İrfan Sarı

İkindi Vakti Van’da

29 Eylül 2010 Çarşamba 21:23

“hüznü nergis sarhoşluğunda bir Van ikindisi
alnında yıldız
eli mavzer
yersiz ve yarsızken
aşkın sürgün yolcusuyum
tek tanığım gölgem
ardımda unutulmuş bir türkü
ve güneşin ezgisiyle…”
(Özhan Hakan)

Tovjin, şehrin kalabalığından kaçıp gelmişti, zaten yüreğine kelebek olup konanda bırakıp gitmişti öğlen öncesi. Gerisine dönüp bakmadan hem de. kurumuş zerdali gözlerine asılmıştı o an. Diline gelip oturan pelesenk kalbinin söylediklerini sırtından vurmuştu adeta. Gelip bu tarihin zulmüne dimdik duran kutsal mekandan daralan ruhuna şifa aradı.

İlkin gölün kokusu geldi, öğlen arası güneş vurunca göle türkuaz bir renk ve iyot-i bir koku selam verdi ona. Sonra martılar çığlığa durdu hep bir ağızdan, kaçıştılar, oynaştılar. Tekneler bir gelip bir gitti. Eylül varınca sararan otlarda yavaş yavaş kökünden ayrılıp kapılıyor rüzgarın koynuna, işte o otlarda Tovjin’e bir mısra okudular aslında. Gökyüzü Süphan dağıyla el eleydi.

Birden deliriverdi gün, bir kasırganın önüne kapılmış gibi gelip göğe toplandı bulutlar. Bir karmaşa bir telaş dolandılar. Martılar gitti. Rüzgar hızını artırdı. Göl yavaş yavaş balık sırtına dönüverdi. Doğruya bu gün hiç tutmamıştı Tovjini. Öyle olmazsa şimdi yanında İğdemde olurdu.

Günün sadakati düştükçe gölü yalaya yalaya gelen rüzgar ceplerine bile doluşuyordu. Sert esimler gölün tansiyonunu yükseltiyor adanın kıyısını adam boyunda dalgalara terk ediyordu. Üstündeki mintan çoktan tenine yapışmıştı. Kilisenin duvarına sırtını dayadı koşarak. Gün içindeki güneşi içine haps etmiş taşlar sevdiği gibi sımsıcaktı.

İğdemin teni tenine değmiş gibi hissetti sonra, azdı yarası. Kıvrıldı kuru yaprak gibi çöktü duvar dibine. Ağzında zehir bir tat.

Gök homurdanmaya başlayınca tekneye vardı. Dalgaların kucağında bir o yana bir bu yana gelen tekneye vuran yağmur bile fikrinden silemiyordu iğdemin gidişini. Biran Tamara’nın öyküsü geçti hayalinden. Gevaşlı Kürt çobanın dalgalara karşı kulaç atışı kulaklarına bir başka ahenkle geldi düştü. Gökyüzüne bakındı yüzüne düşen damlalar başını yukarı kaldırmasına izin vermiyordu. Ama yüreği hep bişey arıyordu ve ona bakınmasını söylüyordu. Yağmur damlasını açıp içinde aramak istedi. Elini cebine attı belki olur diye. Bir sebep bir bahane onu getirsin diyordu içinden.

Ama hep tükeniyordu uzandıkları yerde.

Berbat bir tekne yolculuğundan içi dışına gelmiş vaziyette ayaklarını karaya attı. Bakındı etrafına hala yağıyordu yağmur. Gelen giden araçların arasından sıyrılıp vardı bir çayhaneye. Ipıslaktı, bıyıkları üst dudaklarını terk edip alt dudaklarına mekan kurmuştu. Sigara içmek istedi. Sigarası da ıslanmıştı. Bir çay istedi. İçi üşümüştü. Bir yudumda demi üstünde çayı kıtlama yaptı. Karşı büfeden bir sigara aldı. Dumanlarken sigarasını birkaç çay daha içti.

Yağmurda durmuştu artık.

Eylül yağmurları yalancıdır. Baskıncıdır. Baskın eder ve kaçar. Öyle oldu. Bulutlar yarıldı aradan gökyüzü belirmeye başladı. İkindiye vardı daha. Eylül ikindi vakti hep kara haber verirdi bu yurtta. Kızıllık düşünce dağların üstüne evlere kapanmak gerekiyordu. Sürmekte olan savaş böyle buyurdu. Karanlık karanlıklarındı.

İçi üşümüş Tovjin biraz kurulandıktan sonra İğdemi aramaya gidecekti.

Gölün kıyısından şehre doğru yol boyu düşlerini yeniledi. Kim ki sevdiğinden ayrıysa kaybolur. Kim ki sevdiğine uzak düşerse küser ona yer gök. Bildi…

Yarini kaybetmek yurdunu kaybetmekti.

Anladı, ne yarini ne yurdunu kaybetmeyecekti. İçini inşa etti. Nefesleri birbirinden kopan yere doğru yürüdü sonra. Çünkü içindeki sevda çekiyordu onu. Sevdası dağların sancısını bile alıyordu, çekiyordu, bitiriyordu. Birazdan bir karnaval olacaktı sanki. Şehir korkacaktı bu sevdadan. Yer gök kızıla boyanmadan ulaştı öğlen öncesi İğdemden ayrıldığı yere.

Sevgilisi nefesini tutmuş saati durdurmuş gözünü yola dikmişti. İki sevgili göz çarpıştı ve karnavala döndü şehir. İkindi vaktiydi. O birkaç ayrılık saatini tutuşan ellerinde efsunladılar.

Şehir nice aşkları bahara erdirmişti. Nice aşıkları toprağa. Bir yeni aşkı günün siluetleri kaybolunca gölün üstünden geceye terk etti.
 
Ama son sözü Tovjin söyledi…

“Dünya olup etrafında dönmezdim ey yar
seni güneş bilmeseydim!”

Bu yazı toplam 5035 defa okunmuştur
aşk
 // Cihan DEMİR
Bu yazıları ancak aşk acısı çeken anlar. Yüreğine sağlık İrfan abi......
01 Ekim 2010 Cuma 16:23
BALINIZ BİLE BARUT KOKUYOR !
 // İhsan KALENDER
Yüksekova BALI , BARUT kokulu! Şifa niyetine bir kaç seneden beri istimal ettiğim YÜKSEKOVA balını her tadışımda sanki BARUT kokusu geliyor! Diyorum ki; Otuz-kırk sene evvel ayak basılmadık el değmedik BAKİR COĞRAFYA nasıl oldu da KAN ve BARUT kokusuna bulandı? Tabiatıyla KAN ve BARUT , NADİDE yetişen çiçeklerinize sirayet edebildiği gibi, yine NADİDE yetişen YAZAR ve ŞAİRLERİNİZİN de kalemine sirayet ediyor!...
30 Eylül 2010 Perşembe 14:37
DEMEK İSTEMİŞTİM Kİ !
 // İhsan KALENDER
Kalemi , KAN ve BARUT kokan YAZAR ve ŞAİRLER cümlesinden olan EDEBİYAT aktörlerinden olmasaydı demek istemiştim. Mesela YÜKSEKOVA yerine KABATAŞ LİSESİ, HAKKARİ yerine GALATASARAY LİSESİ , sonra da BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ okuyabilseymiş demek istemiştim..!.. Sonra YÜKSEK LİSANSINI , YÜKSEKOVA üniversitesi !yerine, İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ EDEBİYAT FAKÜLTESİNDE yapmış olsaydı demek istemiştim..!.....
30 Eylül 2010 Perşembe 14:21