Özgür Amed

Nizanim

30 Haziran 2013 Pazar 12:33

Hiç unutmadım o silah sesi ile uyandığım geceyi…

Çatışma çıkmıştı. Üstümüzden vızır vızır kurşunlar geçiyor. Damda yatıyoruz, bir anda herkes bir kaosa girdi. Annem ve babam uyanmış bizi çekiştiriyorlar merdivenin ucuna doğru. Bir an önce inmemiz lazım o damdan. Yoksa sonumuz çok acı olacak. Çünkü kurşun yanı başımızdan geçiyor.

Kendimizi aşağı atıyoruz zar zor. Soluk soluğayız. Korku doluyuz. Ürperti içindeyiz.

Odaya girmeden güvenli denebilecek iki taş duvarın arasına giriyoruz.

Gecenin bu zifiri karanlığında saat kaç bilmiyoruz. Bilsekte çok işimize yaramayacak.

Bizden yana ileri saymadığı kesin artık.

Kafamızı nihayet yukarı kaldırabiliyoruz. Üstümüz renk cümbüşü, tanıdık savaşın sesi.

Köy iki tepenin arasında. Anlıyoruz ki bir tepede gerillalar, diğer tepede askerler.

Arada kalmış bizler.

O ara dinlediğim bir hikâye beni tam kalbimden yakalıyor. “Bir gece aşağı doğru ineceğim tepeden” diye başlamıştı arkadaş, “İnerken nasıl olduysa birden köpekler önümü kesti. Belki 10 tane vardı ve resmen çembere aldılar. Öyle korktum ki, öyle çaresiz bakışıyoruz ki. Yerimden kıpırdayamadım, sadece içimden Allah’a dua ediyorum. Gözüne baktığım köpeğe içimden, ‘Ne olur gidin, ne olur bırakın, bir şey yapmayın bana’ diye iç geçiriyorum. Sonra uzaktan başka bir köpek havladı, yakarışımı duymuştu sanki ve hepsi dağıldı gitti” diye söyleniyordu, yüz ifadeleri o an parçalanmaktan kurtulmuş bir insanın ifadeleri idi.

Bizimde içimizden geçen tek bir ses var. Ne olur silah sesleri kesilsin az. Az kesilsin…

Kesilmedi, durmadı hiç; biz çıkarken de devam ediyordu.

Biz çıkarken devam ediyordu, çünkü o gece karanlığa ve çaresizliğe ilk göçümüzü, göç yolculuğumuzu hediye edecektik. Köyde 4-5 aile vardık.

Köyümüz onlarca aileden oluşuyordu.

Geldiler, askeri araçlarını ve postallarını bastılar her tarafa ve yaktılar ilk etapta.

Çoğu aile gitti, yapacak ve kalacak hiçbir yer yoktu. Babamın ısrarla “vahşetti” dediği şey tüm babalar biliyordu, tanımlayacak kimse yoktu ama. Gittiler işte…

Acının hazzı vardır. Psikopatlar bilir, anlar, sever.

Acıya güzellik katıp tüm evleri yakmadılar. Mesaj açıktı; “geri geleceğiz”…

Gelecektiler de…

O kalan artık evlerden birine sığınmışız işte biz. Kurşun bizi o damda yakaladı.

Yani köy içi bir göç eylemişiz, ahırımız, bahçedeki ağacımızdan uzağız.

1 aile daha o gecenin dinmek bilmez silah sesleri arasında kendini yanımıza atıyor.

Ne yapalım diyor. Çocuklar mahvolacak böyle giderse, kurşunlar bize de gelecek. Tarayacaklar birazdan bizi de deniyor. Ne yapalım?

Yola düştük o gece. 2 aile, onlarca çocuk, 1 katır, 1 eşek… Biraz eşya, az yiyecek.

Kilometrelerce ötede ki köye gideceğiz. Orada kalacağız en azından.

Kimseden ses çıkmıyor, etraf kap karanlık, zar zor yol alıyoruz, kurşun sesleri bize gelmeye devam ediyor. Yol aldıkça sesin tınısı az geliyor. Kurtulduğumuzu sanıyoruz.

Öyle amaçsızca ve panikle yol alma fikrini yıllar sonra aileme sorduğumda “Çocuklar, çocuklar için telaşlandık, ne yapabilirdik ki” diyeceklerdi.

Köye yaklaştık ve ikili bir yol ayrımına geldik. Hangi yoldan köye gitmek gerekti?

Bu aynı zamanda göç hikâyemizin ilk ciddi kararı idi. Evet hangi yol?

Göç eden insan hep bir karara vermek zorunda. Her kararın ortak özelliği canının acıyacağıdır. Sen sadece en hafifini aralarsın, ararsın.

Çünkü göç etmek, ayrılmak, buna zorlanmak, frene basarak zoraki yol almaktır.

Şu taraftan denilerek girdik ve sağ salim vardık köye.

Sabah bizim geldiğimiz öğrenenler, üşüştüler kaldığımız eve.

“Çok şanslınız” dediler.

Nasıl yani? Neden?

Çünkü o gece operasyon başlamış o geçtiğimiz mıntıkada. Eğer biz yolun diğer tarafından gitmiş olsaydık, birer terörist olarak “ele geçirildi” cümlesinin bol özneli halleri olarak TRT semalarında yer alacaktık. Evet şanslıymışız. Gece atlattığımız ikinci ölüm şansı bu!

Birkaç gün sonra dindi operasyon, hemen köye geri geldik.

Kovanlar, mermiler diz boyu! Alışığız…

Tekrar geldiler ve bu sefer kıştı.

Daha gaddar geldiler. Daha vahşice saldırdılar. Evden alal acele çıkardığımız eşyalar vardı. Nasılsa ev gidecekti, cayır cayır yanacaktı ve bize izlettirilecekti.

Sürprizleri de vardı, çıkardığımız eşyayı da yaktılar. Sonra evi…

Elbisemiz dahi yok. O talan ve vahşet arasında dayım yetişiyor Amed’ten. Bir torba elbise yüklenip yollara düşmüş… O elbiseler hala bize uyar.

Köyün girişinde büyük bir naylon ve altında birkaç gereksiz eşya. Başına verilmiş ben. Titriyorum. Talan edilmiş ve yapayalnız bırakılmış köye, kendime bakıyorum.

Kamyon gelecek ve bizde çıkacağız köyden.

Geldi bir kamyon. Yüklendik, arka, ön insan dolduk.

Tam araba kalkacak, atladım arabadan. Koşup ilerden bir küçük taş aldım ve bindim tekrar.

Anam neden aldığımı sorduğunda, ağzımdan “Köyümüze dair bişi alalım yanımıza ki unutmayalım. Nasıl unutabiliriz buraları?” dökülüverdi. Halen hatırlatır bana.

Araba yola düştü. Lakin bir sorun var… Nereye gideceğiz ki?

Evet baba, evimizi yani olmayan evimizi nereye götürüyoruz ki?

“Nizanim” diyor…Başkada bir şey demedi.

Barış süreci devam ediyor. İnsanlıktan feragatını “Aman ha! Biz biraz daha öldüreceğiz ama siz ses etmeyin, neticede barış adımları atıyoruz” olarak kamuoyuna sunmuş sömürgeci zihniyetin çöplükleri 1925’te yarım bıraktıkları bir hesabın, 1990-93 arasında baskın, öldürme, yakma ve talan ile provasını yaptı. Ceylan Önkol’ün parçalanmış bedeni ile fragman hazırladı. Şimdi de finalini yapıyor. Lice’nin Kayacık Köyü’ünde karakol yükseltirken protesto eden ve “Savaş değil barış istiyoruz” pankartı ile gidenlere kurşun sıkıldı. Jandarma üzerlerine ateş açtı. Öldürdü… Gencecik morgun soğukluğu ile tanıştı.  

O sağa mı sola mı gitmeye karar vermek zorunda olduğumuz gece! Onlara doğru gitsek bizi ateşe tutacaklardı. Fark etmedi! Lice’de gece değil de bir gündüz ortasına denk geldi. Ha biz ha o Lice köylüleri. Kader bir devir teslim töreni gibi peşimizde.

O gittiğimiz köyden bir amca hikayemizi dinledikten sonra demişti. “Burada korkudan korucu olanların bile güvencesi yok. Öldürüyorlar. Ateş ediyorlar sana, hiçbir şey demeden, sormadan. Çünkü nefret ediyorlar…”

Evet nefret ediyorlar. Lice’de insanların üzerine alenen ateş açabilmenin başka bir açıklaması yok…

Ve cuma akşamı gecenin geç saatlerinde “Wê çewa bibe xaltî ev mesele? Wa ye me dikujin….” sorusu ile devam eden bir sohbetin ortasında bir annenin bizim son ile birleşen cümlesi…

“Nizanim” diyor.. Nizanim lawê min…

Bu yazı toplam 12014 defa okunmuştur
20:09
 // Civan
he ya heval koydeki cocuklugumu hatirlattin. askerler gelirdi bize yemek yiyip giderlerdi. birisi tam kapidan cikarken bana meyvesuyu vermisti. bir de korucu olmadik diye bizi koyden kovmuslardi. ne zalim gunlerdi....
02 Temmuz 2013 Salı 20:09
13:29
 // Ye şirnexi
Çocukluğumu hatırladım.gözlerim yaşardi...
01 Temmuz 2013 Pazartesi 13:29
kader değil
 // oremar
bize bu olanlar kader değil bizim herşeye her olana eyvallah dememizdir. biz hiçbirzaman önce biz demedik bu değişmeyen acıların devamı nesillere miras bırakılmaya devam ediyor yeter demeye bile vaktimiz olmuyor.......
01 Temmuz 2013 Pazartesi 12:43