Ümit Yazıcıoğlu

Kürt sorunu Mecliste Tartışılırken

11 Kasım 2009 Çarşamba 16:57

Türkiye'nin en önemli sorununu olan Kürt meselesini, TBMM'de konuşmaktan daha doğal, daha demokratik bir şey olamaz.

Türkiye, ilk kez 10 Kasım 2009'da, yasama organında, milletvekilleriyle "demokratik açılım"ı, yani "Kürt meselesi"ni tartıştı. Parlemento Mustafa Kemal'in 'yurtta sulh, cihanda sulh' düşüncesini ülkede hayata geçirmek için Kürt sorunu, siyasi imkânlarla ve demokratik zeminde nasıl çözülür, onu değerlendiriyor.

Mustafa Kemal'in "yurtta sulh, cihanda sulh" düşüncesini hayata geçirmeye çalışan Erdoğan hükümetinin gayretlerinin desteklenmesi gerekirken. CHP ve MHP muhalefeti bu konuda hernehikmetse genel kurulda şık olmayan bir tavır takındı.

Muhalefet, görüşmenin 10 Kasım’a denk getirilmesini, “Atatürk’e meydan okuma, cumhuriyetten rövanş alma” diye değerlendiriyor.

Kanaatimce CHP ve MHP muhalefeti bu konuda yanılıyorlar. Akşam geç saatlere kadar tartışma, hakaret, kürsüye yürüme ve sık sık verilen aralarla zorlukla tamamlandı. Konuşmaların ardından, “Demokratik açılım” konusunda verilen genel görüşme önergesi kabul edildi.

Başbakan Erdogan'ın da belirttiği gibi, 10 Kasım 2009'daki „parlamentodaki bu tabloları ben Türk demokrasisi adına çok çirkin buldum“. 

Kürt sorunu mecliste tartışılırken muhalefetin attığı yanlış adımlarla parlementonun içine düşürüldüğü vahim durum, ülkemiz açısından çok acı.

Ülkenin uluslararası arenadaki itibarını zedeliyor.

Dün öyle bir hava genel kurulda estirdilerki, usul tartışmalarının, esasın önüne geçmesi yönünde bir tartışma çıktı. Üzülmemek elde değil. Dolayısıyla altını çizerek vurgulamamız gerekir: Başbakan dünkü görüşlerinde çok haklı. "Genel Kurul’da ortaya çıkan tablo aslında Parlamento İçtüzüğüyle hiç uyumlu olmayan, tamamen bir istismar tablosunun orada tecelli etmesidir“.

Aslında çoğulcu demokratik rejimlerde muhalefetin görevi sadece iktidarı eleştirmek olmamalıdır. Muhalefetin en önemli görevi  toplumsal sorunları çözmeye yönelik görüş ve önerilerini kamuoyuna sunmaktır. Lakin ülkemizdeki muhalefet bunu beceremiyor.

Siyasette risk alınır.

Evet 'riskli' görünen konularda muhalefetin eleştirel tavır alması siyaseten anlaşılabilir. Fakat anlaşılmayan, üstlenilen riskin hesaba-kitaba gelmemesidir. Dolayısıyla hem MHP´li parlementerlere hemde CHP´li mebuslara sormak gerekir?

Eğer hükümetin açılımları hür dünyanın gittiği istikamete uygun adımlarsa; bu sebeple de bu demokratik açılımın başarısızlığa uğraması neredeyse imkânsız ise? Böyle bir durumda 'çağın ruhu'nu kavrayamamak her iki siyasi parti için katlanılamaz bir risk haline dönüşebilmezmi?
 
Bu arda Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz'ın açıklamasına gelince: Kendisine saygı duyduğum Cevdet bey, diyor ki, "Ben Zaza kökenli Kürtlerdenim. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bakanıyım. Türkiye’de gerçekten ayrımcılık olsa buralara gelemezdim. Bu ülkede kim emek harcarsa, kim ter dökerse, kim gerçekten çaba sarf ederse her yere gelebilir. Böyle de bir ülkemiz var. Bu ülkenin eşit, aynı hakka hukuka sahip insanlarıyız. Herkesin farklı etnik kökeni olabilir. Ben hiç ayrımcılığa uğramadım ve hissetmedim.”

Bence Cevdet Yılmaz bey bu açıklamasında çok yanılıyor.

Benim tecrübem ondan çok farklı. Hemen hemen bütün dünyayı dolaştım. 80 cuntasından beri Avrupa'da yaşıyorum, birtane Kürt kökenli Diplomat, Büyükelçi falan Türk sefaretlerinde bugüne kadar görmedim. Tıllolu Hikmet Çetin bile Dışişleri Bakanı oldu, ama Kürt kökenli bir Vatandaşımızı Büyükelçi veya Diplomat statüsünde sefaretlerden herhangi birisine atayamadı.

Ayrıca Bingöl, Diyarbakır, Van, Agrı, Hakkari, Dersim, v.b. illerimiz Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Kürt kökenli bir Vali yüzü görmemişlerdir.

Eğer ayrımcılığa uğramadıksa bu iki kısa örneğin sebebini bana Cevdet bey açıklarlarsa, memnun olurum.

Kendileri iyice biliyorlardır ki siyaseten bakan olmak, bürokrat olmak anlamına gelmez. Bizler bütün bakanlarımızla gurur duymak istiyoruz. Dolayısyla Kürtlerin köy korucusu değil, bürokrat olmasını, sizin gibi bakan olamasını barış içerisinde kardeşce yaşamalarını arzu ediyoruz.

Diğer bir konu darbe teşebbüsçüleri.

Erdoğan’ın “Bir askeri müdahale halinde ben şapkamı alıp gitmem, gereğini yaparım, müdahaleyi yapanları emekliye sevk ederim” sözü çok isabetli bir sözdür.

AK Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK), Genel Başkan ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında bugün toplandı. Bu konuyu bu toplantıda değerlendirdiklerini ve tavırlarını hükümet olarak yakında kamuoyuyla paylaşacaklarına inanıyorum.

Darbe teşebbüscülerinin görevlerine onların rütbe ve makamları ne olursa olsun, hemen son verilmelidir, diye düşünüyorum. 

Bugün Başbakan'ın yetkileri bende olsa Genelkurmay Başkanı’ndan gereğini yapmasını beklemek yerine, onu derhal görevden alırdım.

Turgut Özala'a sığınarak merhumu bu konuda referans göstermek yanlıştır,  çünkü Özal askeri cuntaya onay veren cuntanın bakanlığını yapmış olan bir siyasetçiydi. O nedenle onun tavırının ne olacağını görmektense, onun hangi tavır içerisinde bakan olduğunu unutmamak gerekir.

Bu yazı toplam 6118 defa okunmuştur
Büyük Kürdistan
 // Mesut Toraman
Hocam, artik cinleri şişeye sokmak nasihatle, kolay olmayacak. “Açılımın” sonunda, “Büyük Kürdistan” var!...
25 Kasım 2009 Çarşamba 00:24
Büyük Oyunun alametleri
 // Zerrin ÖZ
Çoktandır, bu büyük tehlikenin, “Büyük Oyunun” alametleri vardı. Ama son olarak İzmir’de DTP konvoyuna karşı, halk tarafından gösterilen organize olmayan tepki, yaklaşan tehlikeyi açıkça gösterdi...
DTP Genel Başkanı Ahmet (neden-nasıl) “Türk”, hem suçlu hem de güçlü; aba altından sopa gösteriyor; diğer bölgelerde de “farklı hassasiyetler” olabileceğini, yani orada çalışma yapacak siyasi partilerin de bu sefer farklı durumlarla karşı karşıya kalabileceğini “ihtar” ediyor! Tehdit ediyor: “Baykal ve Bahçeli Kürtlerin çoğunlukta oldukları yerlere gittiklerinde, onlara karşı saldırı yapılacak!”...
25 Kasım 2009 Çarşamba 00:21
Gün gelmiş vatan sağ olsun
 // Bugra ÖZTÜRKOĞLU
Ulan Melle Ahmede Esfendıarı. Bilki. Bin yıldır bu topraklarda var olan Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti bundan sonra da "sonsuza kadar var olmaya" devam edecektir; çünkü, onun temsilcisi olan ve gün gelmiş vatan için göz yaşı dökmüşlerin, gün gelmiş vatan sağ olsun diyerek gözyaşını içine akıtmışların sadece varlıklı olmak için değil, Devlet ve Milleti ile var olma davasının kırk yıldır adı olan Ülkücü Hareket ve siyasi kadroları dimdik ayaktadır...
21 Kasım 2009 Cumartesi 22:58