İbrahim Genç

İki Dil Bir Ülke -II-

25 Şubat 2010 Perşembe 20:14

Toplumlar arası etkileşim ve dilin canlı bir varlık olması, diller arası kelime alışverişini kaçınılmaz kılmaktadır. Bu, aynı zamanda bir kültür alışverişidir. Bunun yanında söylemeliyiz ki dillerin sözcük alıntılaması yadırganmamalıdır. Bir dilde çok fazla yabancı sözcük olması, o dilin varlığını inkar etmeyi gerektirmez. Çünkü bir dilde önemli olan gramer unsurlarıdır. Bu sebeple de bir dil, başka dillerin gramer kurallarını almaya başladığında asıl bozulma başlar. Çünkü dilin sistemi bozulur.

İşte bu yüzden bir önceki yazımda çeşitli kaynaklardan aktardığım bilgilerden anlaşılacağı üzere Türkçenin konuşucularının yaptığı en büyük hata, Arapça ve Farsça gramer kurallarını almalarıydı. Kimi araştırmacılar Türkçenin, karşılaştığı bu dillerin sistemini almak zorunda kaldığını belirtir. Kimi araştırmacılar da bunu, dönemin özenti çabasına bağlar. Ki bu dönemde eserlerin çoğu Farsça ya da Arapça verilmiştir. Başta Mevlana olmak üzere Keşfî, Türkçeyi yetersiz görmüştür.

Murat Belge de “Türkçe Sorunu” adlı makalesinde Anadolu’ya gelen Türklerin Arapça ve Farsça kelime ve gramer kurallarını almalarının bir zorunluluktan kaynaklandığını belirtir ve bunun nedenini de şöyle açıklar: “…Göçebe bir topluluk, uzun yüzyıllar boyunca ‘sofistike’ bir uygarlık yaratmış, yerleşik toplumlarla yüz yüze geliyor, sonra da iç içe geçiyordu. Türkler, kendi yaratmadıkları bir hayat tarzına girerken, bu hayat tarzının kendi yaratmadıkları kelimelerini de almak zorundaydılar…” Ki bunun sonucunda Türkçenin içine düştüğü durumu Jean-Paul Roux, Türkleri kastederek  “Dilleri bir doğu retoriğinin boyunduruğu altına girmiş, Arapça-Farsça deyişler, kalıplar ve sözcükler dillerini öyle istila etmişti ki köylüler anlamakta güçlük çekiyordu (Türklerin Tarihi, s. 446).” şeklinde ifade ediyordu.

DİLDE SADELEŞME DENEMESİ

Siyasal gelişmelerle birlikte Batı’da eğitim alan birçok genç de dil ve edebiyat alanında bir yenileşmeye gider. Bu, bir ihtiyaçtı aynı zamanda. Jean-Paul Roux bunu “Osmanlıda Arapça-Farsça cümle yapıları ve sözvarlığı dili o kadar bozmuştu ki, 19 ve özellikle de 20. yüzyılda Türkçede reform yapmak gerekmişti(age, s. 259).” sözleriyle belirtir.

İşte bu yüzden de bu dönemde dil ve edebiyatta modernleşme tartışmaları başlar. Bunun sonucunda da Şinasi’nin 1860’ta Tercuman-ı Ahval gazetesini çıkarmasıyla Tanzimat Edebiyatı (1860-1896) başlar. Bu dönemde halk diline geçişin yolları sorgulanmış ve dilde sadeleşme düşüncesi kabul edilmiştir. Bunun bir nedeni de dönem yazarlarının politik yönlerinin ağır basmasıydı. Peki fikirler halka nasıl ulaştırılmalıydı? Bu bilinçle Tanzimat yazarları gazeteciliğe önem vermişlerdir. Böylece oluşan basın dili, sadeleşme temayülü göstermiştir. Ki zaten Ahmet Hamdi Tanpınar başta olmak üzere  Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun da bu dönemde oluşan yazı dilini gazeteciliğin başlamasına bağlar.

Yine bu dönemde Namık Kemal yazılarında “Roman bizde yok denecek kadar azdır. Dilimizde lezzetle okunacak belki üç hikaye bulunmaz. Batı dillerinden aldığımız romanların çoğu ise fena çevrilmiştir.” diye yakınırken  “Lisan-ı Osmanî’nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazatı Şâmildir”  adlı makalesinde  edebiyat üzerine bir tartışmaya girer. Bu Makalede işlenen tez şudur: “Dil edebiyatın temelidir, edebiyat ise bir milletin ruhudur. Edebiyata sahip olmayan veya edebiyatları gelişmemiş milletler, milli birlik vücuda getiremezler (Mehmet Kaplan, a.g.e, s.117).”  Bunun yanında Ziya Paşa da “Şiir ve İnşa” adlı makalesinde dil üzerine fikirlerini belirtir. Dilde bir özbenliğe dönüş olması gerektiğini savunan Ziya Paşa, Divan edebiyatını eleştirir. Nergisi ve Veysi gibi Osmanlı yazarlarının eserlerinde “üçte bir Türkçe kelime bulunmaz” diyerek eleştirir. Ziya Paşa, imla kurallarının yapılmasını ister.

Bu dönemde “sanat toplum içindir” anlayışı benimsendiği için birçok yazarın eserinde halkı eğitme amacı vardır. Bazı eserlerde, bu dönemde içine düşülen aşırı Fransız özentisi ve alafranga yaşam da eleştirilir. Ahmet Mithat Efendi, Felatun Bey; Recaizade Ekrem de Beyruz Bey karakteriyle aşırı batılılaşmanın ortaya çıkardığı olumsuz durumu eleştirir. Ki yine Ahmet M. Efendi’nin “Jön Türkler” adlı kitabında Ceylan karakterine şu soruyu sorması önemlidir: “Seni böyle berbat eden o Fransızca kitapları değil midir? (s. 129).”

Tanzimat Edebiyatını takip eden Servet-i Fünun edebiyatında yine Fransız hayranlığı devam eder. Özellikle bu dönemde sone ve terza-rima gibi yeni nazım biçimleri alınarak şiirde şekilsel bir değişim yaratılmıştır. Bunun yanında bu dönemde Türkçeye yine yabancı sözcüklerin girmesinin yoğunlaştığını görüyoruz. Öyle ki Servet-i Fünun edebiyatçıları, kimsenin bilmediği sözlüklerden yeni kelimeler avlayıp dile sokmuşlardır. Bunun sonucunda da zor anlaşılan bir dil ortaya çıkmıştır.

Kenan Akyüz bu dönemde Fransız şiirinden birçok yeni hayalin alındığını ve bunların ifade edilmesi için de yeni bir sözvarlığının oluşturulmak istendiğini, bu yüzden konuşma dilinden uzak bir dilin oluşturulduğu savunurken (Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, s. 90), Ahmet Kabaklı da durumu “Örnek aldıkları Fransız şiirinde bizim için yeni buluşlar, kavramlar, mecazlar görüyor, bunları sade Türkçe ile anlatmayı zevksizlik sayıyor, Fars ve Arap dillerinin zengin sözlüklerine başvuruyorlardı (Türk Edebiyatı, c. 3, s. 198)” sözleriyle özetliyordu.

Servet-i Fünun döneminin bir özelliği de içine düşülen karamsarlık ve umutsuzluktur. Aslında hayaller vardır ama siyasal baskılar, herkesi bunaltmıştır. Öyle ki uzaklara gitmek ister birçok yazar. Ki Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah romanındaki Ahmet Cemil, bu dönemin geçliğini simgeler adeta. Umutları vardır; bu umutlar, “mavi”dir. Fakat dönemin şartlarında bir şey yapamadan Ahmet Cemil, bütün hayallerine veda ederek son defa İstanbul’a bakar. Gecedir; bu kaybediş ve gidiş, “Siyah”tır. 

Bu iki dönemde de görüldüğü gibi dilin canlı bir varlık olması ve kültürel etkileşim, dilde dalgalanmalar yaratabiliyor. Türkçeye birçok yabancı sözcük ve hatta gramer kuralı girmesine rağmen hiç kimse bu dönem dilini, farklı bir dil olarak göstermiyor. Ki bu sebeple de bazı Türk okumuşların Kürtçeye saldırması haksızlıktır.

Kürtlere ve Kürtçeye sözde bilimsel temelde yapılan saldırıların temel nedenlerini sonraki yazılarda karşılaştırmalı olarak ele alacağım. Bu sebeple bu ilk yazılarımın doğru anlaşılmasının, sonucun determinist olarak algılanmasına katkıda bulunacağı kanaatindeyim.

Bu yazı toplam 7108 defa okunmuştur
Bugün ki türkçe asıl türkçe değildir.
 // kırÇİÇEĞİ
Türk dünyası ile anlaşamayan bir türkçe. uydurukçası bol bir türkçe.Ana dilimiz diye sövmemiz gerekmiyor.Kimse kendi dilini ön plana çıkarıp başka bir dile küfretme hakkına sahip değil.Kürtçe oldukca zengin bir dil.O da geçen süreçte akademik olarak korunmadığı için yozlaşma sürecine girmiştir. Bunu sorani botan gibi lehçe farklılıklarında konuşanların birbirini anlamamasından anlayabiliriz. Bugün öğretilmeye ve akademik bir uslup kazandırılmaya çalışılan kürtçe maalesef yarına ne getirecek bilemiyoruz.Kürtçe olduka zengin abinin çocuğuna farklı ablanın çocuğuna farklı yeğen dersin sadece bu mu yengelerde farklıdır.İşte bu dilin zenginliğidir. Gramerinde de anlarsın bunu.İnsanları aşağılamayın Osman-iye.Arapçada zengin bir dil....
26 Şubat 2010 Cuma 19:04
bırak bu dalgaları
 // osmaniye
sen önce babanın diline bak, arapça ya da ingilizce bir şey söyle ki onu türkçe de birebir ifade edemeyesin:bulamassın böyle birşey! türkçe o kadar kolay aynı zaman da ifade gücü zengin bir dildir ki farsların çoğunu çoktan asimile etmiştir bugün türkiyede türke benzeyenlerin oranı %20 gerisi yunan rum fars arap vs. dir. yani türkçenin sınırlarını ve ulaştığı yerleri anlamaya senin rüyaların bile yetmez yazarımsı şey. merak etme yakın da araplar bile bu ili öğrenmeye başlayacak çünkü arapça yapısal olarak çok zor bir dil. hangisi kolaysa onu kullanacaklar... bir de matah bir şey olsanız içim yanmayacak ha....dinime küfreden müslüman olsa olayı........
26 Şubat 2010 Cuma 16:26
taŞ
 // halo
Takdir ediyorum sizi beyler!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!...
26 Şubat 2010 Cuma 11:22