1. YAZARLAR

  2. İrfan Sarı

  3. Kardeş köprünün dirilişi
İrfan Sarı

İrfan Sarı

Yazarın Tüm Yazıları >

Kardeş köprünün dirilişi

A+A-

 “Dil bilmezem” iki kelime ile bin yılların meselesi çırılçıplak haliyle kırk yıl önce söylenmiş. Kolay değil kırk yıl önce ana dilinden başka bir şey bilmeyen Kürdün zorla Türkçe derdini aktarmasının ne kaba bir drama olduğunu anlatmak. Kolay olmadığı için hüzne, acıya bandırarak iki kelimeyi devletin odun kafalılarına böyle anlatmış şair.

Ankara’ya; “yaşasın halkların kardeşliği” demek ise o günün koşullarında tam bir kahramanlıktı.

Bir slogan Türkiye’de yaşayan halkların en masum, en adilane, en devrimci, en haklı istemini bütün çıplaklığı ile ancak böyle düşünülebilinirdi. Silahsız, barutsuz ancak böyle birlikte yaşama talebi dile getirilebilinirdi.

Ama silahsız da olsa halkaların birlikte yaşama talebi darağacı kurularak cevaplanıyordu. Çünkü bu ülkede “sen doğruda söylesen” yanlışsın diyen bir anlayış vardı.

Devir, darağacını düşünen bütün insanlara kuruyordu.

Sokaklar postal seslerinin altında ezilirken, sabah namazı vaktinde evlerinden alınan gençler, aydınlar, yazarlar hatta çocuklar işkencenin en yeni mucitlerine teslim ediliyordu. En iyi işkenceyi yapan en iyi devlet adamıydı.

Devir adam öldürerek yükselme devriydi.

Gözüne yüzüne dursun, bir insanın ölüm emri verdiğin için. Boyun posun devrilsin, bir insan asılırken bakıp durduğun için. Hakların kardeşliğini istemenin cezası ölümse denilecek tek kelime var yuhhhh.

Bir darbenin diğer bir darbeyi tekmelediği yıllar birbirini kovalarken Kürtlerin tarihin çarklarında Türkleştirilmesi sessiz sedasız sürüyordu.

Tek tipleştirme Türkiye’de resmi bir emir komutu olmuştu.

Hayatın her alanında asker adımları ses veriyor ve bir asker gibi yaşamanın şerefi tartışılmaz deniliyordu. Yol, su, elektrik temel ihtiyaçken Kürt illerine kabahat etmişler gibi gönderilmiyor cumhuriyet terbiyesi veriliyordu.

Yılların sayfaları çevrildikçe sayfalar arasında kan, gözyaşı ve devrimci hareketin etrafına örülen dikenli tellerin fotoğrafları görülecektir.

O yıllarda İstanbul boğazına yapılan köprünün minyatürü halkaların kardeşliğine dair Zap suyuna kurulur.

Amaç Zap boyundaki Kürt halkının varlığına dikkat çekmek, dağların arasında unutulmuş halkla el ele tutuşmak. Aslında o yılların Hakkari için mahrumiyet yılları olduğunu bilmeyen yok ama yine de bunu görüp düşünen o gençlik oldu.

Köprüyü inşa ettiler ve geri döndüler. Bir bir asıldılar ya da vuruldular veya cezaevlerinde hayatları karartıldı. Yurt dışına kaçanlar ise kendi ülkesinden uzaklarda hasretin koynunda kıvranıp durdu.

Bu köprü yıllarca hizmet verdi Hakkari’ye. Üzerinden gelin alayları geçti, hastalar geçti bir dostluk, bir kardeşlik anısı olarak her gelip geçende yol boyunda bakıştığımız bir sıcak hatıra oldu.  Ta ki doksanlı yılların ortalarına kadar ayakta duran köprüyü demir testerelerle kesene kadarda böyle sürdü.

Kürtlere tahammülsüzlük ve Türk devrimcilerine olan düşmanlık için olsa gerek bu halklara mal olmuş masum minyatür asma köprüye saygısızlıklarını kustular.

Köprü halatları bir ayağa tutundu uzun süre.

Ama bir gün bu saygısızlığa onurluca cevap olunacağını düşünemediler.

 O gün dündü…

 Emeğin savunucuları köprüde bizatihi çalışarak, hilti ile beton kırarak, halat gererek, harç kararak, kereste taşıyarak o saygısızlara emeğin ve emekçinin gücünü ve alın terini hatırlattılar. Adı: Tarık, Hamit, Recep, Cahit, Halit…

Ve kardeşliğin sesi oldu: Cezmi, Ragıp, Nur, Şeref, İlkay, Süavi …

Ülkenin bütün illerinden barışa köprü olmak için söz vermiş Kürt, Türk, Laz, Çerkez gençleri Zap boyuna zincir oldular o en şafak alınlarıyla.

Bir umudun yükselen sesi… Bir geçmişi anımsatan gözyaşları göründü.

Birden Diyarbakır cezaevinde barışa sevdalı Kürt gençlerin bedenleri ve canlarıyla oluşturduğu köprüler geldi aklıma. Onların yiğitlikle kurdukları köprüler bir nehrin üstüne kurulacak köprülerden daha uzundu… Deryaları, okyanusları birleştirirdi.

Barışa milyonlarca anlam biçilebilir, milyonlarca kere koşulabilir. Çünkü barış beslenme çantalarının azığıdır.

Kim gelir geçer bu köprülerden demeyin. Bir devrin bir devirle buluşması olur belki. Sesimizin gittiği, kuvvetimizin yettiği, köprüleri atmadığımız bir devir.

“Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler
yeddi ceset hetim hetim Zap suyunda yüzerler
hökümata arz eylesem azarlar
-ben ketimo
-ben hetimo
ben ne biçim vatandaşım hooy babooov ?

Şavata 'dan Angara'ya ses getmiir
biz getmeğe guvvatımız hiç yetmiir
-malımız yoh
-yolumuz yoh
Angara'ya ses verecek dilimiz yoh
ganadımız, golumuz yoh
bu ne biçim memlekettir hooy babooov ?” (Şemsi Belli)

Bu yazı toplam 7644 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
20 Yorum