İbrahim Genç

Kürt sorununda bıktıran nakarat

13 Mayıs 2012 Pazar 17:55

Türkiye’de toplumun her kesimini ilgilendirdiği için Kürt sorununun çözülmesi gerektiği noktasında tartışmalar yoğunlaşıyor. Bu tartışmaların büyük çoğunluğu merkezden oryantalist bir bakış açısıyla yapıldığı gibi, bazı çevrelerin bilinçli olarak sorunu özünden koparma gayreti de içerebilmektedir. Bu sebeple de sorunun çözümü noktasında birkaç yıl öncesinde “ileri” sayılabilecek adımlar atılırken bugün çözümden baya uzaklaşmış bulunmaktayız. Önceleri “iyi şeyler olacak” ile başlayan olumlu hava, birden yerini tutuklamalara ve ölümlere bırakabiliyor. Bu da beraberinde Hükümet’in bir planı olmadığı ve/ya samimi olmadığı tartışmalarını beraberinde getirdi.

Yakında zamanda yapılan tartışmalar Hükümet’in yeni stratejisi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu yeni strateji her ne kadar “Siyasetle müzakere, terörle mücadele” şeklinde formüle edilse de özünde bunun asla “yeni” sayılamayacağı açıktır. Hatta “yeni” olarak lense edilmeye çalışılan bu strateji, eskinin tekrarından başka bir şey değildir. Kürt sorunu bağlamında “yeni” denebilecek ve çözüm yolunda atılan en somut adım Ekim 2009’da Mahmur ve Kandil’den gelişlerdi. Fakat zamanla bu olumlu hava da dağılmış ve gelen barış elçilerinin kimi tekrar geri dönmek zorunda kalmış, 13 kişi hakkında da tutuklama kararı çıkmıştı. Bununla birlikte Kürt siyaseti ağır markaja alınmış ve binlerle ifade edilen yöneticisi KCK bağlamında tutuklanmıştır. Öyle ki bu tutuklama furyası gazeteci-yazarlara, akademisyenlere, avukatlara kadar uzanmıştı.

SORUNUN NERESİNDEYİZ?

Yıllarca süren acılardan sonra Kürt sorununda geldiğimiz nokta, devlet tarafından sorunun kabul edilmesidir. Toplum açısından ise kavramlaşan “Kürt sorunu” algısının inkar edilemeyecek boyutta tartışma olanağı bulmasıdır. Buna rağmen devletin sorunu bütünlüklü görmek isteyemeyen tutumundan dolayı sorunun çözümü noktasında bir kısırdöngü var. Bu kısırdöngünün nedeni de sorunun hem kabul edilmesi hem de pratikte soruna çözüm olarak hâlâ “ekonomik, terör, güvenlik” açısından bakılmasıdır. Dolayısıyla eskinin yaklaşımına sadece “Kürt sorunu” kabulü eklenerek yola devam edilmektedir. Bu sebepledir ki Başbakan Erdoğan “muhatabımız millettir” derken muhatap aldığı “millet”e ekonomik yatırımlar sözü verirken beri tarafta “terör ve güvenlik” konseptini de “millet”ten saymadığı Kürt siyasal örgütlenmesine uyguluyor.

Bugün Kürt sorunu olarak kavramlaşan sorunun nedenleri ve bu sorunun sonucunda ortaya çıkan PKK hem iç içe kabul ediliyor hem de ikisi birbirinden ayrı tutularak bir çözüm düşünülüyor. Özellikle Oslo görüşmeleriyle somut olarak çözüme dahil edilmeye çalışılan PKK, sonrasında adeta Hükümet’e sihirli bir elin değmesiyle dışlanmaya başlandı. Sadece PKK değil, bunun yanında Meclis’te yer alan BDP de süreçten dışlandı. Tam press olarak nitelendirilebileceği gibi PKK’ye yönelik operasyonlar yoğunlaştırılıp örgüte nefes aldırılmaması için çabalanırken diğer tarafta da Kürt siyasetini bertaraf etmek amacıyla KCK tutuklamalarıyla binlerle ifade edilen Kürt siyasetçi ve yönetici tutuklandı.

MUHATAP KİM?

Aslına bakılırsa muhatabın kim(ler) olacağını başta Hükümet olmak üzere herkes biliyor. Ama Türkiye’de terk edilemeyen eski zihniyet ve susmayan silahlardan dolayı ortaya çıkan güven sorunundan dolayı kısır bir inatlaşma söz konusu. Bu sebeple de devlet aklı, Kürt siyasal örgütlenmesinin dizginlenmesine yönelik stratejilere ağırlık veriyor. Öyle ki Bağımsız Milletvekili Ahmet Türk’ün polis tarafından yumruklanması, Kürt çocuklarına yönelik uygulamalar, seçilmişlerin tutuklanması, BDP’nin Meclis’teki varlığı, Newroz’un 21 Mart dışında kutlanmasının yasaklanması gibi demokrasiyle bağdaşmayan pratikler karşısında Hükümet’in tavrı hep olumsuz oldu.

Bu anlamda Erol Kurubaş’ın RadikalİKİ’deki yazısında “PKK Kürt siyasetinin belki en önemli ve aktif temsilcisi (29.04.2012).” derken diğer taraftan Kürt sorunun çözümünde Kürt aktörleri dışta bırakması bir çelişkidir. Dünyanın birçok yerinde benzer sorunların çözümünde bir kesimi terörle bağdaştırarak dışarıda bırakmakla sorunlar çözülmemiştir. Sayın Kurubaş, Kürt sorununun muhataplık noktasında siyasi aktörler üzerinden tartışılmasını “stratejik hata” olarak değerlendirirken bunun nedeni olarak “Kandil’in ya da Diyarbakır’ın etkisi altında kalmaktan kaynaklanıyor.” diyor. Diyarbakır’ı Kürt ulusal bilincinin ve BDP’nin merkezi olarak düşündüğümüzde burada da Başbakan Erdoğan’ın sözünü ettiği “millet”e varırız. Bu millet ki siyasal bilinci olmadığı için siyasal temsilciye gerek duymayan, kolayca yönlendirilebilir, her şeyle yetinebilen AKP Kürtleri midir?

Sonuç olarak söylemek gerekirse; ülkenin bir yarısında operasyonlar sürerken, Kürt siyasetine yönelik tutuklamalar devam ederken, Roboski katliamı hâlâ ortada dururken, ifade hürriyeti kısıtlanırken Kürt sorununun bir çözüm trendine binmesi kolay görünmüyor. Bununla birlikte Kürtlerin en temel istemleri olan ana dilde eğitim, anayasal güvence, statü, genel bir siyasi af gibi konularda en ufak bir iyimser yaklaşım yokken sorunun çözümü uzak görülmektedir. Bütün bu olumsuz havayı Anayasa Uzlaşı Komisyonu yeni anayasa çalışmalarıyla dağıtacak mı bekleyip göreceğiz.

Bu yazı toplam 4247 defa okunmuştur
muhatap
 // mali
Madem PKK ile muhatap olmak istemiyor devlet, o zaman yapsın bir plebisit insanlara sorsun kürt devleti istiyor mu diye? PKK ile muhatap olmak istemiyorsa, yapması gereken budur. Hiç eğip bükmeye gerek yok....
14 Mayıs 2012 Pazartesi 13:11