İbrahim Genç

Kürt'ü Kürtçe'den ayırma ekonomisi

21 Şubat 2014 Cuma 10:48

Türkiye Cumhuriyeti'nin üzerinde kurulduğu topraklar Kurtuluş savaşı’nın kongreler döneminde birçok etnik ve dini unsurun üzerinde birlik yaşadığı topraklar olarak kabul ediliyordu. Bu birleştirici propagandanın etkisiyle, yüz yıllardır birlikte yaşayan Anadolu halklarının verdiği mücadeleyle zafer kazanılmıştır. Tabii yapılan birleştirici propagandanın dışında gizlenen asıl ittihatçı niyet daha sonra anlaşılacaktı. Öyle ki önceleri Misak-ı Milli sınırlarından bahsedilirken "Türklerin ve Kürtlerin üzerinde yaşadığı topraklar" vurgusu yapılıp Kürtlerin tüm haklarının verileceği beyan edilirken önce Lozan'da siyasi bir hamleyle uluslararası bir boyutta ve daha sonrasında da 1924 anayasasının 88. maddesince "Herkes Türk'tür" denilerek ulusal hukuk nezdinde Kürtler başta olmak üzere diğer halklar yok sayılacak ve onca acılar yaşanacaktı.

Bu dönemde genç cumhuriyet için yaratılacak ulusun temelleri dilsel, tarihsel ve kültürel anlamda atıldığı gibi ekonomik boyutta da çalışmalar yapılmış ve "Türklük"ün diğer halklar için nasıl ekonomik açıdan kârlı bir yapı olduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Özellikle 1925'te Kürt bölgesinde Şeyh Sait öncülüğünde başlayan isyan, rejimin daha sert tedbirler almasına neden olacaktı. Bu anlamda 1912 'de kurulan Türk Ocakları'na daha fazla misyonun yüklenmesi ve her yıl biraz daha hükümet tarafından ekonomik destek verilmesi dikkat çekicidir. Ki Ocak'ın 1926 yılındaki faaliyet raporunda "Türkiye'nin doğusu ve güneydoğusunun Ocaklarımızdan özel bir çaba beklediği açıktır." denilecekti. Bununla birlikte başta Şark Islahat Planı, Dersim raporları, Fevzi Çakmak raporu vb. gibi raporlarla Kürtçe yasaklanacak, ağır cezalar ve yaptırımlar uygulanacak; halkın sindirilip bir an önce Türklüğe evrilmesi için sosyal ve ekonomik tedbirler alınacaktı.

EKONOMİK BAĞLILIK YARATMA

Asimilasyon politikasında karar kılan genç cumhuriyetin yetkilileri, Türklüğün ilk şartı olarak Türkçe konuşmayı gösteriyorlardı. Bu amaçla da diğer halkların dillerinden uzaklaşmaları için onlara dair her türlü özellik aşağılanırken aynı zamanda ekonomik anlamda "Türklük" daha cazip hale getirilmeye çalışılıyordu. Asimilasyon ve inkar politikasının sonuç vermemesi durumunda ekonomik yıldırma, yerinden göçtürme ayrıca bir politika olarak benimsenmişti. Türklerle birlikte nüfusça ikinci büyük etnik unsur oldukları için özellikle Kürtlerin ekonomik olarak rekabetten düşürülmesi amaçlanıyordu. Çünkü Kürt bölgesi ekonomik kalkınma anlamında cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul'dan sonra ilk üçte yer alıyordu. Özellikle bu dönemde Diyarbakır ve Mardin'in önemli ekonomi ve ticaret merkezleri olmasında bölge insanının Irak Kürdistanı ve Suriye Kürdistanı ile yaptığı ticaretin etkili olduğu dile getiriliyor.

Bu anlamda tarihsel veriler ışığında "Osmanlı döneminde Diyarbakır Bölgenin önemli bir ekonomik, kültürel ve bilim merkezi idi. 1927 yılında yapılan Cumhuriyet’in ilk Genel Nüfus Sayımı verilerine göre, Diyarbakır toplam sanayi istihdamı açısından, İstanbul ve Bursa’dan sonra Türkiye’nin 3. büyük kenti. 1972 DPT verilerine göre, Cumhuriyet’in ilk elli yılı sonunda sanayi üretimi açısından 27. sıraya gerileyen Diyarbakır, 2000 yılı itibariyle Türkiye’nin 81 ili içerisinde 54. sıraya kadar gerilemiştir. Diyarbakır’da gerçekleşen bu gerilemenin tek nedeni olarak Kürt sorununu işaret edenler olmaktadır (ki bence de Diyarbakır’daki bu gerilemenin temel nedenlerinden biri Kürt sorunudur). Ancak ek olarak gözden kaçırmamamız gereken bir nokta daha vardır ki, o da, Diyarbakır kadar olmasa da Anadolu’nun birçok başka ilinin de Cumhuriyetin kuruluşunu takiben bir gerileme yaşamış olduğudur." tespiti yapılırken Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası eski başkanı Mehmet Kaya’nın “Diyarbakır 1923’te Türkiye’nin üçüncü büyük ticaret ve sanayi kentiyken, Misak-ı Milli’nin komşularla ticareti yasaklaması sonucunda çöktü. İsmet İnönü’nün raporunda yazılıdır. Mardin’de yılda 130 bin top kumaş işlenirken, bir anda sınır kapatıldığı ve Suriye’yle alışveriş kesildiği için Mardin tekstili üç bin tona düştü. Zaten bölgenin zenginleşmesi hiçbir zaman devletin amacı olmadı. Bölge Cumhuriyet döneminde batıyla, ülkenin batısıyla bile entegrasyonu sağlayamadı. Ayrıca terörle, köy boşaltmalarıyla ve mera yasaklarıyla bölgede hayvancılık da bitti ve bölge çok geri kaldı (Taraf, 22.03.2010).” sözleri dikkat çekicidir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Kürtlerin hayvancılık, tarım ve sınır ticareti üzerinden sahip oldukları ekonomik durum, eğitimin Kürt bölgesinde yaygınlaştırılamaması ve Kürtlerin sahip olduğu feodal alışkanlıklar asimilasyona karşı doğal bir direnç yarattı. Tabii ne yapılması gerektiği konusunda Türk milliyetçilerinin kafası bir hayli karışıktı. Bu kafa karışıklığı "Türk kimdir?" sorusuna cevap aradıklarında ortaya çıktığı gibi Kürt bölgesine yatırım, okul ve yol yapılması konusunda da ortaya çıkabiliyordu. Öyle ki Şark Islahat Planında kız çocuklarının okula gönderilmesi zaruri görülürken, kimi raporlarda ve ifadelerde Kürtlerin eğitimle aydınlanıp bağımsızlık isteyebilecekleri yazılırken Fevzi Çakmak'ın raporunda Doğu'ya yol, okul götürmenin onları uyandırabileceği dile getiriliyordu. Bugün de olduğu gibi geçmişte de her ne kadar Kürt bölgesinin gelişimi ve okullaşma gibi bir amaç yürütülüyor gibi görülse de bunun her zaman makul seviyede tutulmaya çalışıldığını görüyoruz.

DİLE EKONOMİK ŞANTAJ

Bu noktadan hareketle ekonominin Kürtlere karşı bir şantaj aracı olarak kullanıldığı sonucunu çeşitli ifade ve uygulamalardan çıkarabiliyoruz. 1926'da dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Saraçoğlu Kürtlerin politik yapı içinde yer alamayacağını söyledikten sonra "Daha ileri ve daha kültürlü Türkler ile rekabet içinde yaşam mücadelesi vermeye ekonomik olarak uygun olmadıkları için azalıp tükenecekler. Gidebilenler İran ve Irak'a göç edecekler, geri kalanlar ise yalnızca zayıf olanın tutunamaması ilkesine tabi olacaklar" diyordu. Aynı şekilde 1930 yılında İçişleri Bakanlığı valilere gönderdiği gizli bir genelgeyle diğer halkların dillerinin, kültürlerinin aşağılanmasını ve insanların değerlerinden utandırılıp uzaklaştırılmasını isterken "Türkçe konuşmanın ve 'som Türklüğe' mensup olmanın sadece şerefli değil, aynı zamanda kârlı bir iş olduğunu göstermek" amacını güdüyordu.
Türklüğü "kârlı" gösterip Kürt ekonomisini Türk ekonomisine bağlama gayesinin en önemli nedeni bölge halkının ısrarla Kürtçe konuşmak isteyişidir. Çünkü Türk Ocakları Genel Merkezi'ne çeşitli vilayetlerden giden notlarda insanların Türkçe dışında başka diller konuştukları rapor ediliyordu. Bunun üzerine daha önceden dilsel ve kültürel boyutta yapılan tahliller, ekonomik boyutta da yapılmaya başlandı. Mardin delegesi Dr. Cevdet Şakir yaşadığı bölgede Arapçanın neden yaygın olduğunu "Çölün sınırında yer alan Mardin Türk ekonomisiyle değil (Türk lirası orada tedavüle girmekte zorlanmaktadır), Ortadoğu Arap ekonomisiyle bütünleşmiştir” derken Türkçülüğün önemli teorisyenlerinden Yusuf Akçura bu yaklaşımı genelleştirerek "Türkiye'nin doğusundaki dil sorunu doğu bölgelerinin ülkenin geri kalanına ekonomik bakımdan yeterince bağlı olmamasından kaynaklanmaktadır. Ahali alışveriş ilişkilerini daha çok Türkçe konuşmayan komşu ülkelerle yürütmektedir. Bu bölgelerle sağlam ekonomik ilişkiler kurulmazsa yapılacak propaganda boşuna olacaktır; Hükümet doğuda bir ulaşım, özellikle de demiryolu politikası geliştirmelidir. Bendeniz zannediyorum ki, lisan meselesinin en mühim amili, hatta henüz Türkiye Cumhuriyeti'nde bile muhtelif menatıkın iktisaden birbirine merbut olmayışıdır." şeklinde ifade eder.

Bu politikayla Kürtlerin ekonomik olarak tutunabilmesi ve varlık göstermesi için Türkçeye intisap etmesi ve genel Türk ekonomisine tabi olması gerekmektedir. Böylece Kürt bölgesinin geri bıraktırılması ve Kürt bölgesine yapılan yolların da çoğu zaman güvenlik gerekçesiyle yapılması gibi bir uygulamaya geçildi. Ekonominin halk üzerinde nasıl bir şantaj aracı olarak kullanıldığı, insanların ekonomik politikalarla nasıl köleleştirildiği konusunda Abdullah Öcalan'ın durumu formüle eden şu yaklaşımı dikkat çekicidir: "Günümüz Kürdistanı’nda ekonomi tam bir zulüm ve ajanlaştırma aracı olarak kullanılmaktadır. Toplum aç ve işsiz bırakılarak tüm toplumsal niteliklerinden soyunmaya zorlanmakta, Kürtlükten vazgeçirme temelinde iş ve aş sahibi olabileceği belletilmektedir. İyi bir devlet veya şirket çalışanı olabilmek için hakim ulusçuluğun tüm değerlerini özümsemiş olmak temel koşul haline getirilmiştir. Kürtlük, Kürt kimliğinde ısrar gözden düşmeye ve iş olanaklarını yitirmeye yol açmakta, açlık ve yoksulluğun gerekçesi yapılmaya çalışılmaktadır. Kurulan holdingler ve üniversiteler birer Kürtlüğü hiçleştirme merkezi olarak işlevselleştirilmektedir. Barajlar tarihi yerleşim yerlerini, tarım alanlarını, köyleri ve ekolojiyi yutan canavar rolünü oynamaktadır. Kürt olgusuna hizmet edebilecek tüm maddi ve manevi kurumların içi boşaltılmakta, sonra sömürgeleştirilip Kürt özelliklerini yutma araçlarına dönüştürülmektedir. Bunun için her türlü zor ve ekonomik araç (para, iş, pazar, meslek) silah olarak kullanılmaktadır (Özgür Gündem, 28.07.2013)."

[1] François Georgeon, Osmanlı-Türk Modernleşmesi (1900-1930), Çev: Ali Berktay, YKY, Ocak 2009, İstanbul, s. 59

[2] http://www.kalkinmamerkezi.org/kalkinma_raporlari_goster.aspx?krg=4 , 19.10.2013

[3] Vahap Çoşkun, M. Şerif Derince, Nesrin Uçarlar, Dil Yarası: Türkiye’de Eğitimde Anadilinin Kullanılmaması Sorunu ve Kürt Öğrencilerin Deneyimleri, Disa Yay. İstanbul, Ekim 2010

[4] Georgeon, Osmanlı- Türk Modernleşmesi, s. 58-59

 

Bu yazı toplam 5196 defa okunmuştur
işte gerçekler
 // berivan akboğa kılıç
çok yalın kısaca örneklerle anlatılan anlaşılması istenilen bir yazı de haydi tırşıkçılar açın gözlerinizi...
28 Şubat 2014 Cuma 00:58