İbrahim Genç

Nar bahçelerine veda

23 Nisan 2013 Salı 12:31

Yüksekçe yerlere kurulmuş köylerin yamacından her gece zincir halkaları gibi dizilmiş insanlar geçerdi. Işıkların sadece gökyüzündeki yıldızlardan ibaret olduğu gecelerde, zincir halkaları gibi dizilmiş bu insanların konuşmaları duyulurdu. Yakınmalar, sızlanmalar, ağıtlar…

Zifiri karanlığı masmavi bir ayın parçaladığı gecelerde ise uzaklardan bu insanların karartıları görülürdü. Başlarına aydan bir mavilik boşalsa da yürüyüşlerinden ve bitkin duruşlarından onlar için bu maviliğin bir umut çağrıştırmadığı hemen anlaşılıyordu. Oysa bu karartıları, aynı maviliğin altında izleyen zalim Hamo Ağa hayaller kuruyordu. Aya karşı sedirin üzerinde bağdaş kurarak maviliğin içinde sürgüne giden insanlara bakıyor, elde edeceği toprakları düşünüyordu. 

Hamo ağa elde edeceği toprakları düşünürken maviliğin içinden sürgüne giden halk, umutsuz bir yolculuğun nerede nasıl biteceğini bilmiyor ve endişeleniyordu. Her yaz çiçeklerini sevdiği nar bahçelerinden ayrılan Dikris Baba, gerilere baka baka yürüyor ve ağlıyordu. Belki de bir daha nar çiçeklerini görmeyecekti, koklamayacaktı… Torunu Ani’yle nar bahçelerinde gezemeyecek ve atalarından kalan türküleri söyleyemeyecekti, masallar anlatamayacaktı…

Yılların acıları ve zorluklarını çekmiş bu Dikris Baba, hiç pes eder mi kolay kolay? Sirvat Ana yolculuk boyunca söylense de kızsa da o, bahçesinden kopardığı nar fidanlarını bırakmayacaktı. Çünkü Dikris Baba, ruhunu ve yüreğini paylaştığı nar çiçeklerini acılarına ortak ediyor ve bu yıkımdan birlikte kurtulacaklarına inanıyordu. Öyle ki sürgünde de olsa bu nar fidanlarını ekip tekrar tekrar hayata birlikte bağlanmanın hayalini kuruyordu.

Nar bahçelerinin tekrar yeşereceği hayaliyle ayağını sürte sürte yürüyen Dikris Baba, bazen düşüncelere dalıyordu. Kafilenin arkasından ya da önünden kim ne derse duymuyor, bir sessizliğe bürünüyordu. Ayın ışığında başını eğmiş, nar fidanlarına sımsıkı sarılmış bir halde bazen ağlıyordu. Gözyaşlarının damlaları ayak dibine düşüyor, Mezopotamya’nın sıcak toprağına akıyordu. Diyordu Dikris Baba “Kim bilir sen ey gözyaşı, benden ne kadar şanslısın! Toprağımıza düşüyor, karışıyor ve burada ebedileşiyorsun. Bağrına iniyorsun her şeyin ve karışıyorsun özüne otların, çiçeklerin…”

Beri taraftan Sirvat Ana sırtına Ani’yi bağlamış bir halde seri adımlarla yürüyor, geride kalan Dikris Baba’ya kızıp duruyordu. Esmer yüzünde yuvarlak burnu, dolgun dudakları ve kalın siyah kaşları ile ay ışığında daha da güzel görünen Sirvat Ana, Dikris Baba’nın nar fidanlarını kendisiyle getirmesine anlam veremiyordu. Bu yüzden de ikide bir geriye dönerek bağırıyordu:

-Lanet herif, bunca rezillik içinde evden alacak başka bir şey bulamadın mı? Yolda kuruyup gidecek bu nar fidanları. Hiç mi kafan çalışmıyor Dikris?

Bu sözleri yolculuk boyunca duyan ve ses çıkarmayan Dikris Baba belki de ilk defa kızarak:

-Hey geri zekalı kadın, gideceğimiz yabancı yerlerde öz toprağımıza dair hiç mi hatıramız olmasın? Sen bu nar ağaçlarının altında uyudun sıcak günlerde… Çocukların nar bahçelerinde büyüdüler ve evlendiler… Ani’yi bile daha bir hafta öncesine kadar bu bahçelerde sallıyordun… Anla artık beni, bütün acılarımıza karşılık bu nar fidanlarıyla teselli buluyorum.

Bu sözler mehtabın mavisinde yankılanırken Dikris Baba’nın oğlu Bedros ve gelini Seda hıçkırıklara boğuluyorlardı. Babaları haklıydı! Daha bir hafta önce ne güzel bir hayat yaşıyorlardı nar bahçeleriyle çevrili evlerinde. Bedros da bunları düşünüyor ve babası gibi kederlerin en katmerlisini yaşıyordu. Bir an kendini topladıktan sonra hızlı adımlarla yürüyerek annesine yaklaştı:

-Güzel anam, sürekli söylenerek babamı üzme artık. Biz bu topraklara belki de geri dönemeyeceğiz artık. Görüyorsun işte sürgünlüğümüz; bu toprakların acısıyla, renkleriyle, çiçekleriyle ruhu yoğrulmuş babamı en çok üzüyor. Hem Seda ile evlendiğimiz günü hatırlasana ana! Seda’yla birlikte nar bahçelerinden geçtiğimizde üzerimize o güzel yaz gününde çiçeklerini savurduğunuz nar bahçelerini… Sonra sen Seda’nın ayaklarının dibine bir nar fırlatmıştın da narın taneleri çok dağılırsa çok torun sahibi olacağını söylemiştin. Bak Ani’ye…

Bedros ailenin nar bahçelerindeki en mutlu gününü anlatırken Sirvat Ana iyice duygulanmıştı. Kim bilir kaç gecedir uykusuz olan gözlerinden göz yaşları boşalıyor, yanaklarından süzülerek toprağa düşüyordu. Bedros sözünü bitirmeden Sirvat Ana boğazı düğümlene düğümlene konuşuyordu:

-Bedros’um, güzel yavrum! Nar bereketti bizim bahçelerde. Ama şimdi o bahçedeki bütün narlar yere düştü ve parçalandı. Şimdi biz de nar taneleri gibi bambaşka yerlere dağılıyoruz. Hem ne çabuk unuttun oğlum, kardeşin Aramayıs’ı o nar bahçelerinde vurmadılar mı? Kardeşinin vurulurken nar ağaçlarının dallarından tutuşunu unutamıyorum. O gün zaten bütün dallar kanadı yüreğimde…

Sirvat Ana’nın gelini Seda da ağlamaya başlamıştı. Kaç gündür Ani’yi doğru düzgün emzirememişti. Ne yiyebiliyor ki göğüslerine süt toplansın! Günlerdir sıcağın altında, aç ve susuz yürüyorlardı. Seda da Ani’ye bakıyor, ağlıyordu durmadan. Yamaçlarından geçtikleri köylerden bir şey isteyebilirlerdi oysa. Ama birileri öyle bir zehir akıtmıştı ki bu topraklara, komşu komşuya düşman olmuştu. Oysa daha birkaç hafta öncesine kadar birlikte nar toplamışlardı, üzüm yemişlerdi, oyun oynamışlardı. Şimdi ise bir bilinmeze sürgün ediliyorlardı.

Bütün bu olanları düşünüp bunlara anlam veremeyen Seda artık kızıyordu. Bir zamanlar canciğer oldukları Kürtlerin bugün onları yerinden yurdundan etmesine… Diyordu “Biz değil de Kürtlerin başına bunlar gelseydi böyle yapmazdık ki!” Oysa halkın kardeşliğine zehrini enjekte eden iktidar istediğini başarmıştı. Bu soruyu sormasına rağmen Seda da beddualar okuyordu:

-Bizi bu hallere düşürenlerin Tanrı belasını versin. Bunlar zalim zalim… Kaç tane çocuk yolda öldü bunlar yüzünden, kaçını köylerin yamacına bıraktık belki evlatlık alırlar diye… Hani komşularımız bize yardım ettiler mi? Allah onların…

Diyordu ki Bedros, eşine kızarak susmasını istedi. Sonra Seda’nın yanına giderek onu teskin etmeye çalıştı. Bedros, eşi gibi düşünmüyordu. Çünkü sorunun bu topraklar üzerinde yaşayan halklarda olmadığına inanıyordu. Eşinin de buna inanmasını istiyor ve sürekli ona geçmişte komşularıyla birlikte yaptıkları güzel şeyleri anlatıyordu. Bir an Bedros elini eşinin omzuna atarak ona yine komşularından bahsetti:

-Bizim evin üst taraflarında oturan Abdo amca vardı. Hani evimize her geldiğinde bize cinlerden bahseden amca. Hatta ne zaman bize geldiyse sen o korkunç cin hikayelerini dinlememek için diğer odadan çıkmazdın da bize çay yapacak kimse olmazdı. Tabi ben de kızardım.

Seda:

-Sakın şimdi yine Abdo amcanın cin peri hikayelerini anlatacağım deme Bedros!

Bedros:

-Yok güzel eşim, sana başka bir şey anlatacağım. Biliyorsun ki bu topraklarda bütün halklar binlerce yıl birlikte güzelce yaşadılar. Köylerimizde Kürtler ile en ufak bir anlaşmazlığımız yoktu değil mi? Bizim gençler birbirilerine az mı aşık oldu? Tabi biz birlikte huzurlu yaşarken birileri kendi çıkarı için insanları kullanmak istiyor sürekli. Bizden bazı Ermeni gruplar, biraz dünyanın onlara verdiği haklara dayanarak biraz da Ruslara güvenerek özgürleşmeyi savundu. Kürtler de İttihat ve Terakki gibi ırkçı bir partinin Müslümanlığı kullanmasıyla kandırılıp bize düşman yapıldılar. Aslında baktığımızda görüyoruz ki biz Ermeniler ve Kürtler, Rusların ve Osmanlı’nın iktidar mücadelesinin kurbanları oluyoruz.

Seda:

-Ben ne anlarım bunlardan? Ama görüyorum ki Müslümanlar  bize düşman. Hatta yolda giden kafilelere bile saldıranlar oluyor.

Bedros:

-Ama bizi kurtarmak için ellerinden geleni yapanlar da var. Bence bu yüzden hepsi için kötü konuşmamalıyız. Sana Abdo amcadan bahsediyordum. Devam edeyim. Abdo amcanın oğlu Serhat’ı biliyorsun. Serhat, bizim Ermenilerden Abah dayının kızını çok seviyordu. Şu an altında yürüdüğümüz bu güzel mehtap şimdilik bizim için bir anlam ifade etmese de Serhat ve Yeraz için kim bilir neler ifade ediyordu! Bu olaylar çıktıktan sonra komşu komşuya düşman oluyorken Serhat her şeye rağmen Abah dayıları korumaya çalışıyordu. Hatta bir gün bazıları Abah’ların namusuna saldırmaya çalıştıklarında Serhat çılgına dönmüş onları silahla kovalamıştı. Tabi Abah dayı işin daha da kötüleşeceğini düşündüğü için bir gece kimseye haber vermeden köyden ayrılmıştı. Ertesi gün Abah’ların evine giden Serhat’ın kimseyi evde bulamaması üzerine yaşadıklarını görmeliydin Seda. Gencecik bir Kürt delikanlı, bir gece bir yıldız gibi bir bilinmeze kayıp giden Ermeni sevgilisi için hıçkıra hıçkıra ağladı.

Seda:

-Abdo amcalara ve Serhat’a zaten bir şey demiyorum. Onlarla akraba gibi olmuştuk. Serhat az mı oynadı bizim düğünde? Hele Abdo amca! O yaşlılığına rağmen bin bir emekle günlerce uğraşıp zeytin çekirdeğinden sana bir tespih yapmıştı. Rusların köye gireceği gece iyi ki onlara haber verdik. Belki onlar da öldürülecekti. Kim bilir Abdo amca şimdi nerde!

Bedros ve eşi geçmişte kalan güzel günlerden bahsedip teskin olmaya çalışırken gecenin maviliğine günlerdir aç kalan yaşlıların iniltileri ve çocuk ağlamaları boşalıyordu. Bütün gece yürümekten ayakları şişmiş, ayakkabıları yırtılmaya başlamıştı. Kafilenin iyice yorgun düştüğünü gören Bedros, “Biraz dinlenelim” dese de daha önce kafilelere yapılan saldırılardan dolayı kafileden itiraz sesleri yükselmeye başladı. Oysa çocuklar ve kadınlar artık yürüyemeyecek hale gelmişlerdi. Bunun üzerine Dikris Baba’nın araya girmesiyle biraz dinlenmeye karar verildi.

Kafile durduktan sonra Sirvat Ana, Ani’yi sırtından indiriyor ve emzirmesi için gelinine veriyordu. Göğüslerinde bir damla bile süt kalmamış Seda ise çaresiz bir şekilde memenin başını Ani’nin ağzına koyuyor ve Ani’yi uyutmaya çalışıyordu. Aç bebek nasıl uyusundu ki! Sirvat Ana bir kayanın üzerine başını koyarak dinlenmeye çalışırken Dikris Baba elindeki Nar fidanlarını yere bırakıp Bedros’a daha ne kadar yürümeleri gerektiğini soruyordu. Daha henüz dinlenmeye başlamışlardı ki kafilenin arka taraflarından homurdanmalar duyulmaya başlandı.

“Sanki üzerimize bir şeyler geliyor.”

“Yamacından geçtiğimiz köyden acaba peşimize mi düştüler?”

“Kadınları ve çocukları birkaç kişi güvenli bir yere götürsün.”

Haklıydılar. Mavi mehtabın altında onları gören Hamo Ağa peşlerine düşmüştü. Köyün yamacından atlar hızla ovaya iniyordu. At nallarının hep birden değdiği toprak, adeta titriyordu. Bunun üzerine kafiledekiler hızla kaçışmaya başladılar. Bedros, kadın ve çocukları alarak ilerlemeye çalışırken Dikris Baba elindeki nar fidanlarına sarılarak kımıldamadan durdu. Onun gibi birkaç kişi daha kaçmayarak Hamo Ağa’nın diğerlerinin peşlerine düşmesine engel olmak istedi. At nallarının dövdüğü toprakta titreme artıyor, sesler yakınlaşıyordu. Atların gerisinden bir duman kütlesi yükselerek ayın mavisini yok ediyordu. Kafilenin arkasında kalanlar, görünmeye başladıktan sonra silahını çıkaran Hamo Ağa atını durdurarak:

-Bakalım kurşunum hangisinde bitecek, diyerek ateş etmeye başladı. Vurulanlar hemen yere yığılıyor ve zaten açlıktan zayıf düşen bedenleriyle kıpırdayamıyorlardı. Öyle ki ölüm adeta onlar için bir kurtuluştu. Hamo Ağa’nın kurşunları bittiğinde geride nar fidanına sarılmış olan Dikris Baba kalmıştı sadece. Atlar üzerine doğru gelirken Dikris Baba elindeki nar fidanlarını gelişigüzel toprağa yerleştirip köklerini toprakla doldurdu. Zaman kalmamıştı, atlar iyice yaklaşmıştı artık. Yanındaki bir avuç suyu da nar fidanlarının köküne boşalttıktan sonra ayağa kalktı. Hamo ağanın gözlerindeki öfkeyi göremese de bunu hissedebiliyordu. Dikris Baba’ya iyice yaklaşan Hamo Ağa:

-Benim köyümün önünden geçeceksiniz de sizi göremeyeceğimi mi sandınız? Bu toprakları çabuk terk etmedikçe haliniz böyle olacak işte. Beni anlıyor musun gavur herif! diyerek silah dipçiğiyle Dikris Baba’nın kafasına hızla vurmasıyla Dikris Baba yere yığılır.

Bunun üzerine atından inen Hamo Ağa, zavallı Dikris Baba’yı yerde tekmelemeye başlar. Hıncını alamayan Hamo Ağa, Dikris Baba’nın boğazına yapışarak onu boğmaya çalışır. Bu esnada Dikris Baba:

-Beni neden öldürüyorsun? diye bağırmaya başlar. Bunun üzerine Hamo Ağa iyice çığırından çıkarak:

-Bir sebebi mi olması gerekiyor pis gavur? Bu topraklarda biz ne istersek öyle olur. Bundan sonra buralarda bir tekiniz bile olmayacak, dedikten sonra Dikris Baba’ya birkaç yumruk atar. Yüzü kan revan içinde kalan Dikris Baba, Hamo Ağa’nın onu biraz serbest bırakması üzerine ona bir şeyler anlatmaya çalışır:

-Bu topraklarda yıllardır birlikte yaşıyoruz. Birlikte ticaret yaptık, birbirilerimizin düğünlerine gittik. Aynı göğün altında konuştuk böyle güzel gecelerde, dertleştik… Birlikte ağladık ve güldük. Bütün bunları nasıl unutursunuz da bazılarının emelleri ve çıkarları için bizim gibi masum insanlara eziyet edersiniz? Belki bizden suçlu olanlar da vardır. Ama kadınlarımızın ve çocuklarımızın suçu ne? Hiçbir şeye karışmayan insanlarımızı neden sürgün ediyorsunuz, öldürüyorsunuz? Biz bin bir emekle bu topraklarda bir şeyler ürettik. Bu topraklar, tek bir narın içindeki bereketi taşıyıp bize yetti ve yetecek de.

Hamo Ağa bütün duygularını yitirmişçesine bu anlatılanlara arkasını dönüyor ve öfkeyle soluk alıp veriyordu. Onun için karşıdakinin suçlu ya da suçsuz olması çok da önemli değildi. Hamo Ağa, bu insanların gitmesiyle daha zengin olmanın hayalini kurmakla meşguldü. Bunu anlayan Dikris Baba’nın ağzından son sözleri döküldü:

-Belki kendi menfaatin için belki de başkalarının kışkırtması yüzünden beni öldüreceksin. Sana direnecek kadar ne güçlüyüm ne de gencim. Ama hayatın ve bu toprakların bana verdiği tecrübeler sonucunda şunu çok iyi biliyorum ki biz Ermeniler bu ırkçı İttihat ve Terakki için kahvaltı olduk. Neyimiz varsa alındı elimizden. Ama unutmayın, nasıl ki biz bu ırkçılara kahvaltı olduk, siz de bunlar için akşam yemeği olacaksınız. Umarım bunları…

Dikris Baba daha sözünü bitirmeden Hamo Ağa onu şakağından vuracaktı. Şakağından boşalan kan, yanı başına düştüğü nar fidanlarının köküne dolacaktı. Cansız bedeni kadim toprakta soğurken, nar ağacının köküne dolan kana ay düşecek ve yıldızlar dökülecekti. Ve bu yüzden buradaki nar ağacında yetişen narlar kan kırmızı olacaktı. Dicle’den buram buram içen ağaçların özünde yaşayacaktı Dikris Baba. Toprağın derinliklerine kök salarak… 

Bu yazı toplam 6726 defa okunmuştur
sayın yazar
 // gerçek bu mu?
öyle zorlama olmuşki dikris babanın ağzından o zamanla alakası olmayan(o yıllarda din mensubiyeti önemliydi) ırkçılık kavramını eleştirmek ve ikidebir herşeyi binlerce kilometre uzaklıktaki ittihat ve terakkiye yıkmak sanki ermenileri öldüren ve mallarına yerleşen kürtler değilde türklermiş gibi her iyiliği kendinizden her kötülüğü türklerden bilmek ne kadar doğru.........
26 Nisan 2013 Cuma 17:23
vanlı
 // Vanlı
Çok güzel ve dokunaklı bir öykü. Ermenilere yapılan zülmün bir göstergesidir bu kesit......
24 Nisan 2013 Çarşamba 09:25
Başka sürgünleri de görün lütfen
 // Dragut
Sayın yazar. Geçmişte ermenilerin sürgüne maruz kaldıkları ve bu sürgünde can kayıpları yaşadıkları doğrudur. Yazınızda ermeni bir ailenin sürgün hikayesini acıklı bir şekilde dile getirmişsiniz.
Sayın yazar bey, balkanlardan sürgün edilen milyonlarca müslüman boşnak, arnavut, türk, pomak insanları da hatırlasanız? Kürt aydınlar ermeniler için gösterdikleri duyarlılığın az birkısmını da müslüman balkan göçmenlerine gösterse? Belgrat'dan Girit'e kadar kaç milyon müslüman sürgün oldu ve kaç yüzbin müslüman katledildi biraz da bunlardan bahsetseniz? Müslüman balkan göçmenleri sürgünden sonra anadoluda kendilerine yuva bulabildiler. O yüzden bir türkden çok daha fazla anadoluya sahip çıkıyorlar. Gidecek başka yerleri yok çünkü...
23 Nisan 2013 Salı 23:14