İrfan Sarı

Islak alevler

31 Mart 2012 Cumartesi 16:26

Sinemadayım. Şehir Türkiye’nin herhangi bir şehri başı göğsümde bir kadın, ben ağlarken kadınlar duymamalı. Ama yaşadığım hayatın öyküsünü izliyorum filmde.

Çıplak ayaklı çocukluğum kalbimin duvarına çarpıyor, sevdiğime yazdığım mektup aklıma düşüyordu. Misket oynarken yüzüme bulanan toz ve dizime denk yırtık puntolunum hayal hayal dolaşıyordu sinemanın havasında.

Burnuma bir kadının kokusu düşüyordu.

Bir yandan da dağları taşları ıskalayan mermilerden düşen barut yanığı ve ormanların boynu bükük duruşu… Dalların çatırdayışı ve alevlerin ıslak ıslak yanışına şahit olan gözlerimin ağlayışı…

Sonra şehrin en vahşi doğasında, serçe gibi cıvıldaşan çocukların o en masum hallerine dikildim…

Ağaca dokundum, ateşe, suya ve ömrüme…

Ay doğdu karadan daha kara gecelere, yetim ve öksüz kaldı o vakitlerde çocuklar. Kadınlar kocalarının gidip gelmeyen hayaliyle soğuk yorgan altında akıttılar gözyaşlarını.

Oyuncaklarım geldi aklıma.

Ateşte kor kor yanan ve ilk nefretimi duyduğum an gelip oturmuştu o filme.

Sinema koltuklarında başı göğsümde bir kadın, türküler koynunda terli, içinde bir devrin aşk masalı.

Oysa oyuncaklarımı tekmeliyordu potinleriyle biri, evimizin saçaklarından duman yükseliyordu, kerpiç duvarların yandığını kimse görmemiştir ama duvarların vatan gibi diri kaldığına tanıklık etmiştir mutlaka görenler. Duvarlar vatanını ifade eder insanın, sınırlarını…

Ve sınırlarını kimse yakamaz insanın.

Sefalet, yokluk, yoksulluk güneşin önüne geçen kara bulutlara benzer ama özgürse insan hiçbir sefalet boyundan aşkın durmaz, hiçbir yoksulluk ciğerlerine sinsice yuva kuramaz. Film yaşadıklarımı şehirlerden diğer şehirlere ekmek kokusu gibi taşımıştı, inanmazsak ve ağlamazsak ekmek çarpar adamı.

Kan kokusu dolaşır havada sonra, baldıran otu boy verir.

Ağlıyordum. Oysa hiçbir kadın ağladığımı duymamalıydı. Çünkü biz iki bin metrenin çok üstünde solumuşuz havayı. Yani çocuklara göre tanrı yurdudur orası. Tanrı erkeği ve kadını yarattığı günden beridir sevişmez rüzgar yükseklerde çünkü tutunacağı bir beden yoktur.

Merhametsizdir bizim orda aşk. Türküler söyler bunu.

“Daha yeni düştüm derde
Yem olurum kuşa kurda
Yüce dağlar oldu perde
Neredesin nazlı yarim
Nerdesin nerdesin nerdesin
Akşam oldu karagözlüm nerdesin
Off off nerdesin
Bunca çile bu canıma
Yoksulluk ocağıma”

Sinemadayım filmin içinden yüreğime kör bir bıçak, göğsümün üzerinde bir kadının aşk öyküsü.

En acısı çocukluğumu tekmeleyen bir acımasızlık, gençliğimi derin bir vadide boğan koyu bir kin.

İşte bu hallerde dokunamıyorum sana, ağlıyorum sensizliğe özgürlük. Bir avuç toprağı, bir dilim ekmeği, bir yumruk dolusu kini feda ediyorum sana. Sen olursan özgürlük, sen olursan aşk, sen olursan kadın…

Yoksa bütün filmler, bütün sinemalarda parayla izlenir. 

Ama seni seyretmenin karşılığı aşktır.

Bu yazı toplam 3380 defa okunmuştur
ronahiyamın
 // tariyate
nerden bilebilirdim ki zeytin karası gözlerin dert olacağını......
21 Nisan 2012 Cumartesi 00:29
çok güzel
 // hari post
çok ustaca, çok içten. içsel betimlemeler mekansal betimlemelerle harika uyumlu. tebrik ederim....
03 Nisan 2012 Salı 16:11
Damlat balını....
 // AVA AZADİ.....
......ağlıyorum sensizliğe özgürlük. Bir avuç toprağı, bir dilim ekmeği, bir yumruk dolusu kini feda ediyorum sana. Sen olursan özgürlük, sen olursan aşk, sen olursan kadın...
Ne güzel hayatta yürürken konulan çiçeklerden toplanan polenleri bala çevirip muhtaçlara dağıtmak....
31 Mart 2012 Cumartesi 23:46