Necip Çapraz

Kürdistan orada kaldı (4)

27 Mart 2013 Çarşamba 19:38

BU DAĞLAR BİZİ ALIR MI? 

Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir,
Evel Allah bu eller utandırmaz adamı.

Turgut artık dağları düşünüyordu. Ama diğer taraftan mışıl mışıl bir uykuda melekleşen çocuklarına bakıyor, susuyordu. Karısı da umutsuz bir bakışla kaşlarını büzerek artık gitmemek gerektiğini söylüyordu. Gitmek ve kalmak arasında gece ilerliyordu. Giderlerse bu bir bilinmeze yolculuk olacak. Kalırlarsa yaşamak ve ölmek arasında her gün bir tedirginliğin acısını çekeceklerdi. Turgut ve karısı bin bir kederle bir karar vermeye çalışırken birden kapıdan tıkırtılar gelmeye başladı. Önce her zamanki kapı gıcırtısı sandılar; ama hayır, kapıyı çalıyordu birisi.

Turgut işaret parmağıyla karısına sessiz kalmasını ve yatağa girmesini söyledi. Kendisi de ağır adımlarla kapıya doğru ilerledi. Kapı tıkırtısı artıyordu gittikçe. Turgut kırık kapının kenarından kapının arkasındaki yüzü seçmeye çalışıyor ama seçemiyordu. Nihayet kapı aralığına doğru baktı kapının arkasındaki yüz. Gecenin boşluğuna güçlü bir nefesle sigarasını çeken bu genç, iki de bir tedirgin bir şekilde arkasına bakıyor ve kapının bir an önce açılmasını bekliyordu. Turgut’un akrabalarından bir gençti bu.

Turgut hızla kapıyı açıp onu içeri çekti var gücüyle. Onu sürüye sürüye evin arka tarafındaki bir odaya götürdü. Genç adam tedirgin ve korku içindeydi, daralan bir zamanda bir şeylerin olacağının endişesi içindeydi. Turgut onu biraz sakinleştirdikten sonra “Ne oldu? Gecenin bu saatinde neden geldin? Hem de bunun senin için ne kadar tehlikeli olduğunu bile bile…” dedi. Bunun üzerine genç adam titrek bir sesle “Abi gitmeniz gerekiyor!” dedi bir çırpıda. Turgut “Ben de gitmeyi planlıyordum ama bu kadar acil değil. Hem neden gitmemiz gerekiyor? Bir bildiğin varsa söyle!” diyerek bir koltuğa oturup endişeli bir şekilde başını iki elinin arasına aldı. Genç adam yerden fırlayarak “Abi sen zaten yeterince dikkat çekiyordun, her yerde ismin geçiyor. Bir arkadaşım duymuş, seni de ortadan kaldıracaklarmış. Zaman kaybetmeden gidin!” yüksek sesle konuştu. Bunun üzerine Turgut “Nereye gidebiliriz ki? Her yerde varlar. Bu dağlar bizi alır mı?” dedi. Bunun üzerine genç adam “Bu dağlar sizi sınırın öte tarafına taşıyabilir. Bu dağların arkasında bir hayat kurabilirsiniz” diyerek artık gitmesi gerektiğini söyledi. Turgut’la helalleşen genç adam geldiği karanlıktan bir ok gibi geçerek kayboldu gitti.

Dağlarının, dağlarının ardı,
Nasıl anlatsam…
Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz.
Çırılçıplak,
Vay kurban…

90’lı yılların Kürt elinde hayat her gün biraz daha cehenneme dönerken ovalardan, meralardan ve köylerden kaçışlar başlamıştı. Hayatta kalabilme ve çocuklarına bir hayat kurabilme mücadelesi… Kimi kendi toprağında ölümü beklerken kimi de bir bilinmeze gidiyordu. Sistemin gözü önünde kaçışlar oluyordu. Kimse bu insanlar nereye ve niçin gidiyorlar demiyordu. Bunların can güvenlikleriyle ve ihtiyaçlarıyla ilgilenen yoktu. Kürt coğrafyasında sessiz bir ayrılık havası hüküm sürüyordu. Dağ patikalarından yüceltilere gidenler, kendilerini Çukurova’nın bereketli topraklarına ulaştırmak isteyenler… Zamana karşı bir yarış vardı. Sistem de bu göçü sessizce izliyor ve gidenlerin ardında kalanları yakmaya devam ediyordu. Bunu gören 20. yüzyıl sürgünleri artık geri dönmemek üzere gittiklerini biliyorlardı. Bunlar göçün ne anlama geldiğini, hangi acıların sonucu olduğunu, evini, yurdunu, ailesini, yıllardır beraber yaşamakta olduğu insanları terk ederek bir bilinmeze doğru göç etmenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorlardı, bilemezlerdi…

Turgut ve ailesi de yüceltilere giden patikaları seçtiler. Yüksekova üzerinden el uzattıkları dağlar, onları içlerine çekiyordu usul usul. Günlerce yürüdüler dağların en sarp patikalarından. Yüzlerine bin bir renkten içmiş dağ serinlikleri vurdu günlerce. Derin vadileri yaran Zap’ı hiç bu kadar hırçın görmemişlerdi. Neydi bu suyun kendini paramparça edecesine bu derinliklere vurması… Neydi bu çığlık… Bu ses… Bizi bağrına basacak bir annenin coşkun yüreğinin çarpması mı? Bir ağıt mı yaşadığımız tüm acıları içinde dile getiren? Ölümle yaşamak arasında yürüdüler. O ince çizgiyi her zaman hatırda tutarak…

Yüceltiler aşıla aşıla nihayet İran sınıra varıldı. Burada kuytuluklarda saklandılar bir süre. Dağların suyundan içtiler günlerce; ayna gibi berrak, bıçak gibi keskin sulardan… Ne tarafa nasıl gideceklerini düşündüler. Her taraf dağ, derin vadiler ve çağıldayan sular… Yiyecekleri de tükenmişti. Üç gece yaz gecesinin serinliğinde beklediler o dağlarda. Çaresiz ot yediler günlerce. Ama gitmek gerekti! Üzerlerine yağan bombalarla mecali kalmamış dağlara yeniden ölüm yağabilirdi. 

Devamı birsonraki yazıda...

Yazının üçüncü bölümü
Yazının ikinci bölümü
Yazının birinci bölümü

Bu yazı toplam 48313 defa okunmuştur
Bu Zulmü Yaşayan Sadece TURGUT mu?
 // ÇaKıL TaŞı
Sayın ÇAPRAZ siz o zulmü yaşamadınız mı? Yaşadınız. 1980 öncesi ve sonrası. Bu ülkenin bütün evlatları dahası "sistem bozuk" diyen her birey her görüş bu uygulamalara maruz kaldı. Madalya verme işine gelince bu da ucuz ve kan davası gütmenin ayrı bir yansıması. Halk kahramanları madalyaya sahip olmak için direnmezler. Onlar zaten davalarının kahramanıdır.Sessiz kahramanlar ve onların madalyaları da halkın yüreğidir. Onların madalyaları bir tane ile sınırlı değildir. Nesilden nesile aktarılarak madalyalarına devam ederler. Kalemine sağlık Sayın ÇAPRAZ.Bir kere daha BARIŞ;BARIŞ;BARIŞ.Gülen yüzlerin bir daha asılmaması,çocukların babalarından kopmaması,köylerin boşalıp yakılmaması dahası insanca yaşaması,Çakalların mutlu olmaması için BARIŞ...
03 Nisan 2013 Çarşamba 13:57
necip bey....
 // varim ama yokum
necip abey siz bunu belgesel yaparmisiniz acaba...
31 Mart 2013 Pazar 00:51
gelsin devami be heval necip
 // ferhat turgut
ben babami ozledim be arkadaslar hakket ten de cok ozledim...
31 Mart 2013 Pazar 00:46