Necip Çapraz

Kürdistan orada kaldı (5)

03 Nisan 2013 Çarşamba 13:19

UMUDA YOLCULUK

Dağlarda tek
Tek
Ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
Şayak kalpaklı adam
Nasıl ve ne zaman öleceğini bilmeden
Güzel, rahat günlere inanıyordu.

Tan sökmeye başlamış, çimenlerin üzerinde çiğ taneleri parlamaya başlamıştı. Dağların doruklarında bir parça sis… Sanki bir şeyler saklarcasına dağ doruklarını çevrelemiş. Yamaçlardan ağaçların yapraklarındaki ezgiyi ve serinliği doruklara taşıyan bir rüzgâr… İki dağ arasında paylaşılmış suların derinden akışları… Düzlüklerde türlerini ihanete çağıran keklik kuşlarının sesleri… Avını gözüne kestirmiş kartalların derinliklere kamikaze inişleri…

Uzandığı yerden kalkan Turgut, etrafına bakındı bir süre sessiz ve yorumsuz. Uzaklara, ta güneşin doğduğu ufka bakıp efkârlı bir iç çekti. Sonra gerilere… Umutlarını, evini, köyünü, akrabalarını, dostlarını, çocukluğunu, ülkesini bıraktığı gerilere… Bir an düşündü; kolları olsa da bu topraklar sarsa kendini, saklasa, vermese sürgünlere ve de gurbete… Yaşanan kıyamet günlerinin acısıyla sarsılıp vazgeçti bu düşünceden. Sonra güneye baktı, insanları acıdan uzaklaştıran yolların geçtiği dağlara…

Turgut tan sökümünde çaresiz duyguların serencamında dalıp gitmişken, karısı da uyanmış elini yumruk yapıp şakağına dayamış oturuyordu. Düşünceler dehlizinde bir çaresizliğin acısını çektiği belli oluyordu gözlerinden. Konuşmuyor, susuyordu daha çok. Çocuklar, yorgun düşen zayıf bedenlerini yere yapıştırmış yatıyorlardı daha. Turgut karısına dönüp “Çocukları da uyandır artık, burada böyle oturamayız. Akşam olmadan güneye bir kampa varalım en azından” dedi.

Turgut’un karısı daha beş yaşındaki oğlunu sırtına bağladı. Turgut da sekiz yaşındaki kızının elinden tutup güneye doğru uzayan vadiye indiler patika bir yoldan. Akşama kadar yükseltileri aşıp vadilere indiler. Dağların yamaçlarından geçtiler, sanki üzerlerine devrilecekmiş gibi duran dağların yamaçlarından. Uzun bir yürüyüşten sonra ancak akşama doğru Geliyé Kıyameté yani Kıyamet Vadisi denen yere ulaştılar. Vadiye doğru inerken sesler duydular, bir anda panik yaşadılar ilk önce. Sonra Turgut, etrafı kolaçan etmiş ve buraya kendileri gibi sınırı geçenlerin kampa çevirdiğini anlamıştı. Turgut’un karısı ve çocukları takatsiz, beyhude sallanırken kampa girdiklerinde hemen yardıma koşmuştu Kıyamet Vadisi sakinleri.

Kadınlar Turgut’un karısını alıp bir yere oturttular; su verdiler, yemek verdiler… Çocuklarla ilgilendi kimi ablalar… Turgut da selam verip çember halinde oturmuş erkeklerin yanına kendisine gösterilen bir yere oturdu. İlk bakışta bütün gözlerde fark edilen şey endişe, korku ve çaresizlikti. Kimi yüksek sesle konuşarak kendilerine yapılanlara bir gerekçe bulmaya çalışıyor; ama her seferinde insanlığa sığmayan bu zulmün bir gerekçesinin olmayacağını belirtiyor ve susuyordu. Suskunluğunda uzaklara dalıyor, düşüncesinin ne kadar da saçma olduğuna karar veriyordu.

Diğer taraftan kampta Hikmet Dede diye çağrılan bir büyük “Ümmet-i Muhammed’iz biz de! Bu zulmün sahipleri Allah katında azaba çarptırılacaklardır elbette.” tesellisinde bulunuyordu. Beri taraftan yaşlı bir adam, kabullenmenin esaretiyle “Yavrum kaderdir bunlar kader!” diyordu. İtiraz ediyordu buna gençler. Bir anda bir uğultu… Turgut da bu uğultu içinde tek tek yüzlerdeki acılara bakıp çaresiz oturuyordu. Uğultuyu bir anda genç bir adamın “Yanında ağrı kesici olan yok mu? Bizim oğlan ateşler içinde yanıyor, durmadan kusuyor.” çığlığı kesti. Uğultunun ve tartışmanın yerini kasvetli bir sessizlik aldı. Herkes çaresizdi, boyunlar büküktü.

Nice dağlarda ateşler yakılmıştı. Kandil gibi yanıyordu uzaklarda ateşler. Kim bilir kaç bin insan sığınmıştı bu dağlara, ovalara… Ve Kıyamet Vadisi’nde akşam oluyordu usul usul… Burada da yanıyordu ateşler. Ve çadırlar içinde ağlama sesleri… Gökyüzünde yıldızlar parlıyordu, vadiye inmişti sanki yıldızlar… Yıldızlar ki kampta yanan ateşlerin alevine düşüyordu. Ateşin etrafında ısınan yürekler kendi kıyametlerini anlatıyorlardı bin bir hınçla. Turgut da uzun uzun anlatmıştı yaşadıklarını. Bazen yaşanan acılardan uzaklaşıyorlardı, bir dengbejin sesinde ya da eski zaman anlatıların birinde… Hele Hikmet Dede ateşin çevresinde bağdaş kurup oturanlara Mem û Zin’i anlatınca… Herkesin bilincinde Newroz ateşleri yanardı birden… Aşklar tutuşurdu alevlere düşen yıldızların çakmasında…

Gecenin ilerleyen saatlerinde ateşin alevinde mahmurlaşan gözler, çadırlarına çekildi birer birer. Gençlerden birkaç kişi, yüreklerinde yanan umutla oturmaya devam ettiler. Turgut da gençti, daha sürgün yollarındayken bile tekrar toprağına döndüğünde yapacaklarının hayalini kuruyordu. Belirsizlik ve ağırlaşan şartlar onu umutsuzluğa sevk etse de o, kendini motive edecek bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Kıyamet Vadisi’nin kıyamet gibi günlerinde inadına özgürlüğü düşlüyor, güzel günlere olan inançla gülümsüyordu. Hem neden gülümsemesin ki yanan ateşin alevinde umutlar tutuştukça!

Saatler gece yarısını geçerken Kıyamet Vadisi sakinleri mışıl mışıl bir uykuya daldılar. Yorgunluktan olsa gerek ki bu sefer masalsız uyudular derin derin. Ta ki gecenin sessizliğini bir çığlık parçalayana kadar. Öyle bir çığlıktı ki, Kıyamet Vadisi’ne aktı hırçın bir su gibi… Kesilen çığlıktan sonra bir inleme… Öyle ki kaybedilmiş bir uykudan damlayan bir tutam acıydı bu. Ve sayıklamalar… Bütün bu çığlık ve sayıklamalarla inlerken Kıyamet Vadisi, herkes bir anda kendini dışarı attı. Herkes çığlığın geldiği çadıra koştu. Acıların şahlandığı gecede herkes çaresizce bakındı sadece ve ağladılar sessizce…

Çığlığın sahibi genç bir anne… Çığlığın sebebi çadırda cansız yatan bir bebek... Ve bir baba, başını iki elinin arasına almış ağlıyor çaresiz… Bu acıya şahit olan hangi yürek ağlamaz ki! Anne, bedeni iyice küçülen bebeğine sarılıp “Oğlumu ben öldürdüm” diye çığlık atarken, baba “Onun için bir şey yapamadım” diye ağlıyordu. Bu ölümde suçlar olmasa da anne ve baba yüreği kendini sorumlu tutuyordu bu ölümden. Ağlamalar biraz kesilince çadıra Hikmet dede girdi bilge duruşuyla. Ölen çocuğun babasının saçlarını okşayıp kederli bir sesle “Yavrum, ne oldu bu çocuğa?” diye sordu. Turgut’un da yanına oturup teselli etmeye çalıştığı baba “Dede, tek oğlumuzdu. Yaşasın dedik. Ona topladığımız mantarları yedirdik. Ne bilelim hangi mantarların zehirli olduğunu Dede?” dedikten sonra Hikmet dedeye sarıldı sımsıkı. Anne, çocuğunun başında ağıtlar yakarken Turgut da babanın koluna girerek onu dışarı çıkardılar.

Biraz yürümüşlerdi ki baba bir anda kendini yanından geçtikleri kayaya vurdu. Kayaya gelen başı yarılan babanın “Ben de ölmek istiyorum. Allah, Allah canımı da al” çığlıkları yükseldi. Kıyamet Vadisi’nin erkekleri bu çığlığa koştular. Turgut, babanın yarılan kafasını sararken Hikmet Dede onu hâlâ yanan ateşin yanına oturttu. Birkaç genç daha gelip oturdu. Hikmet Dede “Oğlum, gençsiniz. Bu halkın size ihtiyacı var. Siz mücadele etmezseniz, hemen böyle pes ederseniz biz mi mücadele edeceğiz? Hem seni yaratan Allah, varlığının kıymetini bilmeni ister. Bu can sadece sana mı ait sanırsın. Bu canda annenin ve babanın da hakkı var. Seni bu hale getirmek için kim bilir ne fedakârlıklar yaptılar. Bu yüzden sen ve diğer gençlerimiz daha güçlü olmalı, geleceğimiz için daha çok mücadele etmeliler” diye nasihat ederken acılı baba bakışlarını alevlere dikip dalıp gitmişti. Ateşin alevinde ısınan bakışlar kim bilir nasıl bir yarının düşüyle doluydu? Bir süre sonra Hikmet Dede herkesi çadırına gönderdi. Ölen çocuk ve ailesiyle ilgilenmek için birkaç kişi kalmıştı sadece. Turgut da gün doğmadan kamptan ayrılacağını söyleyerek başta Hikmet Dede olmak üzere diğerleriyle de vedalaşmaya başlamıştı.

Kıyamet Vadisi’ne güneşin körpe ışığı düşmeden Turgut, çocuklarını alarak yola düşmüştü yine. Vadilerin dar ve keskin yamaçlarından doruklara yürüdüler. Ağaçların serin gölgelerinden geçtiler. Bir yol bulup ilk fırsatta yeryüzüne kaynayan sulardan içtiler. Doğanın kendilerine verdiği her nimetten tattılar, ölmemek adına… Dağın doruğunda vardıklarında artık güneş bir mızrak boyu yükselmişti. Serin bir rüzgârın tende akan gıdıklayıcı serinliği hissediliyordu. Bakışlar, geniş bir ufka yelken açıyordu. İçlerindeki umutlarla durmadan yürüdüler. Sırtlarında çocukları, kafalarında düşünceleri, yüreklerinde aşkları, bakışlarında umutları… Birkaç dağ sırasını geçtiler ine çıka… Ve nihayet Hikmet Dede’nin de bahsettiği yere vardılar. Mahşeri bir kalabalık… Ovadan dağ yamaçlarına doğru kurulmuş sayısız çadır…

Devamı bir sonraki yazıda...

Yazının dördüncü bölümü
Yazının üçüncü bölümü
Yazının ikinci bölümü
Yazının birinci bölümü
 

Bu yazı toplam 61683 defa okunmuştur
dun gibi aklimdasin
 // yuksekovali
vala Nuri abeyi unutmadik hakkaride cayhaneye giderken herkes ondan kaciyordu ve onunla oturamiyordu korkudan bizide yakalatirsin diyenleri unutmadik Nuri abe dört gözle zındandan cıkmanı beklıyoruz...
05 Nisan 2013 Cuma 17:23
bır babanın sesız cığlığı
 // Botan Herekol
bızı bukadar dırenmeye mecbur eden bızı bukadar katılaştıran zındanlardır bız Ölume gülümseyerek gıdenlerdenız ne ölum ne zindanlar nede sürgünler bızı bu aşkımızdan vaz gecıre bılır
sayın okuyucular babam demışkı ben zındandan cıktışımda senın doğduğun evden bı kavanoz topragını getırecem olurda yersız zamansız veda edersen umutlarına ve bu dunyaya koy yanıbaşına yer yuzunde topragına sarılamadın barı kefenıne sarılırken o bedenın toprağına sarılda gıt dedı bu sozu asla unutmam ama necıp abe ya okuyorum da acılar anılar tazelenıyor sankı tekrar tekrar yaşıyorum gıbı yanı kos kocaman adam oldum da ama tutamıyorum kendımı yanaklarımdan suzuluyor gözyaşlarım genede elıne sağlık yureğıne sağlık
botan Hereko...
03 Nisan 2013 Çarşamba 23:05
:)
 // yüksekovalı
necip bey sizin yazılarınızı çok beğeniyorum çok değerli bi insansınız.ailenizde sizin gibi değerlidir bence ailenize değer verin :)...
03 Nisan 2013 Çarşamba 22:56