İbrahim Genç

Hrant, Medya ve Devlet

29 Ocak 2012 Pazar 01:25

Türkiye’de demokratikleşme ile ilgili tüm gelişme ve dönüşümlerde medyanın yadsınamaz ve küçümsenemez bir etkisi var. Özellikle medyanın tekelleşmesi ve yönlendirilebilir hale gelmesi aynı zamanda medyanın dikte aracı olarak kullanılmasına neden olmuştur. Medya bu noktadan sonra iktidarların politikalarını topluma kabul ettirme ya da direnç yaratma işi görürken halkın haber alma özgürlüğüne de oto-sansür uygulamak suretiyle engel olabilmektedir. Böylece medya, kendi Hipokratik etiğinden uzaklaşarak bir dezenformasyon, yönlendirme, dikte aracı haline gelebiliyor. Türkiye’de devlet anlayışının da medyaya biçtiği rol aynen budur. Ki son aylarda devletin politikasına aykırı ses çıkarak gazeteci-yazarların gruplar halinde tutuklanmaya başlanması ve dünyada medya alanında fazlasıyla sabıkalı bir ülke olmamız da bu nedenledir.

Medyamız ki (bazı dürüst gazete ve yazarlarını saymazsak) özellikle hedef gösterme noktasında daima becerikli olmuştur. Bunun en can alıcı örneği Ahmet Kaya’nın başta Hürriyet olmak üzere birçok medya organı tarafından vatan haini ilan edilerek adeta Türklüğün düşmanı olarak lense edilmesidir. Her ne kadar dönemin hedef gösteren elleri bu işten bin pişman olsalar da neden oldukları acı durum hiç de unutulacak türden değildir. Yine aynı şekilde ülkemizin başına bela edilen 301. madde yüzünden Orhan Pamuk ve Elif Şafak gibi yazarlara dava açılması, çeşitli milliyetçi kesimlerin hedef gösteren ve tehdit eden yaklaşımları da ülkemizi dünyaya karşı rezil etmeye yetmişti. Öyle ki bu psikolojik baskıdan dolayı İktidar tarafından Orhan Pamuk ve Elif Şafak davaları hemen düşürülecekti.

Her ne kadar Orhan Pamuk ve Elif Şafak’ın davaları düşürülse de aynı sebeple hakkında dava açılan Hran Dink’in davası devam edecekti ve Hrant, 6 ay hapis cezasına çarptırılacaktı. Medyanın bu konuları ele alan yaklaşımları, diğer aydınlar için de iç açıcı olmasa da Hrant Dink konusunda hem devletin hem de medyanın çifte standart uyguladığını gösteriyordu. Bunun sonucunda doğal olarak Hrant da “Neden benim davam düşürülmedi?” diye soruyor, Ermeni kimliğinden dolayı farklı bir uygulamaya tabi tutulduğunu düşünmek zorunda kalıyordu. Çünkü her defasında devletin sessizliği-kayıtsızlığı ve medyanın hedef gösteren tavrı yüzünden Hrant’ın Ermeni-Türk ve Kürt halklarının kardeşleşmesi ve bir arada yaşamasını savunan görüşleri geri planda kalırken her defasında “onun Ermeniliği” ön plana çıkarılıyordu. Öyle ki bir ulusal gazetede Hrant ile ilgili bir haber “Ermeni’ye bak” manşetiyle verilebiliyordu. Oysa Hrant’ın bütün kavgası kendi deyişiyle “Bu ülkenin bir yurttaşıyım ve ısrarla herkesle eşit olmak istiyorum.” düşüncesinin bir sonucuydu.

Devletin tutumu ve medyanın sürekli hedef gösteren, objektifini toplumların kimliklerine tutan yaklaşımı sonucunda Hrant Dink, Türk toplumuna “azılı bir Türk düşmanı” olarak yansıtılacaktı. Aslında geçen yıllarda Ergenekon davası kapsamında ortaya çıkan “Kafes planı” da bu işin devlet ayağını oluşturuyordu. Burada yapılan ve yapılması amaçlanan şey, farklı kimlik ve inançtaki insanların istemlerinin manipüle edilerek onların yalnızlaştırılmasıydı. Hrant da birçok yazısında bu tavrı eleştirerek toplum nezdinde yalnızlaştırılmaya çalışıldığını savunmuş ve bir yazısında “Davanın her celsesinde ‘Türkün kanı zehirlidir’ dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde ‘Türk düşmanı’ olarak biraz daha meşhur ediliyordum.” diyerek kaygısını dile getiriyordu. Özellikle Agos gazetesinin Sabiha Gökçen ile ilgili haberi ilk başta ırkçı kesimlerin küfürlerine, tehditlerine neden olurken bunun medyaya yansıması, bazı medya organlarının aşağılayıcı ifadelere başvurması şeklinde oluyordu. Bununla birlikte devlet aygıtından Genelkurmay Başkanlığı da sert bir bildiriyle karşılık veriyordu.

Hrant’ın en büyük kaygısı hapis cezası almak değildi, onun en büyük kaygısı Türk toplumu nezdinde yalnızlaştırılmaydı. Çünkü Hrant, kavgasının merkezine geçmişin acıları üzerinden öfkeleri büyütmek değildi. O, yaşayan halkların birbirilerini doğru anlamasını ve algılamasını önemsiyordu, bir arada bir yaşam kurabilmeyi amaçlıyordu. Fakat devlet ve medyanın tutumu, Hrant’ın barış için yükselen sesini kısmıştı. Hrant, adeta düşman ilan edilmişti. Bu sebeple milliyetçi kesimler posta, e-mail yoluyla ona yüzlerce tehdit ve küfür savurmuşlardı. Bununla da yetinilmemiş, Agos gazetesinin önünde yapılan eylemlerde açıkça tehditler yağdırılmıştır.  Polisin, televizyon kanalları ve gazete muhabirlerinin de haberdar olduğu gösteride İstanbul Ülkü Ocakları İl Başkanı Levent Temiz’in başını çektiği grup Hrant’ın açıkça hedef olacağını söyleyecek ama Kanal 7 ve Özgür Gündem dışında hiçbir medya kuruluşu bunu yansıtmayacaktı. Bunu Hrant “Belli ki Ülkücü grubu AGOS'un kapısına yönlendiren güç, basını ve medyayı da o olumsuz görüntü ve sloganların ardından blokaj altına -bir iki fireyle- almayı başarmıştı.” sözleriyle dile getirecekti.

Bütün bunların sonucunda Medya hedefi belirleyip devlet olanları seyrederken Hrant Dink 19 Ocak 2007’de beyaz bereli bir çocuk (!) tarafından katledildi. Hrant’ın arkadaşlarının takipçisi olduğu dava; zanlı olan devlet görevlilerinin serbest bırakılıp terfi ettirilmesi, Ogun Samast’ın çocuk mahkemesine sevki, Yusuf Hayal’in müebbet hapisle cezalandırılıp ortada bir örgüt olmadığı belirtilerek devlet açısından kapandı. Ama Hrant’ın arkadaşları sürecin takipçisi olacaklarını haykırıyorlar her yerde. Çünkü Hrant, Türkiye’nin vicdanıydı ve vicdan, adaletin kapısıydı.

Bu yazı toplam 3599 defa okunmuştur
dogru
 // asd
doğru kardeş türkler ermeni soykırımı yaptı diyem orhan pamuk değil ona tavır alan medya bizi rezil etti çok haklısın...
29 Ocak 2012 Pazar 03:10