Mehmet Dinç

İnsanı Değerli Kılmanın Latincesi

16 Temmuz 2013 Salı 17:19

Kabrero, dünyanın acımasız bir yer olduğundan habersiz Latin esmeri bir gençtir. Meksika’nın geçit vermez dağlarında çobanlık yapmaktadır. Kabrero için yaşam dağlarda, göğsüne çapraz astığı kavalıyla keçilerini otlatmaktan ibarettir. Heybesindeki bayat ekmek ve sağdığı keçi sütü yaşam sınırlarının en belirgin özelliğidir. Bunun ötesinde varoluşun gizeminden bihaberdir. Söz gelimi aşk duygusuna kapılmamıştır hiçbir zaman... Fakat bu acımasız dünya herkesin canını yaktığı gibi onunda canını yakmakta kararlıdır.

Bir gün, kadim tarihten beri ormanı orman yapan, kocaman gövdeleri göbek bağlayan ulu ağaçların arasında, bir serabı görür gibi insanın soluklanmasına neden olan şelalenin başında bir Kızılderili kız görür. Kız göğüsleri çıplak bir şekilde elbiselerini yıkamaktadır. Kabrero’nun gözleri kıza kilitlenir. Tüyleri yeni çıkmış bu delikanlı, içindeki kıpırdayışa bir anlam veremez ilk başlarda. Kızı dikkatle inceler saklandığı ağaç gövdelerinin arasından. Çok sonra kendisini saran büyüden kurtulup ayrıntılara dikkat eder kızın bedeninde.

Bir yara! Kızın sağ göğsünün altında bir yara vardır. Bir kesik izi… Avcılar tarafından avlara fırlatılan bir mızrak izine benzetir o yarayı. O bu yaraya odaklanmışken, Kızılderili kız ürkek bakışlarıyla onu fark eder. Ve elbiselerini topladığı gibi bir ceylan çevikliğiyle geriye, ormanın derinliklerine doğru kaçmaya başlar.

 Kızın ürkek bakışları ile yara Kabrero’nun kıza vurulması için yeterlidir artık. O andan itibaren dünya bir başka anlam katmıştır Kabrero’ya. Meksika’nın tepesi bulutları delen dağlarının ucundan aşağılarda akan nehirlere bakar. Nehirler büyük gizemdir, büyük yaraların çağrışımıdır artık yüreğinde. Ne yana dönse o kızın siluetini görür. Yeni bir dünya keşfetmiştir ve bütün düşüncelerine sahip olur bu dünya. Bir yolunu bulmalı ve tekrar o kızı görmelidir. Günlerce, haftalarca o şelalenin başından ayrılmaz artık. Öyle bir yer ki şelale: İnsanoğlunun milyonda bir uğrayacağı bir coğrafya. Kabrero orada beklerken büyük acılar çeker. Neden kızıl derili kızı gördüğünü, bu kadar acı çekmek için nasıl bir günah işlediğini sorgular uzun bir süre. Bir sanrıya mı âşık oldum, der uzun bir süre. Çok sonra bir gece canına tak eder ve sabah erkenden bulunduğu yeri terketmeyi tasarlar kafasında.

O günün sabahı, gözlerini açtığında karşısında aynı kızı görür. Kızıl derili kız aynı şekilde göğüsleri açık bir şekilde derenin kenarına çömelmiş elbise yıkamaktadır yine. Tekrar görür o yarayı. Yara büyür, büyür, Kabrero’nun gözleri yarada kaybolur. Kabrero yaranın dünyasına girmiştir artık. Haftalarca beklediği kız karşısındadır artık. Kabrero, derenin karşı kıyısında duran kızın karşısına dikilir. Kız onu görür ve hiçbir korkuya kapılmaz bu defa.  Uzun bir süre göz göze bakarlar. Kabrero kıza ellerini uzatır. Bir güvercine uzanan şefkat elleri gibidir Kabrero’nun elleri. Kızılderili kız, bu gencin, kendisini yaralayan insanlara benzemediğini hemen anlar. O da ellerini uzatır, Kabrero’ya.

 Ondan sonra İspanya’nın tüm dağları, ormanları onların evidir. Her gün bir yerde konaklarlar. Kabrero kızıl derili sevgilisine kaval çalar. Kız başını Kabrero’nun göğsüne yaslar. Keçileri peşlerinde Meksika’nın bütün ormanlarını, dağlarını dolaşmaya başlarlar.

Bir gün kız öksürür. Öksürürken ağzının kenarından kan sızar. İkisi de anlam veremez buna. Belki de ölümcül hastalıkları önceden kestirememek, bilmemenin en güzel tarafıdır.  Hiçbir şey olmamış gibi şiddetle aşkı yaşamaya devam ederler. Günler geçtikçe kızıl derili kızın öksürükleri de çoğalır; ağzından akan kanlar da...

Bir gün öpüşürlerken kız yine öksürür. Bu defaki kan bir hayli çoktur. Kabrero, kucağında taşıdığı kızın öksürüğünün geçmesini bekler. Fakat öksürük geçmez. Ya da kız bir daha öksürmez. Gökyüzünün yansıdığı gözlerinin mavisiyle bulutların ardını seyretmektedir. Kabrero o zaman bir şeylerin kötü gittiğini hisseder. Bu his yavaş yavaş büyür düşüncesinde. Yüreğinin derinliklerinden kocaman kayaların yuvarlandığını, yangınlar yaşandığını hisseder. Dehşetle fark eder, dağların ardına düşen yıldırımların bu kez oralara düşmediğini. Bir acıklı duygu gelir kalbini sıkıştırır. Bir ölünün başında beklediğini kabullenemez. Çığlık atar… Kabrero’nun sesi dağlarda, koyaklarda, uçurumlarda, okyanusun en uzak noktasında yankı bulur. Sesin yankı bulmadığı tek yer sevgilisinin bedenidir. Sonra, kucağında taşıdığı cesedi yere bırakır. Günlerce başında bekler. Fakat kızıl derili kız dirilmez bir daha. Onu gömmesi gerektiğini, toprağa vermesi gerektiğini anlar.

Sevgilisini gömmek için hiçbir yeri beğenmez. Beğenmedikçe onu sırtlar, dağlar taşlar aşar, ırmaklar, çağlayanlar aşar... Köyler, kasabalar, kentler dolaşır. Kabrero bir vatan yitirmiştir sevgilisinin bedeninde ve aradıkça bulamaz bir daha o vatanı. Hiçbir vatan, çağlayanları, dağları, ormanları, toprağı ve insanıyla temiz değildir sevgilisi kadar. İnsanları gördükçe kaçar aralarından. Çünkü kanlı hesaplaşmalar, ihanetle doludur insanlık tarihi.  Ve bu ihanetler gittiği her yerde karşısına çıkar. Bir an şaşkına döner… Gücü tükenir… Ulaşabildiği en son noktada, dinlenmek ve ne yapacağını düşünme gereksinimi duyar.

 Bu defa kendine kaçış söz konusudur artık. Sevgilisini yitirdiği mekânlara, dağlara dönmeye karar verir. Tekrar yollara düşer. Kanlı hesaplaşmalardan, ihanetlerden, insanın benliğinin elinden alındığı, kuyulara atıldığı, öldürüldüğü, özgür yaşayamadığı, hep birilerine bağımlı dünyadır kaçtığı. Çünkü sevgilisinin bedeni kirlenen vatanlarda toprak altına girmemelidir. 

Ne şarjörü dolu bir silah, ne kınından çekilmiş bir kılıç ne de kimyevi silahlar gözlerindeki öfke kadar caydırıcı değildir. Dağlara tırmanır, vadilerden geçer. Fakat dağları da dağları değildir, vadileri de vadileri değildir artık. Yüreğinde merhamet kalmamış insanoğlu oraları da işgal etmiştir, yurt edinmiştir. Kabrero, düzene, insanı kimliksizleştiren, ötekine bağımlı kılan, ben yoksam sen de yoksun diyen anlayışa teslim etmek istemez sevgisini, sevgilisini. Temiz bir toprak bulma umuduyla Meksika’nın en yüksek dağına tırmanır. Fakat orası da temiz değildir artık. Aynı düzen orada da kuruludur. Sömürülme, boyun eğme, düzenin istediği tarzda yaşamak oraları da teslim almıştır. Herkes embesil, herkes uyuşuk, herkes kaderine razı, biri ötekine bağımlı görünür ona. Fakat başka bir şeyin erincine varır: Sevgilisini bu dünyada nereye götürürse götürsün hep bir kirlenmişlikle karşılaşacağını. Daha fazla dayanamaz. Kucağında taşıdığı sevgilisi ile uçurumun başına gider. Ve kendisini sevgilisi ile boşluğa bırakır. Sevgilisini yaşadığı dünyaya gömememiştir; Sevgilisinin bulunduğu dünyaya gitmeye karar vermiştir.

Kabrero dünyanın alışılmış düzenine başkaldıran bir kahramandır. Kendine aradığı benlik sevgiye, aşka, dürüstlüğe aradığı benliktir. Çıkarların, ihanetlerin ve husumetin peşinden gitmemiştir. İnsanoğlunun yaptığı gibi gideni değersizleştirmemiştir. Gidenin ardından, anısına saygı duymaya devam etmiştir. Sevdikçe, sevgisi büyüyen, sevgilisinin benliğine saygı duyan, insanlık tarihinin yüz karası ihaneti, değersizleştirmeyi, unutmayı reddeden insanların protipidir.

Bu yazı toplam 5194 defa okunmuştur
rubara
 // amed
rubar senin ırkının tüm beyinsel aktivitelerin toplamı kürdün cahilinin bir hücresi etmez..sen git ırkına deki kürtler okumayı bıraktı artık yazmaya başladı ve okadar uzun yazıyorlarki artık okuyamıyoruz.....
17 Temmuz 2013 Çarşamba 09:38
aşk
 // elih
Dünyanın en güzel toprakları galiba sevgilinin yüzüdür..tertemiz kirlikilklerden arındırılmış yüz..teşekkürler sayın yazar..bir çırpıda okunan bir yazı akıcı sürükleyici ve sevgi dolu......
17 Temmuz 2013 Çarşamba 09:35
welat
 // xebat cotkar
em lı welate xwe bıjin...
17 Temmuz 2013 Çarşamba 07:35