İrfan Sarı

Öksüz Mazi (son)

19 Eylül 2009 Cumartesi 01:01

Bu baharı kaç bahar kovaladı. Yağmurlar toprağın yüzünü toplayıp akıntısının diğer yerlerine taşıyordu. Memleketin giysisi her yenibaharda yeniden yeşile yeni bir kır kokusuna bürünüyordu. Elele tutuşan ormanların dibinde yeşeren bitkilerin salınışı kavgasız gürültüsüz sadaya duruyordu.

Sanılan bir güzelliğin çok üstünde aşıktı doğa kendine, her yeni baharda sırf bu yüzden; allanıp pullanıyor ve bakışına seriliyordu gözlerin.

Her mevsim bir başka güzeldi ama bahar bütün mevsimlerin en hayran kalınanıydı…

Doğanın bu akıl üstü yenilikleri ve çarpıcı mevsim buluşmaları gibi hayatta böyle çarpıcı ve şiddetli şaşırtıcı çıkıyordu önüne insanlığın.

İsfendiyarın ve Mahsimanın Efsane'si gençliğin duvarını atlamış ve tamda bahçesinde bütün çiçeklerden deli bir çiçeğe dönmüştü. Annesinin kimlik için çektirdiği siyah beyaz fotoğrafının mitolojik güzelliğini odasının başköşesine kondurmuştu. Her yeni güne başlarken annesinin fotoğrafa baskın gelen perçeminin altındaki uzun soluklu bakışıyla yeniler hasretini öyle başlardı işine. O artık bir başka büyük kentin hastanesinde hemşireydi.

Ana dilinin ve doğduğu coğrafyanın çok uzağında bambaşka bir yaşamın içinde yerini almıştı almasına ama onu annesine çeken yüreği hep rahatsız ediyordu. Bütün ısrarları babasını ikna etmeye yetmiyordu. O hayal gecelerinde annesinin koynuna girip ay ışığında ıslanmış toprak kokusuyla severdi annesini. Annesiz değildi ama annesini ömründe bir kez bile görmemişti. Bebekliğindeki gözleri kesememişti annesinden bir yadigâr parça.

Genç kızların yaşamlarına kattıkları arkadaş sohbetlerine aldırış etmeden annesinin sevisiyle ve onunla buluşabilmenin bir gününü düşlerinde besledi.

Onlar baba ve kız kalabalık kentte iş saatlerinin dışında feleğin kırdığı hayatlarını birbirilerine dayanarak yaşıyorlardı. Işıltılı yaşamlardan uzak kendine has bir yaşamın içinde babanın anlattığı köy gecelerini dinleyen efsane sol yarım parçasına düşen sızıyla dalar giderdi.

Efsane, O yıl babasının katı inadını kırmıştı azda olsa.

Yaz başlar başlamaz izin alıp gideceklerdi memlekete. Onun için efsanenin kalbi bedenine akıl almaz heyecanlar tattırıyordu. Babasının her dediğini eskisinden daha özveriyle karşılar ve yerine getirmeye çalışırdı. Olur ya döner sözünden diye.

Köyden ayrılışlarının yirmi dördüncü yılı ve aylardan mayıstı.

Efsane sabah erken saatte beyaz elbiselerini bozkır yanığı tenine geçirmiş işe başlamıştı. Dün gece hastaneye giriş yapan kadın hastanın sarışın mavi çember gözlü kız refakatçinin “hemşire hanım, annemin serumunu kolundan alırmısınız.” İstemiyle hasta odasına yöneldi.

Kaç yıldır yaptığı işteki pratikliği ile ve işine gösterdiği sevgiyi birbirine yakıştırıp kadın hastanın kolundan bitmiş olan serumu alırken garip bir duygu içindeydi.

Ve az önce kendisinden kısık, utangaç bir edayla ricada bulunan kızın mavi çember gözlerinden oldukça etkilenmiş içinden tanımadığı bu hemcinsine sarılmak gelmişti.

İşini bitiriri bitirmez, dün gece izin almak için yazmış olduğu izin talep dilekçesini ilgiliye sunduktan sonra aklına gelip konan bu yeni hastanın hastane girişine bakmaya gitti. Mahsima Kızıl’dı ismi hastanın. Memleketinden gelmişti. Hasta şikayeti ve sevk eden tabibin sevk gerekçesinde “yılan sokması”na bağlı kısmi felç gösteriliyordu.

Aklına annesi geldi hiç şüphesiz. Heyecanı depreşti. Hızlı adımlarla az önce serumunu açtığı hastanın yüzüne bakmak için odasına yürüdü. Koridorda hızla odanın kapısına vardığında hastanın başında doktor duruyordu. Hastanın yüzüne bakındı göz çukurları derinleşmiş, elmacık kemiklerinin üstündeki yüz kasları kırışmıştı, desmalının altından görünen saç kökleri beyazlamıştı. Gördüğü fotoğraftaki annesini onunla karşılaştırıyordu. Benzemiyordu annesinin fotoğrafına ama bu kadın onu heyecanlandırıyordu. Sanki ona ait bir şeyler vardı bu kadında.

 

Doktorun karşısında ayakta duran ve annesinin serumunu almasını istediği kıza bakındı. Toprağına kadar bir köylü kızı ama bakımlı ama mağrur bakışlıydı. Kendisine benzemiyordu, hasta kadına da benzemiyordu. İçinden geçirdiği soruları sormak için doktorun bir an önce gitmesini istiyordu.

Neyse ki doktor odadn çıkıyordu. Hastayla ilgili bir şeyler söyledi tıp diliyle. Ama sözüne efsane ismiyle başladığı için hasta kadının çukurlaşan göz yataklarını fal taşı gibi açmıştı.

Bir an hasta ve hemşire göz göze geldiler. Birinin gözlerinden anne diğerinin kızım ifadesi çıkacaktı sanki. İki yabancı olmalarına karşın bu kadar sağlam bakışmanın arkasındaki esas bağın etkisi olduğunu bilmiyorlardı. Dondular… Konuşamadılar… Bakıştılar…

O mayıs günü onlarca yılın hasretini buluşturdu bir anlamda. Hasta Mahsima onun annesi değildi ama annesini duymuş ve efsane kızın kaderini saklısında hep taze tutmuştu. Sonra kendi köylerine kuma geldiğinde tanımıştı. Ona annesini anlatmasını istedi. Hasta Mahsima vücuduna giren yılan zehrinin acısıyla çok yıllar evvel duyduğu isimdaşı Mahsimanın o diyara nam salmış güzelliğini anlatırken gözlerini Efsanenin gözlerinden kaçırıyordu. Dedi ki kızım “senin annen saf ipekten de ipek hanım efendi bir kadın onun gözleri doğanın hiçbir renginde yoktur. Yüreği bahar yeli gibidir kimseyi incitmez. Ama kaderi kötü neylersin.”

babasına olup biteni anlatmak için iş çıkışını sabırsızlıkla beklerken hasta mahsimanın başından da hiç ayrılmadı. Kadının annesine dair bildiği bütün ayrıntıları dinledi.

Annesine duyduğu özlemin yüreğinin kılcalında akarsulara döndüğünü his etti çünkü kadının anlatımındaki annesi eşsiz bir güzellik ve eşsiz bir insandı. Böyle bir annesi olduğu ve kötü bir talihin içinde olduğunu bilmesi onu kahr etse de bir an önce ona sarılmayı hayal etti.

Kar Talane dağının üstünden çekilmeye başlarken çiçeklerin goncası azmaya başlamıştı, belli ki yakın bir güneş öpüşünde açacaktılar gözlerini toprağın ve rüzgarın koynuna. Bu dağların arasında her yeni doğan canlı efsane olurdu. İnsan, bitki ve hayvan.

Evet, aylardan mayıstı hazirana birkaç karış uzaklıkta. Yollar Efsane kızın annesine gidişini taşıyordu sırtında. Heyecan, özlem, belirsizlik bu eşsiz dağ manzaralarının arasında yerini korkuya, dehşete, hayallere bırakıyordu zaman zaman.

Tanrı en haylaz çocukluğu döneminde bu dağları yaratmıştı. Bu dağların arasına yaşasınlar diye insanları çatlamaz çelikten yaratmıştı. Yoksa nasıl dayanırdı insan buralarda, sabır işiydi. Efsane, heyecanından hayranlığını, hayranlığından özlemini arıyordu belirli belirsiz.

Haber köye Efsaneden önce gitti. Mahsima, kayalıkların arasında kör yılan gibi dönemeçli yolun başına geldi. Kaderinden paramparça olarak geriye kalan kalbinin ağır aksak atışlarının eşliğinde gözlerini dikti yolun sonuna.

Elleri avuçları birbirine karışmış koca kadının sevincinden titreyen dizleri dayanamadı ve oturdu tümsetiye. Kafasını şahin gibi yukarı kaldırıp yolu göz ediyordu.

Yolun göz hükmündeki yerinden gelen araçtan savrulan tozlarla birlikte ayaklandı. Kalbinden yılların katmerlenmiş özlemi kaya yuvarlanır gibi yuvarlanmaya başladı. Gözlerinin buharı kapağını zorluyordu.

İyice yaklaşınca araç Mahsimanın bu belirgin heycanlı halinden neredeyse canı çıkacaktı. Ölüp ölüp dirildi.

Sonra araçtan inen Efsane ve yolun boğazında bekleyen Mahsimanın bir birine sarılışını gördü bütün küçük dağlar ve Talane dağı ve köy halkı… kimse dayanamadı. Herkes ağladı. Dağların patlamak üzere olan tomurcukları erken doğdu. Tavşanlar, karıncalar, yılanlar, börtü böcek herkes baharı bu sevinçle bir daha yaşadı. Ağaçların dallarına küçük yapraklar misafir oldu.

İki denizin birbirine çarpışması ve birbirinin içine geçmesi kadar yüksek bir güçte sarıldıkça onlar, gözlerinin sevincinden akan yaşlar omuzlarına serpiliyordu. Dağların arasından doğan acıların bir gün sevincine tanık olmakta bunun gibi bayram havasında olurdu…

Bayramlar acılara değil sevinçlere tanık olsun dilerim.

ÖKSÜZ MAZİ 2
ÖKSÜZ MAZİ 1

Bu yazı toplam 4398 defa okunmuştur
AĞLAMAK İHTİYAÇ DEĞİL ZARURETTİR..
 // İhsan KALENDER
Bazı hallerde AĞLAMAK ihtiyaç iken , bazı ahvalde ZARURET olur..!..GÖZYAŞLARINIZ bir kaç damla SU olmaktan ziyade, KALBİNİZİN ve RUHUNUZUN dışa vuruşu DEŞARZ oluşudur..!..BAZEN , BİR DAMLA GÖZYAŞININ İÇİNDE BİN DEĞİL BİNLERCE ACININ , YÜZBİNLECE FERYADIN EDEBİ İFADESİ VARDIR..!.....
23 Eylül 2009 Çarşamba 01:10
ÇÜNKÜ..!..
 // İhsan KALENDER
Sn. SARI hem okuyor, hem düşünüyor , hem de COŞUYORDU..!.. COŞMASI kaçınılmazdı. TAŞMALI ve AKMALIYDI.. Buna mecburdu.. Aksi düşünülemezdi.. Bana gelince AKANDAN-COŞANDAN bir-iki TAS içme hakkımı tasarruf ediyorum....
23 Eylül 2009 Çarşamba 00:38
Beni yine MAZUR GÖRÜNÜZ.
 // İhsan KALENDER
Bende EDEBİ İMGELER ZAAFI hat safhaya ulaşmıştı. O zaaflarımı bir noktada Sn. SARI'nın yazımlarıyla bir ölçüde tatmin ediyorum. BANA KALIRSA , Sn SARI, EDEBİYATI elan AZAMİ ölçülerde İCRA EDEN YAZARLARIN veya ŞAİRLERİN içinde HİT olanıdır. Bunu benim veya başkalarının ifade ve teyit etmesine gerek yoktur. Yaşadığı ACILAR , ONU MÜTEHASSIS eylemedi. O zaten HASSAS ve İNCE idi..!.....
23 Eylül 2009 Çarşamba 00:31