İbrahim Genç

İki Dil Bir Ülke -III-

02 Mart 2010 Salı 23:05

Geçmişe yönelik yaptığım okumalar ve bugün küresel ölçekte yaptığım gözlemler, Türk ve Kürt halkının birbirini anlaması ve birbirilerine destek vermeleri için birçok neden olduğunu gösteriyor. Özellikle tarihin sert cilvesiyle bugün Kürtlerin ve Kürtçenin başına gelenlerin, geçmişte Türklerin ve Türkçenin de başına gelmiş olması, empati kurmak için önemli etmen olabilir. Bu sebeple de yazılarımda, art niyet amacı taşımadan Türklüğün ve Türkçenin başına gelenleri vermeye devam edeceğim. Bu anlamda okuyucuların bir sağduyuyla verilere yaklaşması önem arz etmektedir.

Önceki yazıda Servet-i Fünun edebiyatıyla Türkçenin anlaşılmaz bir hale geldiğini anlatmıştık. Bu dönemden sonra 1908’te II. Meşrutiyetin ilan edilmesiyle oluşan serbestlik ortamı yeni akımların çıkmasını da sağlamıştır. Özellikle 1860’larda başlayan sadeleşme çabalarının bu dönemde “ulusçu” bir nitelik kazandığını görüyoruz. Bunun sebeplerini Osmanlının Batı’nın üstünlüğünü kesin olarak kabul etmesi üzerine Osmanlı aydının başka bir üstünlük öğesi arama çabasında arayabiliriz.

Bu dönemde öncelikle Fecr-i Ati topluluğu ortaya çıkar. Fransız sembolisterden büyük oranda etkilenen bu topluluk, özellikle şiir dilinde kapalılığı savunuyordu. “Sanat, şahsi ve muhteremdir.” anlayışını benimseyen bu topluluk da Servet-i Fünun gibi halktan kopuk, anlaşılması güç bir dil kullanmıştır. Dile bu dönemde de Arapça ve Farsça kelimeler girmekle birlikte, yabancı gramer kuralları da girmiştir. Bu topluluğun en ünlü temsilcisi Ahmet Haşim’di.  

Bu dönemde Fecr-i Ati pek etkili olmamıştır. Buna karşılık 1911’de Selanik’te çıkan Genç Kalemler dergisinde Ömer Seyfettin’in “Yeni Lisan” adlı makalesinin yayımlanmasıyla başlayan Milli Edebiyat düşüncesi etkili olmuştur. Bu dönemde dil üzerine tartışmalar yaygınlaşmış, dilde birliğin yolları aranmıştır. Yine bu dönemde Tanzimat döneminde başlayan sadeleşme, Genç Kalemler’in elinde “ırk” temelli bir görünüş alır. Ki Ziya Gökalp başta olmak üzere Turancılık da benimsenmiştir.

Savaşların başlaması, kavmiyet duygusunun Osmanlı halklarında gelişmesi, Türk Ocaklarının açılması gibi nedenler Genç Kalemler’in etkili olmasını sağlamıştır. Peki Milli Edebiyat ısmarlama bir edebiyat mı?  Bununla ilgili olarak Murat Belge “Türkçe Sorunu” makalesinde “Balkan Savaşı, Türkçeciliğe hız vermiştir. Bu dönemde İttihat ve Terakki, halkın milliyetçiliğini körükleyecek bir edebiyat yaratılmasını istemiş ve yazarlara bolca para vererek böyle bir edebiyatın kurulmasını sağlamıştır.” der ve bu düşüncesini savaştan sonra birçok dergi kapanırken milliyetçi dergilerin daha da güçlü olmasına bağlar.

Milliyetçiliğin ve Turancılığın bu dönemde güçlenmesinin bir nedeni bu dönemdeki savaşlar ve Osmanlının Batı’nın üstünlüğünü kabul etmesinin yaratığı kompleks olabileceği gibi diğer bir neden de Türklüğün ve Türkçenin ihmal edilmesi ve hor görülmesidir. Çeşitli kaynaklardan bununla ilgili verilerden bazıları şöyle:

● Ziya Gökalp, “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” adlı kitabında “Türklüğün Başına Gelenler” başlığındaki yazısında Osmanlının diğer unsurların milletlerini sahiplendiğini ve Türklüğün sahipsiz kaldığını ve Türklüğün hor görüldüğünü belirttikten sonra Ahmet Vefik Paşa’nın “Müntehabat_ı Durub-ı Emsal” eserinden Türkler için kullanılan şu vasıflandırmaları sıralar. Bazıları şöyle (s. 35):

Türk danişmend (bilgili) olur, adam olmaz

Türk’e beğlik vermişler, önce babasını öldürmüş

Türkün aklı sonradan gelir.

●Agah Sırrı Levend de “Dil Üstüne” adlı kitabında bunu şöyle dile getiri: “Eskiler ‘Türk kelimesini nasıl ‘bilgisiz, görgüsüz, kaba, köylü’ anlamlarını yakıştırmaya kalkmışlarsa, Türkçeyi de bayağı, yetersiz ve kısır görerek ondan kaçınmışlardır (s. 51).”

● Jean-Paul Roux, “Türklerin Tarihi” adlı kitabında şu ifadeyi kullanır: “XIX. Yüzyılda İstanbul lehçesinde ‘Türk’ sözcüğü ‘dağlı, kaba, geri kalmış köylü’ yan anlamlarını da getiriyordu (s. 433).”

● Bernard Lewis de “Modern Türkiye’nin Doğuşu” adlı kitabında şöyle der: “İmparatorluk zamanındaki Osmanlı toplumunda etnik bir tabir olan ‘Türk’ pek az kullanılmıştır. Başlangıçta bu sözcük Türkmen göçerler için genelde dışlayıcı, küçümseyici bir anlamda, zamanla da Türkçe konuşan cahil ve görgüsüz Anadolu köylüsü anlamında kullanıldı (s. 4).”

Buna benzer hoş olmayan söylemleri çoğaltmak mümkün. Ki Genç Kalemler, bu tür olumsuzlukların farkındaydılar. Türklüğe ve Türkçeye karşı bu dışlayıcı tutum, milliyetçiliğin kurulmasını hızlandırdığını söyleyebiliriz. Bu konuda Mehmet Kaplan’nın “Batı medeniyet ve kültürü karşısında aşağılık duygusu hisseden Tanzimat sonrası Türk aydınları, Avrupalıların bu nevi yazılarını okuduktan sonra kendi milletlerinin dehasına inanmışlardır (Kültür ve Dil, s. 32).” seklindeki  sözleri de bu düşüncemizi destekler niteliktedir.

Bu dönemde yazılan yazı, şiir ve hikayeler de bize ipucu verecek niteliktedir. Özellikle Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp bu bağlamda incelenebilir. Ziya Gökalp’ın “Turan” manzumesi bu anlamda çok şey anlatmaktadır. Biz Ömer Seyfettin’in “Primo Türk Çocuğu” adlı hikayesine bakalım:

Bu hikayede olayların geçtiği zaman Balkan Savaşı yıllarıdır. Milliyet duygusunun geliştiği bu dönemde yalnız Türkler kendi benliklerinin farkında değildir. Bu sebeple de İtalyan bir bayanla evlenmiş olan Kenan Bey de yıllarca ihmal ettiği Türklüğünü düşünür. Kendini sorgular ve içinden: “ ‘Ben neyim?...’ diye kendine soruyor, fakat, ‘Türküm!...’ demeye cesaret edemiyordu.” Yine Kenan Bey’in oğlu Primo’ya da arkadaşı Orhan “Türkler medeniyet yollarını açmış, her yere kahramanlık, temiz kan, saf ahlak götürmüşlerdi.” demektedir. Bunun üzerine Türkçe bile bilmeyen Primo da kendini sorgular ve İtalyan annesine “Ben… Ben Turko çocuk… Ben, yok İtalyano” diyerek adeta isyan eder. Ki yine hikayede Ömer Seyfettin Primo’ya “Kabahat bize Türklüğümüzü unutturan sebeplerde…” dedirterek adeta milli edebiyatın amacını beyan eder.

Yazıma burada son verirken belirtmek isterim ki ne olursa olsun her milletin dili ve varlığı kutsaldır, saygıdeğerdir. Bu sebeple de hiç kimse bir halkı küçümsemek ve asimile etmek sevdasına düşmemelidir. Hiç de hoş olmayan bu verileri vermenin tek amacı, iki halkın birbirini anlamasının gerekçelerini çoğaltmaktır.

...Devamı bir sonraki yazımda...

Bu yazı toplam 3788 defa okunmuştur
makyavele
 // osman
türk soyu gittiği her yere adalet barış ve islamın bayrağını taşımış, her dinen ve ırktan insanın birarada yaşayabileceği bir çatı oluşturmuştur, tarihinde böyle bir şey başaramamış ateist avrupa, türkü tabiiki sevmez ama zerdüşt kürtü çok severler çünkü aynı .. lacivertidirler:)...
04 Mart 2010 Perşembe 18:13
Osman'a
 // MAKYAVEL
Ünlü siyasetbilimci Makyaveli 1500 yılında yazdığı "Prense Öğütler" adlı kitabında Kürtlerin (MED) tarihsel süreçte yaşadıkları üstün medeniyetle uyğarlaştığını ve erkeklerin bile çok bakımlı olduğunu vurguluyor. İslama hizmet etmek için kendi milli değerlerinden vazgeçtiler. İslamın din kardeşliği prensibine olan inançları Kurdistanın talan edilmesine sebep olmuştur. Avrupaya bir Kürt olarak gittiğiniz zaman daha samimi karşılanıyorsunuz, ama Türklere hala nefretle bakıyorlar. Nasıl bakmasınlar ki, adamların son 500 yılı Türk işgali ve katliamlarla geçmiş. Ama Kürt denince akla Mezopotamya geliyor. Medeniyetin beşiği. Kürtler hala diğer müslüman kavimlerden daha insancıl. Bunu görmek için, Iraktaki Kurdistanbölgesine bakmak yeter....
04 Mart 2010 Perşembe 01:54
türklerden bahsetmişsin de
 // osman
bir de avrupaya kürtleri sorsana bir bakalım ne tepkiler alacaksın....
03 Mart 2010 Çarşamba 21:59