Mehmet Dinç

Kalu

06 Temmuz 2015 Pazartesi 10:13

Ter üreten güneşin, bizimle oyun oynar gibi tam da gökyüzünün tepesine kurulduğu saatlerde, bozkır sarısı sınırda her şey donuyor sanki. O sıcağa rağmen, bir haftalık sayılabilecek bembeyaz sakalları kara teninde tezat oluşturan Kalu’dan başka kimse yok ortalıkta. Tel çerçeveli gözlükleri, kocaman lekelerle bezenmiş beyaz fistanıyla yangına tutulmuş yaşlı bir karaca gibi ortalıkta dolanırken kaç zamandır yıkanmadığını düşünüyorum bir an. İki gün önce kapıdan, bu tarafa en son girenler arasındaydı Kalu. Uzun sakallı insanlar, silahlarını orada bırakıp, sakallarını kesip, çeşitli işkenceler yaptıkları insanların arasına karışarak sınırın bu tarafına kaçtıklarından sonra bile bir süre beklemişti sınırın öte tarafında.

Şimdi de sınırın bu tarafında bulunan askerlere dert yanıyordu Kalu. Tellerle çevrili sınırın öte yakasında, mayınlı bölgenin hemen bitiminde,  evlerden uzak bir yerde üstü asma yaprakları ile örtülü küçük bir çardağın bulunduğu bir kulübeyi işaret ediyordu. İki tavuğunun, bir hindisinin ve dört çift güvercininin orada kaldığını büyük bir telaş içinde anlatıp anlatıp duruyordu. Anımsadığım kadarıyla  onları da sınırın bu tarafına geçirmek için çalı bilekli, miğferi kafasında yan yatmış, bezgin bakışlı bir asker ile tren vagonunu andıran hafif aralanmış demir kapının önünde pazarlık yapmıştı.  Çok geçmeden ortasında kırmızı yıldız bulunan sarı flamalı militanların kapıya vardıklarının an meselesi olduğu haberi gelince de pazarlığı bir yana bırakmış, çevresindeki insanların telaşından da etkilenerek sınırın bu tarafına ilk adımını atmıştı Kalu. 

Tel Abyad’tan gelen kalabalık, askerlerin nezaretinde kendileri için kalacak yer bulma telaşına girdiklerinde ve herkes kümelenip yetkilileri dinlediğinde de Kalu, kasabadaşlarından uzak bir yerde tellere yaklaşıp gözünü virane kulübesinden ayırmamıştı. Güneşin, küskün yüzlerini çamura buladığı insan kalabalığının araçlara bindirilerek ilçe merkezine doğru yollandıklarında da onlarla gitmeyi kesin bir dil ile ret etmişti.

Ben ise sınırdan giriş yapanların kayıtlarını alıyordum. İlk günlerdeki yoğunluk  bitince dut ağacının yakıcı gölgesi altına kurduğum masanın başında oturduğum yerde Kalu’yu böylece izleyip duruyordum.  Yerinde duramıyordu Kalu. Tellere yaklaşıp ani dönüşler yaptığında kafasındaki kefiye ve lekeli fistanıyla ortalıkta dönen meçhul semazenleri andırıyordu. Bazen bana mı seslenirdi yoksa sınırı yasal olmayan yollarla geçme ihtimaline karşın, refakatinde bulunan çalı bilekli askerle mi konuşurdu pek anlaşılmazdı. O konuşurken, sesinde hissedilen tek şey Kalu’nun geride bıraktıklarına olan bağlılığıydı.

“Bereket, ayın bulutların ardına saklandığı dün geceyi saymazsak, iki gündür kulübeme kimse girmedi,” demişti bir defasında. Bu durum Kalu için iyi bir şeydi. İlk başlarda bu durumu tavukların, hindinin ve güvercinlerin güvende olduğuna yoruyordu. Sonraki gün gözetleme kulesinde bir asker gibi durduğu yerde kulübesine bakarken, karşılaştığımda ise bir şeyi anımsar gibi kırışmış alnında bir endişe okunuyordu. 

“ güvercinler uçar, gider bir yerlerde sularını içer, yemlerini yer, eve dönerlerde, ya diğerleri?” bu defa da kümese kilitlediği tavuklar ve hindi için kara kara düşünmeye başlardı. O anlarda sarı flamalı militanlar, sınırın öte tarafında kulübe yönüne doğru devriyeye çıktıklarında, bezgin bakışlı asker bir yerden sonra Kalu’yu engelleyemez, nasırlı elleri ile yapıştığı dikenli tellerden o tarafa doğru seslenirdi.

“ Tavuklara ve hindiye bir şey olmuş mu ?”

Bazen yarım dönüp bir uğultudan öteye geçmeyen sesin sahibi Kalu’ya doğru baksalar da kulübeyi teğet geçerek tepenin yamacında bir hilal biçiminde uzaklaşırlardı militanlar.

Üçüncü gündü. Bu aynı zamanda tavukların ve hindinin iyice acıktıkları ve susadıkları anlamına geliyordu. Son devriyeler de Kalu’ya kulak asmadan uzaklaşınca kara gözlerini iki kasabayı birbirinden ayıran devasa kapıya çevirdi. Kalu’nun aklından geçenleri anlamak zor değildi. Yürürken iki adımda bir ayaklarında ters dönen lastik terliklere aldırmadan sınır kapınsa dayandı. Çalı bilekli asker, kapıda nöbet tutan askere “kapıyı arala” der gibi bir göz işareti yaptı. Kapının aralanması ile sol omuzlarına bir rütbe gibi sarı flamalar dikilmiş militanlar ile karşı karşıya kaldı Kalu. Bir yandan militanların ters bir hareketini yakalamak isterken bir yandan da sınırın öte yanına temkinli iki adım da attı. Ardından ayakucuyla sıcak suya dokunan bir çocuk gibi geri çekildi. O gün sınırın karşı tarafına geçmedi Kalu.

***

Geçici görevlendirmemin bittiğini bildiren yazı elime ulaştığında, yatma yeri sorunu olan o yerde zaman kaybetmeden, eşyalarımı toplayarak ayrılmıştım. Benden sonra oraya gönderilen arkadaş ile bir hafta sonra bir görev vesilesi ile başka bir yerde karşılaştım. Kalu diye birini tanımadığını söyledi. Bununla birlikte sınırın öte yanında belirgin bir şekilde gözüken yeşil çardaklı bir kulübenin varlığını anımsadı. O kulübenin önünde her akşamüstü uçurduğu güvercinlerin yere konmasını engellemek için elindeki sopayı güvercinlere doğru havada kavis çizerek sallayan,  aynı zamanda da tavuklara yem veren, kulağının dibindeki savaştan habersiz, rengi beyaza çalan fistanıyla tuhaf bulduğu bir adamın varlığından bahsetti.

Bu yazı toplam 4280 defa okunmuştur