1. YAZARLAR

  2. Erkan Çapraz

  3. Jana: Dinmeyen sızı
Erkan Çapraz

Erkan Çapraz

Yazarın Tüm Yazıları >

Jana: Dinmeyen sızı

A+A-

İnsanın, ekmek için, su için sabahın erken vakitlerinden karanlık basıncaya dek belini doğrultamaması neden? Bütün bu koşuşturmaca niye?

Hiç şüphesiz tek bir cümle kurmak için, “Yaşıyorum!” diyebilmek için.

Yaşamak sabahtan akşama kadar uğruna çalışılabilecek denli değerli iken insanın yaşamak istemediği anlar da oluyor. Yaşamanın insanın içinde dinmeyen bir sızıya dönüştüğü anlar… Bu sızı kimi zaman 16’sında bulur insanı, kimi zaman 20’sinde ama muhakkak en çaresiz bırakıldığı anda.

Bizim memleketler kadınların erkeklerden daha çaresiz bırakıldığı memleketlerdir, bizim memleketler erkeklerin kadınları çaresiz bıraktığı memleketlerdir.

Jana, bu memleketlerde sızısı dinmeyen bir kadın ve bu yazı Jana’nın öyküsüdür.

* * *

Henüz 16’sına yeni basmış Jana’ya, Gerdî Vadisi hiç bu kadar sessiz ve hırçın görünmemişti. Doğduğu günden bu yana nefes alıp verdiği topraklar, bedeni ve ruhu gibi gün be gün daha da olgunlaşıyordu.

Pancar toplamak için çıktığı tepeden şöyle bir etrafına bakındı Şemdinli’nin belki de en güzel kızı. Bir an gözleri vadiden geçen helikopterlere daldı, annesinin sesiyle irkilip ona doğru yöneldi. Kulakları sağır eden helikopter sesinden annesinin ne dediğini anlayamamıştı. Yanına vardığında annesi:

“Jana, kızım, yasaklı bölgeye yaklaşmışız, hem ancak taşırız bu kadar pancarı, gün batmadan eve varmamız lazım, dönelim” dedi.

Bunun üzerine patika yoldan köye doğru aşağı inmeye başladılar.

Jana’nın bedeninin topuklarına yüklediği ağırlık onu amansız bir hikâyenin içerisine doğru hızla itiyordu.

Köye yaklaştıklarında uzaktan kendisini süzen gözleri fark etti. Güzelliği, bakmıyormuş gibi bakan gözleri kamaştırıyordu. Gözleri karınlarından daha aç olan evli, bekar erkeklerin rahatsız edici şekilde bakmalarına bir türlü anlam veremiyordu. Tamam, güzeldi güzel olmasına ama o bakanların da kız kardeşleri vardı. Üstelik sorsan her biri yılmaz birer namus bekçisi…

Yeri geldi mi kan dökecek kadar namuslu oluverirlerdi.

Bu aç gözlere inat Jana, hiçbir zaman söyleyemese de köy çobanının oğlu Tajdin’i sevmişti. Onu görünce içi kıpır kıpır, kalbi yerinden fırlayacakmış gibi oluyordu.

Bıyıkları yeni terleyen, teninin esmerliği ekmeğine vuran Tajdin de kendisiyle yaşıt komşu kızı Jana’ya vurgunken ağzından bunu dile getirecek tek bir kelime bile çıkmıyordu. Ne zaman karşılaşsalar gözleri, Jana’nın bedeninden çok kara gözlerini süzerdi. Bu seni seviyorum demenin tek ifadesiydi.

O rahatsız edici bakışlar Jana eve varana kadar sürdü. Eve döndüklerinde, Jana pancar ayıklamaya koyuldu, çok geçmeden ellili yaşlardaki babası içeri girdi, Jana’ya hiç bakmadan annesine birkaç kaş göz işareti yaptı sonra Jana’ya döndü: “Su bitmiş, abdest almam lazım, çeşmeden al da gel kızım” dedi.

Büyük bir saygı ve sadakat içerisinde pancar ayıklamayı bırakan Jana köy çeşmesinden su almaya gitmek için hazırlandı. Önce babası ve annesinin sopalarla tembihlediği gibi başına kan kırmızısı yazmasını bağladı. Sonra bir avucunda Tajdin’in muskası diğer avucunda su kovasıyla yine köy gençlerinin meraklı bakışları arasında çeşmenin yolunu tuttu. Jana çıkar çıkmaz, babası annesine bir şeyler mırıldanmaya başladı.

Çok geçmeden babasının istediği suyu, avluya bırakan Jana annesinin taş ocağa koyduğu sütü kontrol etti. Aceleyle tencerenin kapağını kaldırmak isteyince ateş gibi olan kapak elini yaktı, kapağı elinden fırlatıverdi. Gürültüyü duyan annesi dışarı fırladı: 

- Ah be güzel kızım biraz dikkat et yakacaksın bir gün kendini.

Jana, tencerenin düşüşüyle kendisini çepeçevre saracak bir alevin içerisine atılacağının ilk işaretini annesinden duyuverdi:

- Seni bugün istemişler kızım. Baban az önce söyledi. Komşu köyden biri istetmiş. Baban da vermiş, haberin olsun. Çok geçmeden düğününü de yaparlarmış.

Jana, yanan elindeki sızıyı kalbinde hissetti. Sustu.

Kendini toparladığında gece yarısıydı, yalnızdı. Evin avlusundaki ocağın başına çömelip kalmıştı. Ocağın yanında bulunan odun parçacıklarını ateşe atıyor ocağın sönmesine engel olmaya çalışıyordu.

Babası o köyde evlendirilen birçok kız gibi onu, hayatında hiç görmediği birine, rızası bile sorulmadan vermişti. Hatta, babası annesine bile sormamıştı o kararı verirken. Anneye gerekli talimat verilmiş, anne de kızına alınan kararı iletmişti. Güzelliği, tertemiz bedeni, sade ruhu birine peşkeş çekilmişti.

Gözleri bir an ocaktaki alevlerden ayrılıp karşı tepenin arkasında duran dolunaya takıldı. Sonra titreyen avuçlarında nemlenen Tajdin’in muskasını sıktı.

Yaşadığını hissettiği günden beri annesi ve babası başını kaldırmasına bile izin vermemişlerdi Jana’nın. Hiçbir zaman erkeğin bulunduğu odaya girememiş, öyle bir sofrada yer alamamıştı. Tajdin’i bile uzaktan seyretmekle yetinmişti. Tajdin’in muskasını bile evlerinden habersizce almıştı.

Amansız düşünceler arasında kaybolup giderken, dolunayda Tajdin’in yüzünü görür gibi oldu. Ona bakıp gülüyordu Tajdin.

Neredeydi Tajdin? Nasıl bakardı artık onun yüzüne.

Ertesi sabah uyandığında yatağında buldu kendisini. Abisi alıp yatağına taşımıştı bahçede uzanan kardeşini. Uyanır uyanmaz annesine koştu.

Dikildi annesinin karşısına:

- Ana beni nasıl benim rızam olmadan hiç tanımadığım birine verirsiniz? Babama nasıl karşı çıkmazsın. Hadi o erkek, seni de bu şekilde vermediler mi babama. Sen de annene karşı gelmedin mi. O zaman çok kızdığın annenin yerinde şuan sen varsın nasıl babama tek bir kez bile olmaz diyemedin?

Kızının ne söylemek istediğini çok iyi biliyordu. Bir zamanlar o da aynı sitemi etmişti anasına. Annesinin kendisine söylediklerinin aynısını kızına aktardı;

- Jana kızım, babandır, evimizin direğidir. O ne derse o olur. Bu işler böyle gelmiş böyle gider. Seni anlıyorum ama yapabilecek bir şey yok. Beni öldürtmek mi istiyorsun babanın elinden. Bunu bana dedin sakın babana söyleme. Bizi elaleme rezil etme.

Jana annesine ‘istemiyorum’ diye bağırırken babası damda tütün tabakasını eline almış beyaz, tertemiz kağıda tütün seriyordu. Kızının çığlıklarının onun için ne anlama geldiği, cigarasını sararken son işlem olan beyaz kâğıdı diliyle iştahlı ıslatmasından anlaşılıyordu.

Jana 3 gün boyunca koyun sağmaya gitmedi, pancara da, çeşmeye su almaya da.

Jana üç gün boyunca hiç “yaşamadı”.

Bu durumu köydekiler evlenmeye hazırlanıyor diye yorumlarken o içten içe eriyordu. Komşularıydı ama son bir haftadır Tajdin eve hiç uğramamıştı, görememişti Tajdin’ini.

Durumu çok geçmeden Tajdin’in küçük kardeşi Asmin’e sorarak öğrendi. Tajdin Hewlêr’e erzak almaya gitmişti bir haftadır. Operasyonlar yüzünden kaçak yolu aşamıyormuş.

Tajdin gelse, onunla kaçsa… Tajdin gelmese de O Irak’a kaçabilse… Tajdin onu duysa, ne halde olduğunu bilse… Tajdin de onun başkasına yar olmasına göz yumar mıydı? Tajdin’in gücü babasının gücüne yeter miydi? Tajdin, Tajdin…

Jana sabahtan akşama kadar Tajdin’i düşündü, akşam evlerine aralarında köy imamının da bulunduğu 5-6 yabancı adam geldi. Annesi, ‘Seninkiler gelmiş’ dediğinde Jana çılgına döndü. O adamlar babasıyla hararetli bir şekilde bir şeyler konuşuyorlardı. Çay, ceviz ve bal ikramı eksik edilmiyordu. Çok geçmeden ne için geldikleri anlaşıldı. Jana’ya hemen imam nikâhı kıyıp birkaç gün sonra da düğününü yapmak istiyorlardı.

Birkaç saat sonra babası odaya girdi ve parmağını Jana’nın gözlerinin içine doğrultarak emreder gibi seslendi;

- Jana, hazırlan birazdan imam nikâhın kıyılacak.  İmam ve hısımlarımız içerde. Sakın ters bir hareket edeyim deme, kırarım bacaklarını.

Son kez olsun içindeki masum Jana’nın çığlığını canının yarısı babasına iletmeye çalıştı;

- Baba ben evlenmek istemiyorum. Daha yaşım ne başım ne yapma bana bu kötülüğü. Allah aşkına bunu bana yapmayın, istemiyorum.

Nafileydi bu yakarışlar. Babası birkaç defa aynı sözleri tekrarladı Jana’ya. Jana babasının emir gibi sert sözlerine yerdeki tencereye vurduğu tekmeyle karşılık verince kıyamet koptu. Yüzüne inen tokatla yere yığıldı. Babası öfkeyle dışarı çıkıp abisi Mehdi ile bir şeyler konuştu. Çok geçmeden Mehdi içeri girip elindeki bıçağı kardeşi Jana’ya doğrultarak kolundan tuttuğu gibi Jana’yı imam ve o hiç tanımadığı 30 yaşlarındaki adamın yanına oturttu. İmam Mehdi’nin elindeki bıçağı fark etse de ortak olmakla yetindi günaha.

İmam’ın günaha şahit okkalı soruları, direnen bedene dayanan bıçak, oluk oluk akan gözyaşları ve iştahla direnen bedeni süzen gözlerle kıyıldı bir imam nikâhı daha.

Anne ve babasının gülen yüzleri, şefkatli eller, kardeşleri ve ağabeylerinin koruyan bilekleri bir anda düşman kesilmiş, onu kirli bir yaratıkmış gibi evden dışarı etmek için tek bilek olmuştu.

Jana, kendinden, insanlığından, kadınlığından ve toprağından utandı. Kendisi gibi zorla evlendirilen çocuk yaştaki gelinleri geçirdi aklından, koca koca bedenlere peşkeş çekilen bedenleri hatırladı. Annesini, amcakızlarını, komşularını…

O korku dolu gecenin üzerinden 2 gün geçmiş, bir sonraki gün düğünü yapılacaktı Jana’nın. Yemek yemeyeli günler olmuştu. Günlerdir çamura saplanan bir ceylan misali bir kurtuluş yolu arıyordu. Kurtulmak istiyordu bu zulümden.

Gözleri babasının duvarda asılı duran korucu silahına ilişti birden. Oturduğu yerden hiç kıpırdamadan uzunca bir süre gözlerini ayıramadı duvardaki keleşten. Evde kimseler yoktu. Jana dışındaki herkeste düğün hazırlığı vardı.

Jana Tajdin’in muskasını son kez öptü ve boynuna astı. Süt tenceresinin kapağı elini yakarken annesinin söylediği cümle kulaklarında yankılandı: “Ah be güzel kızım biraz dikkat et yakacaksın bir gün kendini.” Sonra kimin kimi yaktığını geçirdi aklından...

Jana bedenine dayadığı silahı ateşlerken, diller lal oldu. On altısında güzeller güzeli Jana’nın cansız bedeni yığılıvermişti odanın ortasına.

Tajdin akşama doğru köye vardığında etrafta ölüm sessizliği vardı. Tepeden köye doğru bakarken omuzlarda taşınan tabuta ilişti gözü. Ölümü de matemi de hiç sevmezdi. Ölenin kim olduğunu hiç merak etmeden köyün çeşmesine doğru yöneldi.

Birazdan Jana çeşmeye su almaya gelecekti.

Jana’nın ölümünü bir türlü kabullenemeyen Tajdin, Jana’yı yıllarca çeşme yolunda bekledi. Bir süre sonra ona deli deseler de o her su almaya geleni Jana sandı. Hepsine, “Jana min ka avekê bide min” dedi…

Jana’nın yaşamına son verdiği evden içeri o günden sonra tam 7 yıl boyunca kimse girmedi. İçeriden hiçbir eşya alınmadı. 7’nci yılın sonunda ev bir iş makinesi ile yıktırıldı.

Hiç şüphesiz bütün bu koşuşturmaca tek bir cümle kurmak için, “Yaşıyorum!” diyebilmek için. Ama bizim memleketlerde kadınlar için yaşamak kimi zaman dinmeyen bir sızıya dönüşür. Ve Jana bu memleketlerde sızısı dinmeyen bir kadın, bu yazı ise Jana’nın öyküsüdür.

Bu yazı toplam 8860 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
21 Yorum