İbrahim Genç

Kürtler: Zamanı Gelmiş Bir Fikir

29 Ekim 2015 Perşembe 23:48

Devlet dediğimiz kavram her ne kadar soyut bir anlam taşısa da kendi içinde sistemsel bir düzen barındırdığı kesindir. Devlet içindeki bu sistem mekaniği, devlet ile iktidar dengesini sağlayan bir kontrol mekanizmasıdır. Bu mekanizmanın fonksiyonel olmasıyla iktidarlar devleti ele geçiremeyeceği gibi devlet de ilkesel işleyişinden sapmaz. Tabii Türkiye gibi devlet sisteminin gevşek, iktidar yapılarının çelişkilere bağlı olduğu ülkelerde devletin bir siyasal parti denetimine girmesi kolaydır. Bunu anlamak için Türkiye’nin geçmiş 92 yılına bakmanız yeterli olacaktır.

Geldiğimiz süreçte de AKP, başta Kürtlerin desteği olmak üzere birçok mazlum kesimin oyuyla 13 yıllık bir iktidar sahibi oldu. Bunun en önemli nedeni ülkenin geçmiş yıllarda çok kötü yönetilmesi karşısında AKP’nin takındığı reformist tutum ve bol bol dağıttığı umuttu. Tabi kim ne bilsin AKP’nin de güç zehirlenmesi yaşayacağını… Oysa AKP, kendisine yönelik eleştirilerde hep halkın iradesinin tecellisiyle cevap veriyordu. Ama ne hikmet ki 7 Haziran sonrası AKP’nin halk iradesine, ancak kendi lehine bir sonuç ortaya çıktığında saygı duyduğu görüldü.

Nihayetinde Türkiye halklarına 1 Kasım seçimleri dayatıldı. Bu seçim döneminde özellikle HDP’ye yönelik baskılar da artış gösterdi. 20 kadar belediye başkanı görevinden alındı, onlarca gazeteye erişim yasağı geldiği gibi birçoğu kapatıldı, çatışma süreciyle yüzlerce insan hayatını kaybetti, IŞİD elini kolunu sallaya sallaya Ankara’nın göbeğinde 102 can aldı, binlerce insan gözaltına alındı ve yüzlercesi tutuklandı vb… Sanki bunlar kendi dönemlerinde yaşanmıyormuş gibi bir de çıkıp halkı beyaz Toroslarla tehdit etmeye başladılar. Bazı bölgelerde vali, kaymakam ve komutanlar eliyle, hatta müftüler aracılığıyla HDP’li seçmene yönelik baskı ve korkutma çalışmaları yürütüldüğü basına da yansıyor. Ama ne olursa olsun 1 Kasım seçimleri, kendisinde zerre kadar vicdan olanların “tercih”i olacaktır.

Barış yaşatır, savaş öldürür

Türkiye’de öyle bir algı yaratılmaya çalışılıyor ki sanki bunca ölüm ve şiddet olayı çözüm süreci döneminde gerçekleşmiş. Hayır, çözüm süreci belki de yüzlerce hayat kurtardı. Bu sebeple de eksiklik ve yanlışlarına rağmen çözüm süreci devam etmeliydi. Ama görüyoruz ki birilerinin seçim hesaplarıyla çözüm sürecinin buzdolabına kaldırılması bile yüzlerce cana mal oldu. O zaman akıllı olmak lazım, iki dönemi karşılaştırırken mantıklı ifadeler kullanmak ve MHP’nin kuyruğuna takılmamak gerek… Ne var ki AKP bu konuda savruldukça savruluyor…

Bu acıların yaşanmasının bir nedeni de devlet sisteminin kurumsallaşmamasının sonucu olarak her şeyin iktidar tekeline girmesidir. Dolayısıyla çözüm süreci, ne AKP’nin ne de HDP’nin tekelinde bir olaydır. Bu süreç, hukuksal çerçevede devlet sistemi içinde geliştirilen ve bağımsız gözlemcilerle de denetlenen bir olgudur. Tabii Türkiye’de bu olmadı; ama ne olursa olsun, AKP olsa da olmasa da Kürt sorunu çözülecektir. Özellikle çözüm sürecine % 70 oranında destek veren Türkiye halkları bunu gerçekleştirecektir. Ortadoğu ülkelerinde yaşananlardan ders çıkarıp en kötü barışı, en iyi savaşa tercih etmek mecburiyetindeyiz. Çünkü barış yaşatır, savaş öldürür…

Gerçekleri daha çok sevmek lazım

Ortadoğu toplumlarında cehalet ve korkuya bağlı olarak gelişmiş bir itaatkarlıkeğilimi vardır. Dolayısıyla bu itaatkarlık, içsel ve dışsal açıdan benimsenmiş bir saygı içermez. Böyle olduğu için de bir darbe ile başa gelenlerden durulan korku, darbecilerin on yıllarca iktidarda kalmalarına neden olmuştur. Bunu Irak’ta da, Suriye’de de gördük. Türkiye’de de yazılı bir metin olarak yıllardır bu anlayışı darbe anayasasıyla kabul etmekle devam ediyoruz. Bu bir ölçüde öğretilmiş çaresizlik durumudur. Halkın kul ve tebaa olarak görüldüğü yerleşik Ortadoğu kültüründe iktidar sahibinin “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” olduğu yönündeki imge de buradan ortaya çıkmaktadır.

Dolayısıyla bugün Türkiye’de de evrensel değerleri ve demokratik ölçüleri hiçe sayan bir anlayışın gelişebileceğine tanığız. Tüm dünya tek adamlıktan vazgeçerken, bu doğrultuda Ortadoğu ülkeleri bile dönüşürken bizim bu noktaya sürüklenmemiz ancak bir geriye gidiş olarak tanımlanabilir. Bu amaçla da Türkiye’nin önünde büyük riskler ve çelişkiler durmaktadır. Türkiye’de eğer gerçekten demokrasi benimsenirse ve ülkenin en kritik sorunu olan Kürt sorunu çözülüp özgün bir model ortaya konabilirse bu sıkışmadan kurtuluş mümkündür. Aksi takdirde Allah korusun “Suriyeleşme” gibi bir tehlike ile karşı karşıyız. Bu sebeple de mesele AKP ve Sayın Erdoğan değildir. Sırf Cumhurbaşkanı Erdoğan’a duyduğu sempatiden dolayı ülkenin bu gidişatına duyarlılık göstermeyenlerin demokrasi ile problemli oldukları da aşikardır. Oysa açık ve net bir duruş olmalıdır; Aristotales’in dediği gibi “Eflatun’u severim; ama gerçekleri daha çok severim” Siz de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı sevebilirsiniz; ama gerçekleri daha çok sevmeniz lazım…

AKP’nin Rojava Kürtlerine takıntısı

AKP’nin Suriye politikasının başından beri yanlış olduğunu biliyoruz. Bu politikanın da ne Batı bloğundan, ne de Doğu bloğundan destek görmediği de ortadadır. Bu yanlış politikadan dolayı AKP’nin özellikle Cenevre görüşmelerinde takındığı tavırdan dolayı Suriye iç savaşı üç yıl da uzadı. Son aşamada da AKP, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Moskova gezisiyle 2012’de kabul etmediği Cenevre’den çıkan sonuca döndü. Şu aşamada da Türkiye, Suriye krizine diplomatik açıdan müdahil olabilecek hiçbir argümana sahip değil. Türkiye sadece mülteciler üzerinden bu meseleye dahil oluyor. En son da mültecilerin yönünü Avrupa’ya vererek “Bakın beni desteklemezseniz tüm mültecileri sizin başınıza bela ederim” şantajına başvurdu. Ki bunu bir ölçüde de başardı…

Suriye krizinde AKP’nin IŞİD ve Nusra gibi tehlikeli örgütlerle karmaşık bir ilişkisi var. Özellikle Rojava Kürtlerine karşı takınılan sert ve düşmanca politikaya anlam verilemiyor. Tüm dünya barbar ve tecavüzcü çetelere karşı savaşan Rojava Kürtlerine saygı duyarken AKP’liler her gün PYD ve YPG’yi tehdit etmekle meşguller… Oysa PYD, Türkiye’nin tek bir tavuğuna bile “kış” dememiş… Ama ne hikmetse, YPG ne zaman IŞİD’iCerablus’ta vuracağını belirtse AKP tepki gösteriyor. Ki Başbakan Davutoğlu geçenlerde “PYD’yi Suriye’de iki defa vurduk” dedi. Sebep? YPG Fırat’ın batısına geçip IŞİD’i vuracakmış…

Bu konuyla ilgili HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’ın şu açıklamalarını tekrar okumakta fayda var: “Bizim ülkenin başbakanı ne diyor? ‘Fırat geçerseniz iki defa vurduk onları’ diyor. Fırat’ın ötesi dediği de IŞİD var orada. Yani IŞİD’in üzerine giderseniz Türkiye olarak ‘biz sizi vururuz’ diyor. Bende dedim ki senin tapulu arazin değil. Türkiye’nin malı da değil. Hadi burada bize kendi kulun gibi bakıyorsun da Oradaki Kürt’ün sana ne zararı var. Oradaki Arap’ın Ermeni’nin bir araya gelmiş topluluğun sana ne zararı var. Nedir bu düşmanlık IŞİD oradayken tek bir kurşun atmadın. ‘Fırat’ı geçmeyi denerlerse yine vururuz’ diyor. Tarihin bazı dönemlerinde suyun öyle akışı vardır ki engelleyemezsiniz. Su akar ve yatağını bulur. Fırat’ın suyu akacak ve yatağını bulacak. PYD, IŞİD’iCerablus’tan çıkaracak. Fırat’ı da geçecek ve sende Davutoğlu sende öyle bön bön bakacaksın.”

Ve Kürtler… Zamanı gelmiş bir fikir…

Zaman akıyor, devir değişiyor ve Kürtler uyanıyor. Gecikmiş yüz yıllık bir vuslata erişmek için gayret ediyorlar. Ama asla terörize olmadan… Silahların devreden çıkıp siyasetin konuşması için tüm engellemelere ve baskılara rağmen Meclis’in kapısını zorluyorlar. Bunu yaparken tüm ötekileştirilmiş halklara ve inançlara da sahip çıkıyorlar. Kimseye zerreyimiskal düşmanlık beslemeden… Ama ne hikmetse, yıllarca Kürtlere “siyaset yapın” aklı verenler, Kürtler bunu başardıklarında da “Orada dur, siyaseten fazla ilerledin” diyorlar. Buna rağmen HDP, Türkiye için büyük bir şans ve denge unsuru olarak büyüyor.

Demokratik parlamenter sistemin işlemesi için hiçbir partinin baskılanmaması lazım. Hatta mümkünse % 10 darbe ürünü seçim barajı sıfırlanmalıdır. Kürtler de demokrasiye inanmak istiyor, birilerinin koltuk deyneği olmadan akıp yolunu bulmak… Bugün tüm dünya Kürt gerçekliğini gördü ve onları anladı. AKP de anlamak zorunda; çünkü Viktor Hugo’nun da dediği gibi “Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir ordu duramaz.”

Bu yazı toplam 7335 defa okunmuştur