Özgür Amed

Kürdün Sosyal Medya ile Sınavı

16 Şubat 2012 Perşembe 12:41

“Topraklarımızda dişe dokunur bir şey söylemeksizin gevezelik eden pek çok canlının yanı sıra, sessizce konuşan pek çok ölü bulunmaktadır.” (E. Galeano)

***

Jesse James 35 yaşında öldü. 

Ömrünün baharında adresi belli bir kurşunla gitmese, belki adını daha sık duyar olacaktık. Amerika İç Savaş’ından günümüze Konfederasyoncular tarafından adının anılması boşuna değildir. Ölümü çok trajiktir.

Çünkü ölümünün nasıl ve kimin elinden olacağını biliyordu.

Silahını bırakıp duvarda tozlanmış resmi temizlemek için sandalyeye çıkması ile yere yığılması bir oldu. Adamlarından biri olan Robert Ford onu arkadan vurmuştu. Bölgenin valisi ile işbirliği yapmış, belli bir miktara anlaşmış ve fırsatı yakalayınca da kurşunu sıkmıştı.

Cinayetin psikolojik parametrelerinden biri de şudur: Esasında Robert korkağın tekiydi.

Ve Jesse ile kardeşlerine çok özeniyordu. Bunu fark eden Jesse’nin ona sorduğu soru çok çarpıcıdır: “Bana benzemek mi istiyorsun, Yoksa ben mi olmak istiyorsun?”

İşte Kürdün sosyal medya’da ki sınavı da biraz bu soruda şekilleniyor. Şekillenecek.

Çünkü “kutsal olan” ile “günah olanı” birbirine karıştırıyoruz. Bunu Arap Baharı denen sosyal olgunun üzerinden okumak mümkün. Mısır, Libya, Tunus, Atina ve kısmen Suriye’de başlayan sürecin takipçisi, destekçisi olduk. İsyanın dinamiklerinden biri olan internetin “We want İnternet” sloganı eşliğinde kutsayıcısı olduk haklı olarak. (Manidar bir destek olduğunu da dün itibari ile İran’ın yasakladığı e-mail, Youtube vs. servislerinden daha net anlayabiliriz.)

Sosyal medya denen mucizeye verilen önem doğal olarak arttı. Oysa “medya gücü” zaten bilinen, hep süregelen tartışmaların ve modern siyaset felsefenin de konularından. Olay sadece “en kısa zamanda, en fazla kitleye ulaşma” uzamı üzerinden tekrar kıymete bindi…

Roboskî katliamının karanlığa çekilmeyip, toplumsal tepki-duyarlılık ağının oluşturulmasına sebep olması ve benzeri durumlar hangi çerçevede yüklenmemiz gerektiği hakkında sağlam ipuçlarıdır. BDP’nin son seçim başarılarından biri de başarılı sosyal medya politikası idi. Etkili kullanıldığında bir mitingden daha çok etki uyandırdığı da test edilme fırsatı oldu. Twitter ve artan blog-sayfa-sitelerde işin içine girince; Kürt savaşının, mücadelesinin toptan “sanal”da sürdürüleceğine dair emareleri gözlemek zor olmadı. Bu konuda sanki perspektif alan ve kendilerinin deyimi ile “mahşerin atlılarıyız” diyenler çıktı. Kurguvari iç rahatlama tonunda bol bol kustular, kusuyorlar.

Son iki yılda ki sürecin Kürt medyası üzerinde “yaz, bahar” beklentisi aşikâr. Yazın ve yazar dünyası Facebook’u ilk defa keşfeder gibi “Buradan bile devrim yapabiliriz” heyecanını da gösterdiler. Sayfalar çoğaldı, fotolar, videolar artıkça bilinçli kullanıcı kitlenin de desteği tam oldu. Twitter keşfedildi. En iyi fikrin 30 saniyelik ömre sahip olduğu bu mecra kısa süre sonra slogan (oranın deyimi ile tag) meydanı oldu. Reel de olur olmadık yerde ve zamanda atılan sloganların sert eleştirisini yapanlar, birden çark etti ve her olay, mesele sonrası Kürdistan’ı kurdu, yol gösterdi sanalda.

Günah-Kutsal ikilemini de tam olarak bu noktadan sorgulamak gerek, çünkü bilerek es geçiliyor. Örneğin bir eyleme katılmak, hakkını savunmak ve haksız yere, göz göre göre yapılan zulme dur demek doğru olandır. Ahlaken, vicdanen de gereklidir.

Arap baharında insanlar çatıştığı meydanın ortasından twitler attı.

Arap baharında, Atina, Wall Street işgalinde, İspanya kavgasında ’da insanlar tam da içinde olduğu durumun ortasından yolladı görüntü, foto. Kutsal olan budur.

Kürt sosyal medya kullanıcılarının günahı da kutsal olana, hakikate bilerek sırt çevirmesidir.

Kitle dayak yerken, anneler eylemde öncü birlik konumuna gelip gazı solurken, evde çayını yudumlayarak destek olamazsın. Sinirlenirsin, kızarsın, küfür edersin, radikalleşirsin ve radikalleşirsin. Ama hepsi sanalda!

Ömrün ve tüm düşüncelerinin etkisi elektrik gidene kadardır. Elektriği de geçelim, bağlantın var olana kadardır. O zaman bu şımarıklığın nedeni nedir?

Bir mahallede ömrü boyunca parti çalışması, örgütlemesi yapmamış, üniversitesinden tut, şehrinde ki pek çok olaya karışmakta ihtiyatlı davranmış, gelecek, şu bu kaygısı yapıp, sinmiş adamın sanal radikalliği, twiti, durum güncellemesi “Sosyal Tasfiyeciliğe” hizmettir. Yaşamın gerçekliğinde koşturmacaların neticesi terlemektir. Ve bu ter geçmiş tabir ile alınlardan aktığı an anlam kazanır. Toplumsal dokunun yok edildiği bireylerin kendisini yaşama dayattığı modernitenin şu kirli çarkında emeğe dair bir tınıyı işitmek mümkün olmazken, sanal dünyada kendi dinlemediği parçayı paylaşmak aslında parçanın içini boşaltmaktır. Alanda haykırılması gerekeni sadece yazı ile dile getirmek bir trajedidir. Kraldan daha kralcı olan kahrolası bir ruh hali beliriverdiğinde ‘içinde’ki tasfiye ‘dıştaki’ düşmana zemin olur ve o zemin ki kaynağını teori-pratik uyumsuzluğunun dayandığı sahtekarlıklardan alır. Çünkü meselenin esprisi, devletin bizim üzerimizde kurduğu gözetleme iktidarı Panoptikon’ın artık kendi rızamızla, isteğimizle “Synoptikon”a evirilmesidir.

Durumun geldiği yer biraz da bu. İnterneti avcılıkta kullanalım derken, av oluyoruz.

Hani bilinen bir hikâyedir. Çok sevdiği kıza bir türlü açılamayan genç, bir gün ona tecavüz eder. Olay yargıya taşınır. Hâkim meseleyi dinledikten sonra dayanamayarak sorar:

—Oğlum madem bu kadar değer veriyordun; nasıl oldu da tecavüz edebildin?

Gencin cevabı ilginçtir:

—Hâkim bey! Çok seviyordum söyleyemedim.

Biz Kürtler de interneti çok sevdik. Ama tecavüz ediyoruz.

“Kürtlük kanıtı yarışında” çoğu şeyi silikleştirip, ukalalık sınırlarını zorluyoruz.

İçine bastırdığı, gözü önünde dayak yiyen, sürüklenerek hapse sokulan çocukları gördüğü halde bir şey yapamamanın hıncını İnternet radikalizmi yâda Masa başı Kürt Militanlığı kurtarmaz. Kurtarmıyor…

Asıl tehlike de bu durumu çokça kutsamak. Ve bunu kutsadığın zaman diğer kullanıcı kitlesini yönlendirmiş olursun.

Esasında içinde olduğun rol, alanlardan masa başına çekip taglarla toplu tatmin ayini iken, bunu kutsamak başka bir iki yüzlülüktür. Çünkü dürüst olunursa ve kafasını kaldırıp pencereden dışarı bakarsa bir panzerin kitleyi kovaladığını, sivil polislerin insan avında olduğunu görebilecek. “Dişe dokunur bir şey söylemeksizin gevezelik etmenin” bilincine de varmış olacak.Vicdan masturbasyonu tehlikenin üst doruğudur. Kürt hareketini bölük börçük olmuş Türkiye solundan ayıran ve halklaştıran temel dinamik idi pratiği ile propaganda yapmak. Ancak sonu ‘izm’ ile biten bol anlaşılmazlı ve bilinmeyenli cümlelerin fosforlu uyakları pratiğin aydınlığından uzakta sanal dünyada asıl yaşantısının yanında ‘ek’ işe dönerse Kürdün, kurt kemirmeye başlar ağacı.

“Tepetaklak Dünya”nın Cardona köyü’ndeki komşularının bakış açısına göre, yaz kış aynı elbiseyle dolaşan Toto Zaugg müthiş bir insandı. “Toto asla soğuk almaz” diyorlardı.

Toto bir şey demiyordu. Soğuk alıyordu. Alamadığı tek şey paltoydu” kıstasında geçen durumu baz alarak, derdime farklı bir taraftan okuma yapmak istiyorum.

Karşıt tarafın Toto algısı gerçeğin ört basıdır. Çünkü bu durum duyarsızlaşmanın sonucudur.

Sorun o hale gelen algının kırılganlığı ve köyün karanlık yanındadır.

Peki, bizim modern Kürt köyünün hali tam olarak ne?

Baudrillard meseleyi şöyle analiz edip, anlatmaktadır: “İnsanlar teknolojinin onlara sağladığı bu rahatlık sayesinde herhangi bir şeyi derinlemesine düşünememektedir ve iletişimi sağlamak adına yaratılan cansız kitle iletişim araçları kendilerine yüklenen işlevden, yani aracı olma konumundan çıkıp bağımsız bir kendilik haline gelmiştir. Birey ise bu durumu çaresizlik içinde izlemektedir; her şeyin farkındadır, fakat rahatlığından da taviz vermek istememektedir.”

Oğuz Adanır’ın “Simülasyon Kuramı Üzerine Söyleşiler ve Notlar” kitabının arka kapak yazısını da aktarmakta fayda olacak: “Simülasyon evreninde toplumsal yoktur, toplumsal-ötesi yani bir ‘kitle’ vardır. Kitle, toplumsalın içi boş ve kendinden geçmiş, anlamını yitirmiş biçimidir. Simülasyon evreninde politika yoktur, politika-ötesi vardır, yani politikanın anlamsızlaşmış, içi boş ve kendinden geçmiş biçimi vardır. Simülasyon evreninde kültürel yoktur kültürel-ötesi vardır, yani kültürel olanın anlamsız, içi boş ve kendinden geçmiş biçimi vardır. Bu evren bir görünümler evrenidir yani gerçekliğin egemen olduğu evrende bir biçim ve içeriğe sahip olan göstergeler bu evrende içeriklerini yitirmişler ve kendilerine rağmen ya da sözde birer gösterge olarak adlandırılabilecek birer görünüme dönüşmüşlerdir. Göstergelerin işlevleri vardır, oysa görünümler işlemseldir. Hiçbir anlamları olmadığı halde onlara anlamları varmış işlemi yapılmaktadır.”

Kürdün sosyal aktivitesi de gittikçe “etiket, var olma” üzerine şekillendiğinden “Gerçeklik, gerçekliği aktaran ve gerçekliğin aktarılan sahte görüntüsünü izleyenler” grupları da bariz olarak belirmiş durumda. Bu totalde bir körlüktür. Ve bizi zora sokmaktadır. Gerçekmiş, doğru olanmış gibi yaratılan simülasyon deşilmelidir. Eleştirisi yapılmalı, kullanımı gözden geçirilmelidir. Kişisel “var olma” nevrozları geçirilmemelidir. Araç olarak kullanımı önemsenmelidir.

Sonuç olarak şunu belirtmek isterim. “Sessizce konuşan pek çoğunun” hakikatine sadık kalınmalı. Bu sarsıcı bir mirastır. Hele ki Robert Ford’laşmanın manası yok. 

Çünkü Jesse James’in annesi mezar taşına şöyle yazmıştır:

“O, burada adı belirtilemeyecek kadar alçak ve hain birisi tarafından öldürüldü”

Bu yazı toplam 7433 defa okunmuştur
sosyal medya
 // tetwan
sayın amed tebrikler öncelikle..sosyal medya da değişik bir mücadele yöntemi olmuş artık..sosyal ve piskolojik mücadelede önemlidir. ama sadece kendilerini bir hayal dünyasına kaptıran kişiler sırf sosyal medyayı kullanarak bişeyler yapmaya çalışıyorsa bu biraz pasif ve korkaklığa oynaayan çok fazla fecsosyaliklerdir.....
17 Şubat 2012 Cuma 02:47
düşündüklerimden biraz fazlası
 // ilhanos
birçok yurtseverin(!) facebook/tweeterdaki radikalliğini gördükçe sinirden her iki hesabımı da kapattım. Bu minvalde bir yazı yazmayı düşünüyordum ama sebebini bugün öğrendiğim(düşük tansiyon) bir sonraya bırakma halinden hep erteedim Bu yazdıklarınızı görünce de iyi ki yazmamışım dedim; ne bu kadar farklı kaynaktan beslenmiş bir arka planım vardı, ne de olup bitenei bu kadar derinden bir idrak.. Tebrikler Sayın Amed...
16 Şubat 2012 Perşembe 23:49
14:02
 // volkan
ne denilebilirki hakikatler...
16 Şubat 2012 Perşembe 14:02