Özgür Amed

Horoz ve Domates meselesi..​.

17 Mart 2013 Pazar 12:51

İnsanlığın kendini savaş ile güncellediği bir zaman dilimindeydik. Zerre-î miskal da haberim yoktu.

Kendi halinde yaşayan, köye düzenli olarak gelen ve daha okuma yazma bilmeden espresso con panna eşliğinde New York Times’ı okuyup evreni, bilimi, köyü, ışınlamayı ve geleceği düşünen biriydim. Düşünen dedimse de öyle sakın kafanızda büyütmeyin, pek alakası yok! Çünkü düşündüğüm tek şey nasıl “yırtabilirim bu bahçe sulama işinden” idi. Sırf bu düşüncemi canlı tutmak için pek çok şey düşünmek zorunda kaldım. Düşünce düşünceyi getiriyordu.  Bahçe işlerini yapmaktan feleğin ewêl çarkından geçmiştim. Daha yaşarken Dante’nin cehennemini yaşar gibiydim. Bu çocukcağız halimiz ile arz-talep dengesinde ciddi bir sorun vardı. Emeğimin karşılığı yoktu.
 
Bizim bahçe köye uzaktı. Babam her gidişinde beni de götürdü. Bahçeyi çok seviyordu, bakımı da haliyle iyi yapıyorduk.  Pek çok sebze içinde yetişiyordu, su kenarı olması sebebi ile de verimliydi. Anlayacağınız üzere henüz akıllı ellematik telefonlar çıkmamış, tarlanı sula, besle gibi uygulamalarında olmayışı ile uzunca bir mesai harcamak zorundaydık. Hayat işte, neylersin…

Neyse efendim, üzerinize afiyet tarlamız iyice yeşillendi. Sebzeler büyümeye başladı. Tabi babam bu durumdan Soranî halkının güzel deyimi ile “gellek memnun”…
 
Aradan çok geçmeden nazar değdi tarlaya. Daha doğrusu Kürdün newrozda yediği simidin damakta kalan tadı gibi yiyip tükettiğimiz o dolgun domateslere karşı bir saldırı başladı. Tarlamızın değerli ve renkleri ile kendi ana büyümelerini özgürce gerçekleştiren katılımcı demokrasi ile tırşıklara can veren domateslere bişiler oluyordu. En büyük ve en taze olanların hepsi darbe yiyordu. Delikler açılmış, metamorfoza uğratılmışlardı. Peki, neler oluyordu? Allah’ım neler oluyorduu..!

Tarlada fazladan kalmaya başladık, gizli nöbet tuttuk. Para etmedi.
Sonra taktik değiştirdik, bir sabah daha erken gelmeye karar verdik. İyi etmişiz…
Çünkü düşmanı iş başında yakaladık! Bir horoz! 

İskitlerden mi Germiyanoğlularından mı tam çözemediğimiz bir horoz dalmış yine domateslere. Babam ile göz göze geliyoruz. Avı için 3 gün gözünü kırpamadan bekleyebilme özelliği olan timsahlar gibi gözümüzü kırpmadan tekrar hedefe odaklanıyoruz. Biraz düşünmeli ve kendimize, bahçemize, bahçemizde ki tüm güzelliklere zarar vermeden, kendi auraları içinde, kendi toprak parçaları dahilinde özgürce yaşamaya devam edebilecek bir yol haritası çıkarıyoruz.
 
Babam izlenecek yolu özet geçti: “Öldürecez” dedi. Çünkü o horoz kendi sınırları dışında başka bir yere gelip, başka bir emeğin üstüne konarak doğanın doğal bir formuna, domatesin doğuştan gelen büyüme, kırmızılaşma ve güzelleşme haklarını alenen gasp etmişti.

Koyu bir F.Fanon’cu olan babam, şiddeti meşru bir hak olarak görüyordu. Öz savunma pratiği içinde mutlak süretle bu heywana cevap verilmesi gerekiyordu. Bu durum umudu da ayakta tutacaktı!

“Onunla bi konuşaydıx” dedimse de para etmedi. Beni liberallikle ve soft düşünmekle eleştirdi. Oysa ben ‘yumuşak geçiş’ olup olmayacağını kestirmeye çalışıyordum! Ama siyaset beklemeyi sevmez, kararı çabuk vermek lazımdı. Koca tarlanın geleceği söz konusu idi. Olasılıklara değil, somut adımlara alenen ihtiyaç vardı. Elbet biz Wilson ilkelerine güvenerek kendi kaderimizi çizme derdindeyken o mal xerab horoz, kafası ile bizim domateslerin ruhunu hala kemiriyordu.
 
Eyleme geçtik. Babam eline tam istediği gibi bir taş geçirdi. Hedefini seçti ve fırlattı. Bir ses geldi!

Bu gelen ses ölümün huzuruna aitti. Horoz sizlere ömür! Tek seferde işi bitmişti zavallının. Babam başına gitti ve “seni kahrolası aşağılık herif, sorunun neydi dostum?” nidası ile horozu kesti.

Kadeş savaşından sonra en önemli savaşlar arasında gösterilen bu çıkışımızdan çıkan zaferi de kutlamak gerekmez miydi? Gerekiyordu ve öyle de yaptık! Horozu yemeye karar verdik. Barbar çağının başlarına denk gelen bu isteğimizi hemen gerçekleştirmedik. Evde yapacaktık…

Gidiş saati gelince yola koyulduk. Yolda babam dedi ki “Bak, annene sakın söyleme onu öldürdüğümüzü, satın aldık de”. Horoza kısmen üzülen bir çocukcağız olarak “tamam demem” dedim. Eve geldik. Annem horozu gördü, babam senaryosunu anlattı. İnandırdı annemi.
 
Fakat benim içim rahat değil. Yani neden saklıyoruz ki olayı. Hakikat denen bir şey var! Yalan atma, meseleyi manipüle etme gereği niye duyuyoruz? Hepsini geçtim, benim bu meseleye dair kişisel duruşum ne? Bir yüzleşme ihtiyacı hissediyorum. Sartre’nin “Ben bir köylünün ve ya bir tüccarın oğluyum. Sıcak bir memlekette ve yahut karlı bir dağ da büyüdüm. Çelimsiz ve ya güçlü kuvvetliyim. Bütün bunlar benim elimde olmayan şeylerdir. Ama ben benim dışımda var olan ve beni dışardan çeviren bu şartlara karşı istediğim şekilde hareket edebilirim. Onlarla öğünebilirim ve ya onları iğrenç bulabilirim. Onları kabul etmek ve benimsemek gibi onlara karşı isyan etmek de elimdedir. Onları ben seçmedim ama onlara karşı almak istediğim tavrı ben seçebilirim” sözlerine sığınıyorum. Evet, seçim benim! Babamın dediğini yapmak zorunda değilim!

Ve öyle de yaptım. Anneme her şeyi bir bir anlattım. Acayip bir iç aydınlanma yaşadım…
Ben doğru olanı yaptığıma inanarak bu davranışta bulundum ama babam öyle düşünmüyordu.
 
Annem de babama kızdı. Neden öldürdüğünü sordu? Bu şekilde öldürülen bir hayvanı da pişirmeyeceğini tüm kamuoyu ile paylaştı. Babam zorda kalmıştı! Bir çıkış noktası bulması gerekiyordu. Gücü kime yetecekti? Tabi ki bana…

 “Ben sana söyleme demedim mi?” diyerek artistik patinaja geçti.
O ara kulağımın dibinde böyle Alp sıra dağlarını sıyıran rüzgârın sesi gibi “zıınggg” diye bir çınlama.

Bir tokat atmıştı bana. Fakat el çabukluğunu görememiş tokattan da kaçamamıştım.
Ama artık kimin tarafında olmam gerektiğini çok iyi öğrenmiştim…
Şimdi malumunuz etraf horoz dolu. Bahçeler iştahlarını kabartıyor. Kurbanınız olim domatesleri koruyalım…

Bu yazı toplam 11394 defa okunmuştur
09:55
 // erhan ert
tskler ederim hakikatin hic bir kuwwet yenemez babaniz sizi inciltmis olabilir ama onemli olan mazlum sayisinin artmasi ve desteklenmesidir hepimiz dogrudan yanayiz...
22 Mart 2013 Cuma 09:55
aynen
 // zelala botani
oncelıkle ozgur abé senı gercekten cok begenıyom...
ve Xorté xerzi her zamankı gıbı gene guzel ve yerınde bır yorum yapmısın gercekten senı cok mereak edıyom umarım bu guzel mızacınla bı gun senıde buralarda goruruz ... bu arada golıko soro te çı xwarıye meselesinide gercekten merak edıyom...
21 Mart 2013 Perşembe 02:24
13:44
 // zen
Xorte xerzi domates bahçesinin korkuluğumuydun yoksa sen...
19 Mart 2013 Salı 13:44