslerimizi aydın bir düşünüşle bırakıp neden şu militarist hegemonyayı dağıtamıyoruz. Mesela askerlik en azından 8 ay olsa yetmez mi? Bir savaş veya tehdit durumu olmadığına göre bunca ana kuzusunu askere almak Türkiye ekonomisine ekstra bir yük olmaktan öte bir işe yaramıyor. Tabi ki bir ülkenin ordusunun güçlü olması önemli; ama bunun yanında bilime, eğitime, sağlığa ve sanata ayrılan bütçe askeri bütçeyi geçmiyorsa ülke gelişmez; sadece askerleşir demektir.

NOT: Bu yazı,Gaziantep’ten İzmir’e yaptığım bir seyehat sırasında edindiğim izlenimlerden yararlanılarak 2007 Ağustos’unda yazılmıştır.

Bu yazı toplam 8306 defa okunmuştur
OTOBUSE ARKA KAPIDAN BİNECEKTİNİZ...
 // mezopotamyalı
sn.hocam, hem koltuk numaranız 43, hemde zorlanarak yerinize ulaştığınızı belirtiyorsunuz.
ön kapıdan binmişseniz, tabiki zorlanacaksınız.
Şimdi kürtlerin durumuda sizin yolculuğunuza benziyor.
bu ülkede kürtlere hep arka sıralar verilmiş,43-44,45..
kimimizede Hindistan ve Bangladeş te olduğu gibi otobusun bagajında,üstünde yada kapının bir yerlerine ayağımız ve ellerimizle tutunarak seyahat ediyoruz.
tabi bunuda bize çok görenler var.
Örneğin GENERAL koltuğunda oturamıyoruz.
MİT te, emniyette ve diğer koltuklardada oturamıyoruz.
evet KÜRTLER için
ön koltuklarda oturmanın şartI var:ASİMİLE olmak.
vede oluyoruz.
istemeyerek, direnerek, acı çeke çeke.
CAN vere vere..
asimile oluyoruz göz göre göre......
25 Ocak 2010 Pazartesi 14:12
tarhten hepimiz ders almalıyız
 // yurtsever yurttaş
kimse çenesini yormasın askerlik her ülkede aynı zihniyet aynı mantıkla yapılmaktadır.amerika ingiliz afrika asya rusya farklı değil.herkese beğendirmek zorunda değil komutanlar.amerikasıda çinliside öyle..bir yurttaşım diyorki biz olmasaydık çanakkale olmazdı .evet tarih bilmeyen yurttaşım öyle konuşuyorsa suç onda değil bizde öğretemeyen zihniyette onlara kızmamak lazım.tarh kitablarında şehitlerin illere göre sayımı oktmazsan öyle konuşacak.amed botandan gewewrden çölemerkden vb tüm kürt illerinden şehit sayısı bir anadolu şehri değil ilçesi kadar eder,kendine güvenen illere göre şehit sayısına bakabilir....artık fazla söze gerek varmı?ama türk insanı bu sayılarla uğraşarak hizmette kusur yapmamıştır.eşit şekılde her köşede devam edecek...
25 Ocak 2010 Pazartesi 00:12
hepsi boş
 // Hammurabi
arkadaşlar ben şu anda askerlik görevimi yapıyorum. Askerlik sadece komutanların hizmetçiliğidir başka bir şey değildir. burada yaptığımız şey boş yerlerde nöbet tutmak, yerleri temizlemek, sabah erkenden kalkmak ve azar işitmektir. inan askerlik bundan ibarettir, asrkerlik dışarıdan bakıldığında daha farklıdır içeri girdiğin zaman ne kadar boş, anlamsız ve mantıksız olduğunu anlıyorsunuz, keşke gelmeseydim. Yüksekovama selamlar... slav rız...
24 Ocak 2010 Pazar 15:18