İrfan Sarı

Muhacir iğde kokuları

19 Mayıs 2016 Perşembe 15:11

“…İğde kokusuna tutunmuş gidiyorum.

Hazirana yakın, Mayısın bilmem kaçı…”

Hakkari güneyinden bir minibüsün son koltuğunda yol kıyılarına bakına bakına ilerliyoruz. Toprağı delip yol kıyılarına açan yeşilin gözlerimdeki rezonansı…

Muhteşem bir ana gibi, kutsallığını renklerin bayramına bırakmış toprak.

Dağlar, tören elbisesini giyinmiş.

Hava, güneşin yoğurmalarıyla rüzgarın kollarında özgür uçuşlarda.

Uykudan yeni uyanmış çocuklar gibi, dağ bayır ilerlerken minibüsümüz. Ben de dağlara konuk olmaya başlamış baharın kokusunu, rengini izliyorum son hız. Her anı muazzam bir manzara her anı olağanüstü güzellik taktim ediyor.

Hayatın planından doğanın örgütlülüğüne saplanınca insanın içinde keyifli bir kıpırdama ve yüksek referansı bir mutluluk oluşuyor. Orada kalmak istiyor hep insan. Orada kalıp kötülüklerin üstüne bir çiçek nasıl doğar ve kaba planların inadına nazik ve narin döngünün an be an gelişimine tanık olmak istiyorsunuz.

Yolumuz uzun…

Yol kıyılarında, akarsular, yaprağa durmuş söğütler, çiçeğini dökmüş meyve ağaçları, yeşil yeşil açan çimenler…

Küçük sürüler ve sürülerin içinde kuzular.

Küçük yaşta çoban olmuş çocuklar.

Sürü köpekleri..

Yani ilkbahar günleri kendini mayısın bilmem kaçıncı gününe getirmiş. Haziran yakın.

Kuşlar sarhoş gezinmelerde, kanatlarını rüzgarın akışına bırakmış.

Birden iğde kokusu geldi aklıma.

Gever’den mecburi muhacirlik başlayınca, kıştı. Kar, yolcuların geçişine zorluklar sunuyordu.

Yani kar kokusundan kalmaydık.

Şu baharın güzel nakışlarını görünce, iğde kokusu sarmıştır dedim kendi kendime. Evet, iğde kokusu bulaşmıştır şimdi yıkık, yakık evlerin bahçelerine, parçalanmış sokakların şarapnel ağırlığına sinmiştir şimdi iğde kokusu.

Annelerin bahçelerinde eğer bir bombayla kökünden kopmamış ise meyve ağaçları, şimdi tomurcuklanmış ve meyveye durmuşlardır.

Ama normal bir mevsim yok Gever’de.

Devlet ajanslarının söylediğine göre; bu bahar günlerinde, iğde kokusunun yayıldığı bu günlerde durmadan kan akıyor. Durmadan ölüyor çocuklar. Durmadan çarpışıyorlar. Sokağa çıkmak tehlikeli, barut kokusu kadar azgın tetikler var çünkü.

Anı yaşamak yasak.

Aylar oldu ki; muhacir hasretler içindedir umutlar.

Yarın başka bir gün olabilir.

Ölüm soluklanır belki.

Can çekişmez, umutlu çocukların içindeki oyun heyecanı.

Defterlerine güneşin resmini, dağların ve akarsuların resmini çizerler belki.

Saatler boyunca rüzgarla öpüşmenin resmini boyarlar.

Yolumuzun kıyısında başkaldırmış bahar, ilerliyoruz.

Düş gibi her yer.

Vadilerden akışı coşkulu suların kavuştuğu akarsular kabarmış… Bulanık. Yağmur suları ve kar suları durmaya doğru arınıp, billurlaşacak…

Ve bir yerinde atlar çarpıyor gözlerime. Taylar da var. Özgürlüğün günlerini yaşıyorlar. Sere serpe bir baharda yularsız, dizginsiz..

El sallar gibi geçiyoruz yanlarından.

Onlar kalıyor özgürlüklerine biz ise muhacir bir yolculuğun pencere kenarıyız daha.

Korkuyla…

Endişeyle…

Belirsizlikle…

Çünkü koca ömürleri kavgaya tutuşmuş çocuklarız biz, bir çok ilk baharı olmayan. Şimdi gelip kışlamış ömürlerine kapanmış büyükleriz biz. Muhtemelen mezarı kazılmayacak, yasak yaşamlar gibi.

Yarınları dünlerini unutturacak mı? belirsiz…

Koca bir dev gibi devrilmiş yatan Gever'in enkazını kaldırabilecek miyiz yerinden bilemiyorum. Bilemiyorum, elini tutup ayağa kaldırmaya çalışırsak elimizi tutabilecek mi?

Sorular arasında, minibüsün yara yara geçtiği bahar anlarının arasından ilerliyoruz.

İğde kokusuna sarınıyor, bahar güzelliğine kapanıyorum.

Yol devam ediyor.

Bu yazı toplam 9492 defa okunmuştur