Ümit Yazıcıoğlu

Musa Anter'e Ağıt

2006-09-21 15:31:31

Aşağıda değerli yazarımız Mehmet Uzun`un kaleme almış olduğu bu yazısını,  köşemde sizlerinde bilğilenmeniz acısından kendisine teşekkür ederek, merhum Kürt Bilgesi Musa Anteri hatirlamamız acisindan aynen yayınlıyorum.

[[“Sevgili Apê Musa, Kürt gençlerinin sevimli amcası acılı tarihimizin genç delikanlısı bilirsiniz, yüzzıllardır yoksul ve çileli gecelerimizi zenginleştiren, sizin  de çok sevdiğiniz ünlü Memê Alan destanımızda, dünya güzeli üç kız vardır. Ülkemizdeki hüzün ve kederi, birazda olsa, sevince ve mutluluğa çevirmeye çalışan aydınlık üç kız; periler padişahının alımlı ve iyiliksever kızları; Tavbanû ( Güneş Sultan), Heyvbanû (Aysultan)  ve  Stêrbanû (Yıldız Sultan). Bilirsiniz, insanın ve insanlığın uykuda olduğu bir gece vaktinde; Kürtlerin güzellik simgesi Zîna Zeydan´ı uykuları delmeden alıp bulutların üstünden, Kürtlerin iyilik ve mertlik simgesi Memê Alan`ın sarayına götüren, unutulmaz bir aşkın ve ulusal bir eposun doğmasını sağlayan, bu ışık ve aydınlığın simgesi peri kızlarımızdır.

Dün gece gördüm; sizi ve çok sevdiğiniz peri kızlarını. Bilkikteydiniz, ak ve ışıl ışıl bir gecede birbirinize kavuşmanın sevinciyle, çileli ülkemizin yıldızlarını çoğaltmış, büyütmüştünüz. Evet, gece bembeyazdı, bir aydınlık şöleniydi. Gökte yıldızların halayı vardı. Ay tüm güzelliğiyle gülümsüyordu. Dağlarımız, Kürtlerin gurur, başı dik, dumanlı dağlarımız volkanik bir akalıkta parlıyordu. Nehirlerimiz, sevincimiz ve coşkumuzun kaynağı, çağlıyordu. Ya o dipsiz vadiler, derin ormanlar, göğe varan kartal yuvaları? Beyazın çeşitli tonlarıyla tam bir renk cümbüşüne dönmüşlerdi. O ak gecede, yaşamınızın ölümle ölümsüzlüğün kesiştiği anında, unutulmaz bir randevunuz vardı; peri kızları, kanatlarını çırparak, kanlar içinde, yerde yattığınız Diyarbakır`ın o çirkin, karanlık, karanlık sokağına geldiler. Hain, karanlık, kalleş kurşunlar Diyarbakır`da askeri cezaevinin yemakhanesindeki  büyük sobanın çevresinde, o tutsak gecelere renk katan sohbetlerinizde, sürekli, “bu şehir“ diyordunuz, „bu şehir, uğrunda ölüneçek bir şehirdir. Kürdün akılalmaz, direniş efsaneleri bu şehrin tarihi surlarında gömülüdür. Büyüklerimiz, Şeyh Said, Seyit Abdülkadir, Doktur Fuat ve daha birçok şahsiyetimiz bu şehrin gecelerinde darağaçlarına gönderildiler ve bir mezara bile sahip olamadan bu şehre gömüldüler. Bu şehir onurumuz ve kimliğimiz, acımız ve kederimizdir, bu şehir hüzünlü tarihimizin en canlı tanığıdır...” Bu şehrin karanlık bir sokak arasında, kanlar içinde, upuzun yatarken, isimleri ve efsaneleriyle büyüdüğünüz peri kızları üsünüze geldiler, daireler çizerek üzerinizde uçtular. Onları gördüğünüz o anı nasıl anlatsam? Dünyalar sizin oldu, yeniden doğdunuz. Kalkıp onları kucaklamak, doyasıya öpmek istediniz. Olmadı, yapamadınız. Sadece, yine gülümseyerek, „ama bu bir çılğınlık” dediniz. Onlar, sevğili perileriniz yavaş çevrenize kondular, hep bir ağızdan; “Lo, lo Apê Musa, lo, lo... Şev giran e, keser kûr e, birîn xedar e. Şehidên Welêt li te gazî ne, dibêjine, Birayo Muso, lo, lo de xwe bi me bigihîne...” dediler. Ağıdı anlamıştınız, çağrılıyordunuz. “Güzel kızlar, can kızlar, beni tümden unuttunuz diye korkuyordum. Nihayet geldiniz diyerek hemen yani başınızdaki kızkardeşlerin en küçüğü Stêrbanû`nun kanatlarını okşadınız: “Tam da istediğim gibi; çok sevdiğim Diyarbakır`da öteden beri görmeyi çok arzuladığım şehit dostlarıma, büyüklerime, çocuklarıma kavuşuyorum.”

Peri kızlarımız, bir tüy gibi hafif bedeninizi aralarına alarak , “haydi Apê Musa; yapacak işimiz, görecek yolumuz var, uçalım” dediler. Havalandınız, biraz daha yıldızlara doğru yükseldiniz... gece sakindi hafif bir rüzgâr yüzünüzü okşuyordu. Bulutların arasında ışıldayan Diyarbakır`a uzun bir süre baktınız… kendi kendinize.  „Kürdün acılı tarihine tanık olan bu şehir muazzam, Kürdün zaferine ve mutluluğuna da tanık olacaktır” dediniz. Yaşamanızın en belirgin simgelerinden olan, nazlı bir gelin gibi Diyarbakır´ın çevresinde kıvrılarak akan ve tüm bölgeye yaşam veren Dicle nehrine baktınız...  Dicle de sizi görmüştü, coşkusuyla  sizi selamladı . „ Kızlar yanakları al, bedenleri kıvrak kızlar, şu nazlı Dicle`ye bakın’’  dediniz... Periler de “ Apê Musa, saçları ak, gönlü bol amca, zaten ilkin Dicle´ye gideceğiz” dediler.

Yavaşça Dicle nehrinin kıyısına kondunuz. Yöreyi hemen tanımıştınız; 1950`li yılların sonunda, Diyarbakır`da dostlarınızla birlikte İleri Yurt gazetesini çıkarıp, Kımıl gibi unutulmaz makaleler yazdığınız dönemde, sık sık buraya gelir, deyiminizle “çilinğir sofraları”, kurar, Kürtlerin geçmişi ve geleçeğiyle ilğili konuşurdunuz. Çok sevindiniz, „kızlar, göğüsleri bal, gerdanı şeker kızlar. Zîna Zeydan´ın başı hakkı için söyleyin, benim bu yöreleri çok sevdiğimi biliyor muydunuz?”  diye sorardınız. Periler de gülümseyerek „elbette biliyorduk , Apê Musa, sözleri tatlı amca, hatta ikinci oğlunuza Dicle ismini koyduğunuzu da” dediler  ve sizi soymaya, üstünüzdeki kanlı giysileri çıkarmaya başladılar. Siz şaşkınca onlara bakınırken, kızların büyüğü Tavbanû, „ Apê Musa , kalemi ğüçlü, sohbeti güzel amca, sizi yıkayacağız, temizleyip aklayacağız. Ölümden söz etmeyelim, bu gece ölüm ve ölümsüzlük çizğisinin ölümsüzlük tarafına ayak bastınız. Yani ölümsüzleştiniz. Bizim de ğörevimiz, ölümsüzleri ölümsüzler katına çıkarmak. Acele edelim, alınacak yolumuz, görüleçek dostlarımız var” diyerek yumuşakça sizi suya soktu. Heyvbanû ve Stêbanû da sizi izledi. Kendinizi yumuşak, dingin ve bir ana kucağı kadar sıcak sulara bıraktınız. Hayret, suların altından her şeyi ğörüyordunuz, her yer aydınlıktı, nefes alıyor, konuşuyordunuz. “Peri kızları, bedeni alımlı ğüzeller, bu babanızın marifetlerinden, dillere destan sihirlerinden biri olsa gerek’’   dediniz. Onların sizi çok sevdikleri belliydi, bedeninizdeki kanları itinayla temizleyerek, “yok Apê Musa” dediler. “Bu bir gerçek, sizin, ülkemizin, halkımızın bir gerçeği“
dediler.

Üstünüzdeki kiri, kanı ve hapishane, işkence, sorgu, yargının verdiği yılların yorgunluğunu attınız. Yeniden canlandınız, gençleştiniz... Kızlar bir ğüzel sizi yıkadı. Kendinizi isteyerek, severek onların maharetli ellerine bıraktınız. Çıplak bedeninize ğüzel kokular sürdüler. Ses çıkarmadan, hoşnut, gözlerinizi kapatarak, “Bu misk û amber olsa gerek” diye düşündünüz. Daha sonra size ak, bembeyaz bir giysi giydirdiler. “Delolo, Apo... bu giysiyi hatırlayacaktınız. Memê Alan`ın gittiği Cizire kentinde ahalinin giydiği giysi. Bu giysi ak yüzünüze, bembeyaz saçlarınıza nasılda yakıştı...’’ dediler. Sevinmiştiniz.  „Atalarımın giydiği bu mübarek giysiyi giymek, benim için, ne büyük bir mutluluk” dedimiz. Bilmem söylememe gerek var mı? Sonrada Periler, sizin hiçbir zaman ihmal etmediğiniz bir şeyi yaptılar, gözlerinize kil çektiler. Ayın ışığı ğözlerinizde parladı, gözleriniz yıldız kümesinin bir parçası oldu. Peri kızları sevgiyle ğözlerinizden öperek, “Apo, lo, Apo, şeva li esmanên Diyarbekirê be, Qerar tev bi gotina jinan e. Em ê te niha bibin meclîsa kirasspîyane, şehîd  û nemirên welatê ne...” Gidecektiniz, karar onlarındı. Beyaz giysilerin divanına doğru yola çıkacaktınız... Sevinçten ellerinizi çırparak, “Qîzên Qiralê periya ne, sîng bi kahnî, beden mîna şitila ber avan e... Gotina We li ser seran “u çavan e” diyerek, tıpkı onlar gibi, klasik Kürt söyleşisiyle cevap verdiniz.

Durmadan size yaklaşan yıldızların altında, aydınlığı çoğaltarak yola koyuldunuz. Tam havalandığınızda, yani perilerin bir Kürt destanının müziğini anımsatan kanat sesleri duyulmaya başladığında, önünüzde, birden üç at ve sırtlarınd  üç çift belirdi. Atlar da, çiftler de göz kamaştırıcı bir aklığın içindeydiler. Havada, sizi selamlıyordular. Kızlarda onlara el sallayarak, „Apê Musa, destanlarımızla büyümüş yaşlı çocuk, bak çok sevdiğin destan kahramanlarımız da yolculuğuna eşlik etmek üzere geldiler” dediler . Siz de el sallayarak, “Bu ak, aydınlık çiftlerin sevdiklerim olduğu muhakkak“ dediniz. „Ama sevgili kızlar, beni bağışlayın, cahilliğime verin, onları tanıyamadım.“ Kızlar birbirlerine bakarak güldüler. Ortanca kızkardeş Heyvbanû  muzipçe, „o zaman atların isimlerini söyleyeyim, „Apê Musa, bilge adam, belki o zaman çiftleri çıkarırsın“ dedi. “Şu en öndeki beyaz yeleli, başını bir ejderha gibi göklere uzatan atın ismi Bozê Rewan, denizlerin kızı, göklerin kartalı. Sağ yanındaki şu almalı, renkli atın adı ise Deybilkıran, Sîpan Dağı`nın şahini. Soldaki eyeri altın ve elmaslarla işlenmiş olanın ismi de Hespê Kihêl, Cizire-Botan`ın gururu...”

Heyvbanû`nun sözünü usulca kestiniz, daha fazla söze gerek yoktu; „Kızlar, canım kızlar, amacınız bu gece, beni mutluluklara gark etmek... Mem ve Zin`siz, Bozê Rewan olur mu, Siyabend ve Xecê`siz Deybilkiran bu kadar alımlı olabilirmi? Demek ülkemizin harcını yoğuran, ama ğüzelliklerimize güzellik katan bu güzel mi güzel efsanevi gençlerimizi tarihi aşıkları da getirdiniz...” Siz daha böyle konışurken, üç genç, üç beyaz atın sırtında size doğru geldiler. Giysileri, sizinkinin aynısıydı, yüzleri güleç, ğözleri parlaktı. Onları tanıdınız, yakınlarınız, sevdiğiniz oğullarınız, Kürtçe yazmayı öğrettiğiniz üç Kürt civanıydılar; Ferit, Necmettin ve Hüseyin. Usulca gözlerinizden akan bir çift göz yaşını gizleyerek, onları çağırdınız; “Lawo, serbilindiyên welatê mino, lawo... Beni bırakıp nerelere gittiniz? Ferit, güzel ve hünerli çocuk, 1978`de öldürüldüğünde bilsen nasıl ağladım... Necmettin, cesur ve yetenekli çocuk, 1984`de Diyarbakır zindanlarında seni katlettiklerinde, ben de öldüm. Hüseyin, akıllı ve onurlu yeğenim, bundan bir süre önce öldürüldüğünde, sana söz verdim, senin yerine de Kürtçe yayacaktım. Bak, sözümü tuttum... Senin genç vücudunu parçalayan o hain, aptal, cani kurşunlar yüreğimi durdurana dek, senin yerine de yazdım. Sözümü tutmanın onuruyla yanınızdayım...” gençler ellerinize gelirken, “sevgili amcamız, seni ve yaptıklarını, severek, beğenerek izliyorduk” dediler “Üzgünüz, çünkü sana kastedildiğine göre, artık insanlıktan söz etmek acı bir şaka. Sevinçliyiz, çünkü seni, espirilerini, güzel sohbetlerini, derslerle dolu çalışmalarını özlemiştik... Özel olarak gönderildik sana eşlik edeceğiz... Birlikte beyaz giysilerle katına çıkacağız.”

Ve yola koyuldunuz. Önünüzde destanlarımızın kahramanları, ardından Banûların kanatları arasında siz, çeverenizde de yiğitleriniz.  Ama yükseldikçe, yıldızlara yanaştıkça çoğalıyordunuz. Beyaz giysili yiğitler, beyaz atların sırtında, önünüzde akıp duran beyaz ışık kümesine doğru geliyordular. Çoğaldınız.  Hacî Kadirê Koyî´nin bir şiirinden bestelenmiş çok sesli bir özğürlük ve kardeşlik senfonisi eşliğinde, durmadan çoğaldınız. Bahtsız ülkemizin gökleri sizi kucaklamıştı, hiçbir ihanetine tanık olmadığımız kadim yıldızlarımız sizi selamlıyordu. Ay da, bir ay kadar güzel Mem-Zin, Siyabend-Xecê ce Cembeli-Binevsa Narin`e yol gösteriyordu. Yıldızlar kümesinin altında, ülkesini, halkını ve dilini sevmekten başka hiçbir sucu olmayan, ak mı nak bir şehitler ordusu, çok sevdikleri ülkenin semalarında uçuyordunuz. Siz de her zamanki gibi yumuşakça gülümsüyor ve svinçten uçuzordunuz. Tanrım, bu ne görkemli bir karşılamaydı. 74 yıl boyunca çekilen onca acı, eziyet, zulüm nasıl da görkemli merasime dönüşmüştü! Bu ülke, bu yıldızlar, bu ay, bu halk nasıl kadir biliyordu!...

Peri kızları, kanatlarıyla sırtınızı okşayarak, „Apê Musa, hüzünlü ve yaralı amca, daha bitmedi... hatta her şey şimdi başlıyor... ölümsüzlük bitmeyen bir çoşku selidir“ dediler. “Beyaz giysiler katına  çıkmadan, şimdide ölümlü yaşamın 74 yılını uğruna verdiğin ğüzel ülkeni tümüyle sana göstereceğiz. Ölümsüzlüğe atılan ilk adım bununla başlıyor’’. Böylesi mutlu anlarda, sessizce sunulan mutluluğu yudumlamaktan başka ne yapılabilir? Siz de özğürlüğük ve kardeşlik senfonisinin  Ahmede Xanî`nin  deyimiyle, “ lû lû û yakûd” (inci ve yakut) kadar da güzel ve temiz sözcüklerini mırıldandınız... O ak gecede ülkeniz, ne kadar da güzel görünüyordu. Şu Dicle ve Fırat, ayrılmaz kızkardeşler, ülkenin gururu, nasıl da yan yana, el ele akıyordular. Gözleriniz onların akışında, “Hatıralarım” ın ilk çildinde de yazdığınız, Melayê Cizîrî` nin şu ünlü  dizesi aklınıza geldi; “Feyza me Weka Nîl e, lê em Dicle û Ferat in”  (Feyzimiz Nil gibidir / ama biz Dicle ve Fırat`ız„]]  ya dağlar, Ağrı, Tendürek, Cudî, Nemrûd, Pîpan, Herekol, Şerozar, Elî Begê, Gilala, ülkenin incileri Wan ve Urmiye gölleri...]]”

Geziniz tüm güzelliğiyle devam ediyordu. Geçtiğiniz her yerden, beyaz atların sırtında, beyaz giysili genç kızlar ve erkekler size katılıyordu. Dêrik, Kamışlı ve Amûdun üzeränden geçerken, Kürt ve Kürtlük bilincini kendisinden öğrendiğiniz öğretmeniniz Cigerxwîn´i hatırladınız. Adaletinizdi, her cezaevine girişte, orayı olanaklarınız oranında, zevkinizle, eviniz gibi döşerdiniz. “Hapishaneden hiç çıkmayaçakmış ğibi hazırlıklı olmak gerekli’’ derdiniz. Yaptığınız hazırlıklardan biride, üstadınız Cigerxwîn´in şiirlerini okumak ve gençlere okutmaktı. En çokta da Sezda`nın üçüncü divanındaki Kime ez? (Kimim ben) şiirini severdiniz; “Kî me ez? / Dijiminê dijmin / Dostê aşitîxwaz/ ez xweş mirov im/ Ne hirç û hov im/ Lê çi bikim bê şer / Dijmin naçî der/ Bav û kalê min/ Dijîn tev serbest/ Naxwazim bijim / Ta ebed bindest/ Kî me ez?...’’ (Kimim ben / Özgür Kürt/ Düşmanın düşmanı / Berışseverin dostu / İyi insanım ben/ Ne ayı ne vahşi / Ama ne edeyim mücadelesiz / Düşman gitmiyor ki / atalarım / Yaşadılar serbest / Yaşamak istemiyorum / Sonsuza kadar esir / Kimim ben?...)

(*) Değerli yazarımız Mehmet Uzun`un bu yazısı,  Özgür Gündem`in, 6-7-8 Ekim 1992 tarihli sayılarında yayınlanmıştır. Devam edecek…

Bu yazı toplam 11673 defa okunmuştur