Mehmet Dinç

Mülteci Kederim!

10 Temmuz 2016 Pazar 11:37

Devletin başı tarafından tam olarak hangi amaç ile söylendiği pek bilinmeyen ve yarın tam tersi bir açıklamayı da yapmayacağının garantisi olmayan Suriyelilere vatandaşlık verilsin mi? Verilmesin mi? Tartışması bugünlerde başını almış gidiyor…

Bu sorunun cevabı milliyetçisinden, ulusalcısına, demokratından, sosyalistine kadar geniş bir yelpazeyi kapsadığı oranda evet ve hayır gibi sözün özü şeklinde iki kategoriye ayrıldığında, bu durum çok farklı kesimlerden beklenmedik cevaplara maruz kalmamızı da beraberinde getiriyor. Söz gelimi bazı milliyetçi kesimler bu ülkenin asli yurttaşlarının büyük bir kısmının fakirlik sınırının altında yaşadığına işaret ederek Suriyelilere verilecek böylesi bir hakkın yaşam standartlarını daha da aşağı çekeceğini savunmakta. Öte yandan sol, sosyalist ve yurtsever bazı kesimlerde, hükümetin bu hamlesinin iki yönlü kurnazca buluyor; ilk olarak iktidar partisinin bu nüfusu oy deposu olarak kullanacağı savı, ikincisi ise Kürt nüfusunun yoğunluklu bulunduğu yerlerde demografik yapıyı değiştirme hamlesi...  Bazı ulusalcılar ise üçüncü sınıf olarak gördüğü ve “Suriyeliler” diye bir aşağı sınıfta kavramsallaştırdığı bu insanları kendine denk görmediği, aynı zamanda problemli gördüğü için vatandaşlığa alınmaları konusunda itirazda bulunuyor.

Burada hey hat! demem gerekiyor;  Avrupa, Amerika kıtasında üçüncü sınıf insan, üçüncü dünya ülkesi vatandaşı muamelesi gören Türkiyelilerin yaptığına bakın? 

Tabi vatandaşlığa alma durumu ülkenin iç siyaseti içinde düşündüğümüzde iktidarın muhalefete atmak istediği çalıma karşılık, muhalefetin de sözüm ona argüman üreterek bu çalımı yememesi şeklinde bir açıklama ile gark olmuş denilebilir ilk başlarda. 14 yıllık bir iktidar partisinin doğru ya da yanlış fark etmeden S’ler çizerek siyasete yön vermesi, gündemi belirlemesi ve muhalefetinde her defasında bu söylemlerin kuyruğuna takılarak, kaş yapayım derken, göz çıkardığını da bir kenara yazmak gerekiyor.

Birde asıl sorunun muhatapları açısından göz atalım bu duruma. İnsani olan, önemli olan bir noktadan bakalım yani: Eninde sonunda mülteci durumuna düşmek, bireyin, familyanın, topluluğun kendi istemiyle belirlediği, bir hedefe ulaşmak ya da başka bir ülkede oynanan bir oyunun parçası olmak için gösterdiği bilinçli, kasıtlı ya da önceden planlanmış bir refleks değildir. Bugün üç milyon Suriyeliden bahsetmek demek, bunların hemen hemen hepsinin kendi ülkelerindeki iç karışıklıktan kaçarak, kurulu düzenlerini, işlerini, mallarını, evlerini, sosyal çevrelerini, hısım, dost, akrabalarını terk etmek zorunda kalmış insanlardan bahsetmek demek aynı zamanda. Bir tür Amin Maalouf’un Ölümcül Kimlikler’indeki yaralı ruhlar, Halil Cibran’ın bir türlü unutamadığı vatanı Lübnan üzerine kaleme aldığı sayısız yazılar, yine Edward Said’in edebi eserlerinde bahsettiği göçmenliğin batı dünyasının gözünde üçüncü dünyalı olmaktan kurtulamadığı anımsanacaksa, bizim Suriyelilerimiz de hep arafta yaşayacaklar böylece. Büyük bir kısmı için söylenecekse, ne hiçbir zaman anavatanlarına dönecek gücü, cesareti ve rahatlığı bulacaklardır kendilerinde, ne de hiçbir zaman mülteci konuma düştükleri ülkelerin soğukluğundan kurtulacaklardır.

Savaşın travmasını yaşamış, belki de uzun yıllar bunu atlatamayacak bu yaralı ruhlara ev sahipliği yapacağımız yerde vurmak istememiz neyin nesi? 

Böylece başka bir gerçeklikle yüz yüze gelinmiyor mu? Sol, sosyalist, demokrat ve yurtsever kesimlerin böylesi bir durumda enternasyonel düşünme zorunluluğu ortaya çıkmıyor mu? Duyguları bir yana bırakırsak mülteci hukuku karşısında kalplerimizin derinliklerinde saklı insanlığımıza kulak vermek zorunda değil miyiz?  Yine Ortadoğu’nun etnik, inanç, mezhep ya da ideolojik belirlemelerine saplanmadan ve hiçbir ayırıma gitmeden bu kirli savaşın en büyük mağdurları kadınlara ve çocuklara yardım elini uzatmamak anlamına gelen bu tavırlar ne kadar insani? 

Bir yandan Avrupalı faşist-milliyetçilerin ülkelerinde yaşayan göçmenlerin sınır dışı edilmesi için yaptıkları eylemlere öfke bilemek, bir yanda da ülkemizde yaşayan Suriyeli mültecileri aynı gerekçelerle istememek, bizi de Avrupalı, faşist, beyaz ırk mertebesine yükseltmiyor mu?

2014 Temmuz’unda Şengal’den kaçıp Mardin’e gelen Êzîdîler için oluşturulan koordinasyonun içinde aktivist olarak çalışmalara katıldığım zamanlarda mülteciler için şu kanıya varmıştım.  Mülteci konumuna düşmüş bir insanın kısa vadede karşısındakinden beklediği tek şey ilgi, şefkat, birincil derecedeki yaşam ihtiyaçlarının karşılanması, kendisi ile birlikte ailesinin de –çekirdek aile- güvende olduğunu hissetmesi ve başını koyacağı huzurlu bir yastığının olmasıydı. Bir anlamda mültecilik yeni doğan bir bebeğin çevresinde kimlerin olduğuna bakmaksızın, kendisine mama uzatan ele sarılmasıydı.

Başka bir açıdan da bakılacak olursa, örneğin Libyalı birinin İtalya’da vatandaşlık hakkını alması, bu kişinin gözünde İtalya’nın, Libya’ya müdahalesini masum kılmıyor. Keza bir Irak’lının A.B.D’den vatandaşlık hakkı alması da onun gözünde ülkesinin daha da içinden çıkılmaz hal almasına neden olan A.B.D’yi insan sevici göstermiyor. Yine Fransa’dan vatandaşlık hakkını almış bir Cezayirli, Fransa’yı faşist görmekten geri durmuyor. Kim ki başka ülkeyi karıştırmaya kalkmışsa, ondan sonra o ülkenin yurttaşlarına cennetleri de vaat etse masum değildir atık.

Bir ülkede mülteci durumuna düşmüş insanların edindikleri izlenimleri bir yana bırakırsak,  kim olursa olsun, hangi amaçla kullanılacakları iddia edilirse edilsin, solcu, sosyal demokrat, demokrat, sosyalist ve yurtseverlerin yegâne tavrı mülteci hukukunu tanımaktan geçmelidir. Yarın mültecilerin kirli hesaplara alet olacakları kaygısına kapılmadan yanlarında durmak demokrasi güçlerinin ve bu tabanın birincil görevi olmalıdır.

Mülteci olmak zahmetlidir bir iştir. Zor koşullardan, çetin yollardan geçmeyi gerektirir çünkü. Suriye savaşının ortaları sayılacak zamanlarda bir manzaraya şahit olmuştum.

2013 yılının Temmuz ayının bir öğle vakti Nusaybin-Mardin arası İpek yolunda araç ile hareket halindeydik. Qamışlo-Amûdê arasına denk gelecek bir bölgede yola paralel geçen sınır tellerinin bir yerinde 5-6 kişilik insan hareketliliği dikkatimi çekmişti. Belli ki sınırın öte yanında bulunan demir yolunu, mayınlı bölgeyi, sonra sınırın bizim tarafımızdaki telleri geçmişlerdi. Üçüncü ve son tellere gelmişlerdi artık. Dikenli tellerin arasından geçerken, kanatlarını çalılardan kurtarmaya çalışan kuşlar misali panik haldeydiler. Önlerinden geçip uzaklaşmıştık artık. Son bir kez ardıma dönüp baktığımda,  o sıcakta, asfaltı erimiş yollarda, kolları havada, bir zaferi muştular gibi salına salına yürüyorlardı. Demir ağlar iyi ki de böylesi insani bir tasallut ile deliniyordu…

Diyeceğim o ki en çok Suriyeli, Rojavalı, Şengalli konuk eden sınır illerinden biri olan Mardin’de yaşayan bir birey olarak… Yine oturduğum mahallemde onlarla iç içe yaşayan bir birey olarak, evimizde kirada oturan bir Suriyeliye gizliden kira yardımı yapıp babamı kandırdığımız bir birey olarak, bütün kavgalarımıza, tartışmalarımıza ve birbirimize mesafeli bakmalarımıza, çocuklarımızın kafalarını kıran çocuklarına rağmen ve daha birçok şey bir yana vicdanımızı, evrensel değerlerimizi yitirmeyelim…

Sınırların olmadığı, sömürüsüz, sınıfsız, engelsiz ve mayınsız bir dünya için söz vermemiş miydik güneşe? O sebep ırkçı, nefreti körükleyen, militarist, söylemlerden uzak olalım. Emeğin, emekçinin sözüdür bu: “Ekmeğimizi bölersek insanlık büyür, ekmeğimizi bölmezsek insanlık ölür.” Mültecilerin yanında duralım…

Bu yazı toplam 10626 defa okunmuştur