İrfan Sarı

Kürtler için türban

27 Ocak 2008 Pazar

Bu gün resmi otoriteler tarafından kabul edilmiş bir gerçekliğin adını koymak gerekirse o da şudur.

 

Kürtler, Türkiye"de geliştirilen sağcı ve solcu politikalarda yok sayıldılar.

 

Kürtlerin asimilasyonu Türkiye siyasetinde belirgin olarak kendini su yüzüne çıkardığı günden itibaren Kürt aydını tarafından geliştirilen varlık direnişi her seferinde özgürlükleri üzerinden cevaplandırıldı. Bu başlarda Türkiye"de gelişen sol rüzgârın bütün fertlerine şiddetlice uygulandı.

 

Sürgünlerle devrimci, ilerici ve aydın kimlikler yalnızlaştırılmak istendi, bir ağaç gibi kök saldığı topraktan uzak tutularak kurutulmaya çalışıldı ki bu en hafif cezalandırma biçimi olarak da görülebilir. Teknoloji gelişimi öncesi zamanlarda uygulanan bu yaptırım biçimi, dönemi itibarıyla çok yaygın uygulandı ve bu şekilde gelişmekte olan insanca yaşam birliğini oldukça etkiledi. Başlardan beri devrimci hareketin önüne çekilen bu gözdağı birçok devrimci, ilerici ve aydının yaşadığı bölgeden uzak ve yalnız kalmasından dolayı beraberinde bir kırılmayı da getirdiği aşikârdır.

 

Cezaevi ve ceza yasaları ise aydınların bu gün dahi en çok karşı karşıya kaldığı yaptırımdır. “Siyasi cezaevleri” ismiyle tanınan ve bu gün düşüncesi itibarıyla bu cezaevlerinde yatan özgürlüklerinden olmuş on binlerce insandan bahsedebiliriz. Esasen “esir kampları” gibi görebileceğimiz bu yerlerde devletin yapılanmasına yönelik ve bu gün iflas etmiş yönetim biçimlerinin desteklenmesi için görüş ve fikir beyan eden insanların kaldığını da görmek hakikaten akıl sınırlarını zorluyor. Katılımcı şeffaf bir demokrasi istemi bile artık çok kolayca ceza yasalarındaki bentler ve demokrasi güçleri karşısındaki unsurlarca suç olarak kabul edilebiliyor.

 

İçinde Türk aydınlarının da olduğu ama çoğunlukta Kürt siyaset tarihinde ender yetişen siyasetçilerin ve aydınların faili meçhul cinayetlerle yok edilişi ise bütün cumhuriyet tarihinde sıkça karşılaştığımız bir uygulama olarak çıkar karşımıza. Korku ve sindirme yetmezmiş gibi insanları katlederek bastırmaya çalışan bu modelin adına “derin devlet” denilmesi de ayrıca şaşkınlık ifadesidir. Nasıl oluyor da toplumun bütün kesimlerince tanınan ve sokağın başında katledilen bu değerlerin katilleri bulunamıyor ve bu bulunamayan cinayet şebekelerinin adına demokratik hukuk ülkesinde “faili meçhul” cinayet denilerek geçiştiriliyordu. Bu gün dahi tozlu raflardaki bu dosyaların araştırılmaması kaygıları kışkırtıyor.

 

Buradan bakılınca çözülmek istenmeyen bir hava sezinleyebilir insan.

 

Bu çözümsüzlükler dururken ve Kürt gerçekliği dünkü sıcaklığı ile gözlerimizin önündeyken suni gündem olan türbanın anayasaca güvence altına alınması gibi bir girişimde bulunan AKP-MHP ikilisinin tarih sahnesindeki gerçek yüzlerini görmek ne kadar kolaylaştı.

 

Evet, Kürtlerin demokratik taleplerinin her gün biber gazıyla, şiddetle, cezaevleriyle cevap bulduğu bu günlerde böylesi bir yapay meselenin “siyasi” diye adlandırılması ise Kürt meselesine yaklaşımın samimiyetsizliğini ortaya koymaktadır.

 

Türkiye hükümetleri uzun yıllardır icat ettiği bu suni meseleye anayasanın maddeleriyle değil vicdanlarıyla fevkalade çözüm getirebilirler. Halkın bir kesimi başını örtmek ve bu görünümle üniversitelere girmek istiyorsa çok rahatlıkla bu istemlerini yerine getirebilirler. Çünkü “devlet esasen halk için vardır ve halk var olduğu için devlet vardır” gerçekliğinden yola çıkarsak, türbanı son derece masum bir istem olarak görmek gerekir. Bunun arkasından irticai ve dini bir devlet biçimi gelir kaygıları yersizdir.

 

Nasıl ki Kürtlerin ana dilde eğitim ve kültürel haklarının anayasada güvence altına alınmasına bir kesimce “Kürdistan” gelir deniyorsa bu da bunun bir benzeri paranoyadır.

 

Elbette ki; Kürt meselesi ile türban birbirine benzer değildir. Aslında biri birinin çok uzağındadırlar. Fakat son yıllarda özellikle üniversiteler de  “ana dil” istemi ve “türban” okuldan uzaklaştırılma sebebi oldu. Devletin yönetimine gelecek bu genç beyinlerin “yılanın başı küçükken ezilir” anlayışıyla karşılaşması bir benzeşim ihtiva ediyor.

 

Ancak birinin halk gerçekliği olduğu diğerinin ise farklı kesimlerce istenilen bir giyim tarzı olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Ve Kürtler önce kimliğine diline olan bağlılıklarını haykırmalıdırlar bu paralelde.

 

“Siyasi bir simgedir” deyiminin Kürtler için ifadesi bilinmelidir.

 

Türban kadar önemsenmeyen “Kürt meselesi” çözüme kavuşunca Türkiye"de böylesi suni gündemlerin yaratılması için kimseler kurgularını bu kadar rahat sokağın diline taşıyamayacaktır. Çünkü birbirine düşman edilen ve birinin adına “bölücü” diğerinin adına “milliyetçi” denilen halklar olmayacak dolayısıyla bu bulanık havadan beslenen böylesi suni gündemlerde hiç kalacak.

Bu yazı toplam 10227 defa okunmuştur
boyun eğme
 // sinan acer
insanlık tarihinden beri insanı canından bezdiren türban meselesine ne gerek var. Sonuçta sözde demokrasi var türküyede ama bunları göz bulunduran hiç kimse yok.Eyer bunlara karşı çıkıyorsanız bırakın halk nasıl giyinmek istiyorsa öyle giyinsin.Herkes istediği gibi dinini yaşasın.ama;ne uyazık ki biz bunlara boyun eğiyoruz....
06 Şubat 2008 Çarşamba 17:47
İnsani Duruş Olmadan Asla...
 // idris BATEİ
Merhabalar...Değerli yazar İrfan Bey,hasbelkader yazınıza baktım.Yazıyı okudum ve çok önemsedim,hassas noktalara dikkat çemişsiniz,tabiki olumlu-olumsuz eleştirilerek katkıda bulunulacak ciddi bir kanuda kaleme alınmış bu yazıya benim değe lendirmemde bir nevi özeleştiri olacak. söyleyeceğim tek bir cümle var:Biz ezilen halklar,asıl insani dik duruşumuzla,yani bütün insai hakları ; düşmanımız için olsa dahi samimi ve yürekten arzu etmedikçe bu bulanık havalar hep olacak ve bundan da nemalananlar başımızdan hiç eksik olmayacaklar,dolayısıyla elimizdaki tek silah,kişiliğimize yakışır, tutarlı bir duruşla,insani olan tüm hakları savunmak ve insani olmayan tüm oygulamalara karşı tavır almaktır;sizin de vurguladığınız gibi olaylar, bir şeylere bahane gösteriliyor ve insanın en temel hakları elinden alınabiliyor.Ör:Kürtler, anadilini savunmasınlar,kunuşmasınlar yaksa devletleşirler ve başımıza bela olurlar veya dindarlar,türbanlılar,okuyup yüksek yerlere gelmesinler yoksa rejim yıkılır veya Aleviler vs. bu anlayış insani değildir ve bu insani olmayan anlayışa da ezilen her kesten ortak insani tepkinin sesi,bir olmalı yoksa mazlumların bireysel insani tepkileri,zalimlerin zülmüne "cansuyu" olmaktan başka bir işe yaramayacaktır.Zalimlere karşı, insani tepkilerimizi her alanda, hiç kimsenin halkın,mezhebin ve fırkanın ezilmemesi için,sağımıza solumuza bakmadan zülmün; nerden,nasıl ne zaman ve kimden geldiğine hiç bakmadan karşı çıkacak dik bir duruşa sahip olmalıyız ki mazlumiyetimiz de zalimlerin değirmenine su taşımasın.Kunuya yaklaşımınız çok isabetli ve yerinde olmuş;fakat ortak duruşa teşvik sanki yetersiz kalmış... Ne mutluki; her yerde,her zaman, işkenceye,zülme karşı dik duranlara......
01 Şubat 2008 Cuma 14:59
özgurlukler...
 // hak...
bu devlette musluman olmak suc kürt olmak suc maalesef...Allah'ın emrı olan ortunmeyı yasaklayanlar elbet bır gun toprak olacaklardır ve o zaman makam veya mevkılerının ne anlam tasıdıgını anlayacaklardır...Allah mazlumun yanındadır......
31 Ocak 2008 Perşembe 22:02