İbrahim Genç

Mısır: Devrim veya darbe

16 Temmuz 2013 Salı 17:20

Dünya ölçeğinde artık adı “Great Middle East Project (Büyük Ortadoğu Projesi)” olarak konulan bir olgu var. Burada “olgu” kelimesi, Ortadoğu ülkeleri üzerinde çoktandır başlayan ve devam edecek olan uzun soluklu süreci ifade ediyor. Çünkü projeye dahil olan ülkelerde görünürde demokrasi, ekonomik geri kalmışlık, insan hakları vb. konularda iyileşme amaçlanırken diğer taraftan enerji kaynaklarının kontrolü, stratejik alanlara yakınlık gibi konularda bir “pazar” kapma mücadelesi sürüp gidiyor. Bu anlayış; İkinci Dünya Savaşı’ndan önce birçok Batı ülkesi tarafından Uzakdoğu, Ortadoğu ve hatta Latin Amerika’da pazar oluşturma ve zenginliklerin Avrupa’ya kaydırılması şeklinde ilerlerken bugün ön planda ABD ve ABD’ye aracılık yapanların eliyle geri kalmış bölgelerdeki çelişkilerin kullanılarak zenginliklerin elde edilmesi şeklinde devam ediyor.

Burada son iki yıldır Tunus’tan başlayıp Basra Körfezi’ne kadar yayılan rejim veya yönetim değişiklikleri de bu projenin birer sonucudur. Son olarak 30 Haziran’da gerçekleşen Mısır’daki durumu da iyice analiz etmek gerekir. Çünkü kendi içinde, meydana gelen olayın bir “darbe” mi yoksa “devrim” mi olduğu tartışması bile teknik açıdan tam tanımlanamıyor. Burada Batılı ülkeler, temel siyasetleri menfaatler üzerine kurulduğu için Mısır’da askerin yönetime el koymasına temkinli yaklaşıp “darbe” demediler. Çünkü Mısır’da oluşacak düzende, projelerini sürdürebilmek için daima ihtiyaç duydukları bir muhatap olması gerekiyor. Buna karşın Mısır’da Hüsnü Mübarek’in devrilmesinde gayet arzulu davranan ve daha sonrasında Mısır ziyaretinde (Eylül 2011) Mısır’a laiklik önerisinde bulunup adeta kendilerinin “ideolojik kuzenleri” (Cengiz Çandar’ın tanımlaması) olarak gördükleri İhvan el-Müslimin başa geçmesine AKP çok sevinmişti. Bu sebeple de bugün Türkiye, Mısır’da olan bitene en net tavrı sergileyip “darbe” diyen sayılı ülkelerdendir.

Mısır’da yaşananların “darbe” mi ya da “devrim” mi olduğu gibi teknik bir tartışmayı Mısırlı arkadaşım Rania ile konuşurken de yaşadım. Ondan Mısır’da olan biteni sorarken “blow (darbe)” kelimesini kullandığımda uzun süre neyi kastettiğimi anlayamadı. Kelimenin türevlerini kullandığımda da aynı şekilde neyi kastettiğimi anlamayan Rania, Mısır’da askerin yönetime el koymasının doğrudan böyle gerçekleşmediğini, bunun öncesinde bir sivil desteğin de oluştuğunu anlatıp durumu “revolution (devrim)” kelimesiyle tanımlıyordu. Rania, Türkiye’deki medyanın durumu tarafsız analiz etmediğinden şikayet ettikten sonra bizim uzaktan algıladığımızdan çok farklı şeyler söyledi.

Rania, Mursi ve Hürriyet Adalet Partisi (HAP)’nin birer kukla olduğunu ve esas yürütme organının “İhvan el-Müslimin” olduğunu belirtip bunun izdüşümünün Türkiye’de AKP ve Erdoğan olduğunu dile getirdi. Rania’ya göre Mısır’daki HAP ile AKP ilişki halinde ve bu iki partinin de görevi; ABD ve İsrail planlarının gerçekleştirilmesi için birer araç olmaktır. Devamında Rania durumu “Onlar (HAP’ı kastederek) menfaatleri için şeytanla bile işbirliğine hazırlar. Halk da onların anayasasına sadece %40 destek verdi. Mısır ordusu, İhvan’ın ABD ile ilişkisini fark etti. Çünkü bu ilişkinin doğurduğu plana göre Mısır, Ortadoğu’da HAP eliyle zayıflatılacaktı. Şimdi ABD, şeytanca planlarını gerçekleştirmek için Mısır’ın yeni yönetimine rüşvet vermeye çalışıyor. Çünkü kendilerinin şeytanca planlarını Mısır ordusu bozdu.” sözleriyle anlatıyordu. Rania, bazı Arap ülkelerinin Mısır’a ekonomik yardımda bulunmasını da Mısır’ın liderlik vasfıyla açıklayıp “Çünkü herkes biliyor ki Mısır düşerse tüm Arap dünyası düşer” tespitini yapıyordu.

Mısır’ı analiz edilmesinde daha temkinli bir üslup kullanan Cengiz Çandar’ın şu sözleri de dikkate değer: “Sokaklardaki 30 milyon Mısırlı ‘darbe taraftarı’ olamaz herhalde? Bunların tümüne yakını, 2011’de Tahrir’i her türlü baskıya karşı koyarak dolduran kitlelerdi. Şimdi, sayıları ikiye katlanmış vaziyette, Mursi’ye karşı, başta Tahrir, Mısır meydanlarını ve sokaklarını doldurdular. Niye? Niye böyle oldu? Cevabını merak etmez misiniz? 2011 Ocak-Şubatı’ndaki üç hafta boyunca da Tahrir’de Müslüman Kardeşler sahaya pek çıkmamıştı. Ya da pek az kez ve pek az sayılarla katılmışlardı. 25 Ocak 2011 sonrasında Müslüman Kardeşler’in iktidarının önünü açan gelişmeler, yine iktidarı Mübarek’ten almış olan Mısır ordusunun ‘Yüksek Askeri Konseyi’nin yönetiminde söz konusu olmuştu. 

Ama hiç kimse Muhammed Mursi’nin ve Müslüman Kardeşler’in iktidarının bir ‘askeri darbe’ sonucunda olduğunu söylemedi. ‘Devrim’in sonucuydu Mursi ve Müslüman Kardeşler’in iktidarı. Mursi’nin iktidardan gitmesi de gelişinden önceki halk hareketinin iki misli büyüklükteki gösterilerin sonucunda oldu. Bu da bir ‘devrim’ sayılmaz mı? Niçin bu, Mursi’nin Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanlığı’na getirdiği General Abdülfettah el-Sisi’nin başını çektiği bir ‘askeri darbe’ olarak niteleniyor? Niçin, 25 Ocak 2011, General Tantavi’nin başını çektiği bir ‘askeri darbe’ olarak nitelenmiyor? Mesele, Hüsnü Mübarek ile Muhammed Mursi arasındaki farktan mı kaynaklanıyor? (Radikal, 05.07.2013)”

Yazımızın başında dediğimiz gibi Ortadoğu’da meydana gelen her olay, diğer ülkeleri de artık yakından ilgilendiriyor. Bu süreçte Ortadoğu ülkeleri hızla kendi demokrasilerini kurmak için çabalamaları zorunludur. Burada Türkiye de Mısır’da meydana gelen halk tepkisinin tetiklediği değişiklikten kendine bir pay çıkaracaktır. Özellikle nasıl ki Türkiye, Suriye politikasında uzun süre Kürtlere karşı kendini konumlandırmasına rağmen başarısızlığını kabullenip Kürt sorunu konusunda adım attıysa aynı şekilde Mursi’nin de başına gelenlerden ders çıkaracaktır. Her şeyden önce Ortadoğu satranç tahtasında Türkiye, adımlarını sağlam atabilmek için artık kendi Kürtlerini tatmin etmesi gerektiğini ve kendi çelişkilerini minimize etmesi gerektiğini daha iyi anlıyor. Dolayısıyla Başbakan Erdoğan artık kabul etmeli ki Ortadoğu’da liderlik rolüne talip olmaya çalışırken Mısır’da ideolojik kuzenlerini başa getirmesine gerek yok. Zaten günden güne Türkiye’nin Araplarla sınırı ortadan kalkıyor. Çünkü dört parçadaki Kürtler, hem Türkiye yurttaşı hem de otonomi kazanan komşuları oluyor. Bu sebeple de Ortadoğu’da etkin olmanın yolu, Kürtlerle eşitlik ve adalet temelinde kurulacak “ortaklık”a dayanıyor.

Bu yazı toplam 4959 defa okunmuştur
azat
 // azat
Darbe hîçbîr zaman meşru olamaz sen darbe yanlisi bîrîsî île konuştmuşsun akp ye olan dûşmanliğıniz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. darbeden en çok kürtler çekmiştir.
biraz okuyun çok sıloganiksiniz...
17 Temmuz 2013 Çarşamba 11:26