İbrahim Genç

Kürtler hızla uluslaşırken AKP ve HDP’nin tavrı

13 Aralık 2014 Cumartesi 10:12

Türkiye’de yıllardan bu süregelen sorunlara yönelik tartışmaların yüzeysel kalması ve süreçlerin bir yol haritasına bağlanmaması halk nezdinde sabrın tükenmesine neden oluyor. Çünkü AKP iktidarının seçimden seçime adeta umut tacirliğine soyunup halkı bir beklenti içine soktuktan sonra hayal kırıklığı yaratması ciddi bir güven bunalımını besliyor. Özellikle Kürt sorunu (Ki Türkiye’nin tavrından dolayı Kobanê ve petrol anlaşmaları üzerinden de Irak Kürdistanı’nın buna dahil olmasıyla “Kürdistan sorunu” diyebiliriz) konusunda AKP’nin birkaç yıldan beri “Kürt açılımı” ve “Milli birlik projesi” adlarla giriştiği tüm işleri eline yüzüne bulaştırdığıne herkes şahit oldu. Şimdi de Ocak 2013’ten beri inişli çıkışlı bir gelişim sergileyen bir süreç işliyor. Halk içinde adı “Çözüm süreci” ya da “Barış süreci” olan bu yeni evreyi devlet resmi anlamda “Terörün sonlandırılması” olarak görüyor. Dolayısıyla hem Kürtlere yapılan zulüm ve haksızlıklar kabul ediliyor hem de buna karşı yapılan meşru savunma hakkını terörize ediyor.

Süreçte Kürt halkını görmek

Bununla birlikte bir diğer nokta “devlet” ve “AKP” arasındaki yaklaşım farklarıdır. Edindiğimiz izlenime göre aslında İmralı ve Devlet heyeti arasında (Ki Oslo’da da öyleydi) karşılıklı bir anlaşma söz konusu; ama Kürt tarafı ile AKP arasında ise bundan bahsedemiyoruz. Peki buradan sürecin bir devlet projesi olduğunu mu söyleyeceğiz? AKP iktidarının her şeyi kontrol altında tutmak isteyen yaklaşımına bakılırsa sürecin üzerinde siyasi iktidar erkinin bir belirleyiciliği var. Burada eğer MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın Kürt tarafıyla vardığı bir mütabakat varsa AKP’nin bunu kabul etmesi için ikna çalışmaları yapması beklenebilir. Ama şu bir gerçek ki yol haritasının halktan saklanması, ülkenin batısında “bölünme” paranoyasını beslerken ülkenin doğusunda ise “oylama-aldatma” düşüncesini güçlendiriyor. HDP de seçmenindeki bu rahatsızlığı fark etmiş olmalı ki görüşmelerin halka açıklanmasını ve yol haritasının halkla paylaşılmasını talep ediyor. Çünkü belli bir zaman sonra en iyi çözüm projesinin bile halk nezdinde bir karşılığı kalmayabilir.

Burada özellikle merak edilen sorular var: Mademki  devletin Kürtlere yıllarca yaptığı baskı ve haksızlıklar kabul edildi, o zaman neden samimi bir yüzleşmeden ve mağdurlara yönelik bir iyileştirmeden bahsedilmiyor? Kürtlerin anadilinde eğitim talebi temel bir talep iken bu konuda neden bir iyi niyet göremiyoruz? Eğer yeni bir Türkiye’den bahsedeceksek o zaman neden Kürt siyasetine bakış hâlâ “eski Türkiye”nin bakışıyla aynı? Bu soruları çoğaltabiliriz. Ki Kürt halkı; cezaevlerindeki tutsaklardan tutun tüm ulusal haklar, Kobanê, Kürt coğrafyasının iyileştirilmesi vb. konularda bazen eleştirilerde bulunuyor, bazen de çözüm sürecini “İçi boş, aldatma, oylama” olarak değerlendiriyor. Bu anlamda Kürtlerin eleştirileri HDP dahil olmak üzere tüm taraflara yönelik eleştiriler taşıyor Burada, Haziran’da Lice olayları sırasında gittiğim Lice’ede orta yaşlı bir Licelinin “Evet, biz artık eski Kürt değiliz; hem devlet hem de Kürt siyaseti konusunda. Toplum gördüğü yanlışlığı eleştiriyor” deyişi aklıma geliyor.

Siyaset, uluslaşma hızına yetişmeli

Gelişen teknolojiyle insanların bilgiye hızlı erişimi onu doğrudan her gelişmenin bir parçası yapıyor. Özellikle bu yüzyılda ulusların gelişimi büyük bir hızla ilerliyor. Dolayısıyla buradan Kürtlerin gaspedilen haklarının iadesi ve Kürt siyasetinin Kürtleri temsili noktasında büyük bir beklenti var. Geçmişte “Kürtler bir hak elde ettiklerinde bir diğerini istiyorlar” diyen Türk siyaseti bu sebeple çok sert bir tutum almıştı. Bu da beraberinde Kürtlerin talepleri konusunda çıtanın yükselmesine neden oluyordu. Bugün de eğer Kürtlerin tüm ulusal değerleri göz önüne alınmayıp sorunu ancak yamalayan bir tutum sergilenirse Kürtler özerklik dahil birçok şeyi reddedip bağımsızlıkçı bir noktaya (Ki bu her halkın en doğal hakkıdır) geleceklerdir. Tabii AKP farkında değil ama Kürtlerde inanılmaz bir hızla bir uluslaşma yaşanıyor. AKP, Kürtlerin en asgari taleplerine karşı bile oylama taktiklerine başvurup süreci uzattıkça ileride bugünleri arayacaktır. Dolayısıyla AKP, Kürtlerin uluslaşma hızını hesaba katıp ona göre davranmalıdır.

DBP’ye dikkat

Aynı şekilde Kürt siyasi hareketi de temsil ettiği Kürt halkının bu modern çağda kaydettiği ilerlemeyi dikkate alan bir politika geliştirmelidir. Tabii  arzulanan şey, tüm halkların bir arada demokratik bir yönetim içinde birlikte yaşamasıdır. Özellikle Kürtler arasındaki çelişkiler düşünüldüğünde tek taraflı bir yönetimin  (tekçi, muhafazakar, ideolojik, aşırı ulusçu) çare olmayacağı aşikar. Ama buna rağmen Kürt sorununun esasında Kürtlerin ulusal değerlerinin gaspedilmesi olduğunu unutamayız. İşte tam da bu noktada Kürtlerde gelişen uluslaşma hızı, Kürt siyaseti tarafından görülüp sürecin içinde belirgin olarak önplana çıkarılmalıdır. Aslında bunun Kürt siyaseti tarafından fark edilip çözümler üretildiğini düşünüyorum. Tabii bölgede meydana gelen hızlı gelişmelerden dolayı HDP bunu halka anlatma şansı bulamadı. Özellikle HDP ve DBP atılımı, tam da işaret ettiğim eleştirilere cevap veriyor. Kürt halkı, ulusal taleplerinin çözüm sürecinin neresinde olduğunu sorguladıklarında bunun cevabını DBP’de bulacaklardır. Çünkü DBP, yetiştirdiği kadrolarla ileriki süreçte Kürtlerin uluslaşma trenini sahipleneceği Kürdistanî bir duruşla yakalayacaktır. Burada DBP’ye Kürtler şans vermelidir. Çünkü dört bir taraftan Kürtler ve Kürt siyaseti saldırıya uğrarken birçok merkezde DBP ancak bu  son bir ayda yönetimlerini belirleyebildi.

Kürtçeyi gündeme sokmak lazım

Buradan özellikle benim için en temel ve hassas konu olan Kürtçeye değinerek yazımı bitirmek istiyorum . HDP’den bir danışman arkadaşımın da bana söylediği  gibi “Biz Kürtçemizi kaybettikten sonra Kürdistan kurulsa bile ne fayda!” Bu sebeple Kürt siyasetinin diğer konulardan bağımsız bir dil politikası olması gerekir. Bu dil politikası gereği, yakın ve uzun vadede Kürdistan coğrafyasında dil kapsamında yapılacak panel, konferans ve söyleşiler belirlenir. Bunun yanında özellikle bugün işleyen süreç ve devletin tavrındaki değişimden dolayı Kürtler, büyük bedellerle elde ettikleri kazanımları aşırı bir sahiplenmeyle “de facto” bir şekilde durumu kendi lehine çevirmelidir. Bu sebeple de ben, en azından anadilinde eğitimi elde edene kadar devlet okullarının Kürtleştirilmesi için okulların 5, 6, 7 ve 8. Sınıflarındaki seçmeli Kürtçe derslerinin sahiplenilmesi gerektiğini ısrarla savunuyorum. Son söz olarak; bugünlerde hazır Osmanlıca tartışmaları varken burada bizim yapmamız gereken şey, Osmanlıcaya aşırı bir tepki vermek yerine aşırı derecede Kürtçeye sahip çıkıp anadilde eğitimi gündeme getirmek olmalı. Çünkü Osmanlıca, anadilinde eğitimin bir alternatifi değildir.

Bu yazı toplam 7851 defa okunmuştur