Mehmet Dinç

Ölümler sırtlıyordun

20 Mayıs 2014 Salı 13:13

Ölü toplayıcı değilsin elbet; seni vicdanın sürüklemiş çetin yollara; yüreğinin derinliğindeki sızıyı hissetmiş,  insanlığının sesine kulak vermişsin… Daha çok bin hüzün toplayıcısı denilebilir senin için. Bu coğrafyada ölümün kurşundan daha ucuz, hüznün yer yer ihanetten daha paha geldiğinin de bilincindesin. Yinede yılmıyorsun; derin vadilerde işlenen yargısız infazlara kadar tüm acıları topluyorsun…

Söz gelimi bir silah patlardı, bir ağaç titrerdi, kuşlar ürperip havalanırdı; sonra bir beden düşerdi toprağa… Sonra ağıtların menzili, kurşunun menzili kadardı; kimse duymazdı o sebep.  Ağıtlar dağların kayalıklarında yankılanıp geri dönerken, acıya kayıtsız kalmaktan değil de faili meçhule gitmesinler diye akşam inmeden eve koşarlardı babalar…

Sen ise dayanamazdın. Teni esmerleştiren kar rüzgârları yüzünü üşütmesin diye başına sardığın poşu, gözyaşlarının ıslaklığıyla buz tutarken, varırdın acının adresine… Her defasında ürperirdin! Çünkü ulaştığın her yeni ölüm biraz daha değişik, biraz daha trajik gelirdi sana; bir şeyin daha ayırdına varırdın; dünya değişiyordu, hızla kirleniyordu; kirlendikçe öldürmek doğasına uygun olarak daha çok çirkinleşiyordu…

 Kent insanı kayıtsızdı yine de ölümlere; rezidanslar yükselirken, AVM’ler mükemmel indirimlere giderken, banka CEO’ları bir ilizyonist gibi krediler açarken insanlara; insanlık bir stadyumda hipnoza tutulmuş gibi tüketime yöneliyordu; ölümler ikinci sayfa haberlerin düşüyordu çok geçmeden; taksitle bir eşya alınacakken duyulan, AVM’lerin sinema salonlarında hüzünlenen, kredi kartı borcunun son ödeme tarihini kara kara düşünürken de unutulan bir duyguydu ölüm…

Sırtında taşıdığın ölülere temiz bir vatan aramakta kararlı olsan da; bu vatanı bulamadıkça da zaman genişliyordu… Sonra sırtına yüklediğin her yeni ölüm, bir öncekini baskılıyor, bu defa yağları erimiş ölü bedenlerin kemikleri bir önceki kemiklerle kaynaşmaya başlıyordu. Kaynaşma sadece ölü kemikler arasında olmuyordu elbet; ölü kemiklerden, senin kemiklerine de kaynaşma devam ediyordu. Sanırsın, sırtın, yaşam ve ölümün hüznü arasında kubbemsi bir köprüydü sıratta…

Durmuyordun… Ölüme temiz bir yurt ararken, kendi coğrafyandan uzaklaşıyordun. Bu defa da başka türleriyle karşılaşıyordun ölümlerin. Söz gelimi elindeki kırbaçlarıyla başlarında beklerken efendiler, bir bir düştüğünü görüyordun, dağların göbeklerinde sırtlarında sepet, yük taşıyan temiz alınlı delikanlıların…

Kendi ölülerinin ağırlığı ayaklarını nasırlaştırmışken, yeni ölümleri es geçmeye insanlığın el vermiyordu. Temiz alınlı, masum bakışlı ölümlere bakarken dipten fokurdayan bir yanar dağ gibi gözlerin yaşarıyordu. Dayanamıyordun…

Sen kendi halinde, karbon monoksit kokan ıssız meydanlarda, sahipsiz ölümleri toplarken, başka bir milat yaşıyordun. Çok tuhaf geliyordu sana bu durum, ölülerin yakınları bir köşede ağıt yakarken, beyinlerinde robot chip’i varmış izlenimi veren başları kasketli, elleri sopalı, ayakları postallı adamlar temiz alınlı ölülerin yakınları ile arana bariyerler örüyorlardı. Sonra burunlarını tıkayıp, seni ve sırtındaki ölüleri gösterip, “bu cüzamlıya inanmayın,” diyorlardı. O da yetmiyordu… Bu defa sopayla, gazla, silahla uzaklaştırmaya çalışıyorlardı seni.

Fildişi kulelerde, yüzlerini gizleyen kapüşonlu siyah entariler giyinmiş, başlarının üzerinde parlayan gümüş renkli oraklarla olup bitenleri izleyen efendilerin korkusu geçmiyordu yine de. Bir işaret çakıyorlardı; o işaret ile birlikte, renga renk ışıklı reklam panoları ortalığa ışık saçıyordu. Bankalar uygun geri ödemelerle kefilsiz krediler dağıtıyordu. AVM’ler giriş kapılarına Lüks otomobil hediyeli kampanyaların müjdelerini veriyordu…

Ölümün alevleri sönmemişken, küller soğumamışken hüzünler unutuluyordu. İşin garibi en çok da yoksullar unutuyordu ölümü; çeşitli hilelerle önlerine konulmuş, hiçbir zaman ulaşamayacakları hayallerin peşinden koşan yoksullar...

O an yalnızlaşıyordun yine. Sırtındaki ölülerle dolaştıkça karşılaştığın insanların gözlerinin içine bakıyordun; sanal gülücükler, takma gözyaşları, “moda”ya uygun makyajların içinden, hüzne ortak olacak, yüreğinde bir embriyo gibi masum duran insanlığı görebileceğin ve sırtındaki ölülere temiz vatan bulabileceğin yerlere doğru yol alıyordun.

Bu yazı toplam 5974 defa okunmuştur