İskender Kahraman

Heybemdeki Masallar: Bin Muhteşem Güneş

18 Mayıs 2016 Çarşamba 09:35

Afganistanlı yazar Halit Hüseyni (Khaled Hosseini), Afganistan’ın kadınlarını anlattığı, ‘Bin Muhteşem Güneş’ adlı, o güzelim romanının arka kapağında şöyle yazar: 'Nereye giderseniz gidin, ülkeniz peşinizden gelir. Artık siz orada yaşamasanız da o içinizde yaşar.’

Siyasi nedenlerden dolayı ben de çoğu insanımız gibi uzun zaman önce, bazen gitsem de, memleketimi terk etmek zorunda kaldım. Ama nereye gidersem gideyim o, beni hiç terk etmedi. Hep peşimden geldi. İçimde, rüyalarımda yaşadı.

Geçen gün, internette tanklarla, bombalarla komşumun yıkılmış evinin resimlerini gördüm. Komşum Yüksekova’nın ilk yerlilerinden sayılırdı. Ve bin bir zorlukla yapmıştı evini.

Ama barbarlar acımadan tanklarla dümdüz etmişti güzelim evi. Sıranın o, bin bir çiçekli, bin muhteşem güneşli, küçük evime de geleceğini biliyordum.

Ve nihayetinde elime geçen görüntü ve fotoğraflardan tüm evlerimizin yıkıntılarını gördüm.

Babamdan kalan evimin bahçesine dünyanın her yerinden getirdiğim ve Türkçe isimlerini bilmediğim ya da Türkçe isimleri olmayan bin bir çeşit çiçek ekmiştim.

Zaten zafer nidalarıyla fakir-fukaranın evlerini başlarına yıkanların dillerinde güzel çiçekler olmasın.  O çiçeklerin isimleri de…

Gûlnixûn, Sosin, Beybûn, Nesrîn, Gûla Mexmer...

Ve her köşesine bir meyve ağacı dikmiştim bahçemin.

Bu hurafenin ihtiyarların kafasına nasıl yerleştiği bilinmez; ama eskiler, Gever toprağının verimli olmadığını, meyvelerin yetişmeyeceğini anlatıp dururdu.

Fakat daha sonra insanlar meyve ve sebze ekmeye başladı. Ve eşi-benzeri olmayan ürünler elde edildi. Gever toprağının ne kadar verimli ve bereketli olduğu anlaşıldı.

Şimdi ise orada yetişen ürünlerle hiç biri boy ölçüşemez!

Bahçede bulunan kavak ağaçlarına bir çift ağaçkakan tünerdi her sabah.

Pencereden öylece izlerdim onları. En çok da ağaçkakanların ağaçtan baş aşağı inişlerini severdim. Bazen, ağaçtan baş aşağı inmeleri için saatlerce beklerdim. Ve inerlerken de,  indiler, indiler diye bağırıverirdim.

Kimse de umursamazdı ne diye bağırdığımı, konuştuğumu…

Ve annemden başka kimse bilmezdi o küçük bahçenin, kirpilerin, gelinciklerin ve nerden gedikleri bilinmez iki sincabın mesken tuttuğunu…

Ağaçkakanlar her sene iki ya da üç tane yavruluyorlardı. Yavrular büyüyünce onlar da ağaçlardan baş aşağı iniyorlardı. Hem onlar daha komik oluyordu. Çünkü şapşalca kayıp düşüverirlerdi. Ve çok gülerdim. Bazen sonraki bahara kadar o sahneleri tekrar izlemek için beklerdim.

Ve bir müddet sonra yavrular kayboluyordu. Sonraki sene ise yeni yavrular ortaya çıkardı.

Diğerleri de öyle. Her sene birkaç tane yavruları oluyordu. Yavrular zıplayıp dururlardı. Bir müddet sonra ortadan kayboluverirlerdi.

Bin bir çiçekli cennet, bin muhteşem güneşti işte!

Ve şimdi yıkmışlar evimi. Dümdüz etmişler… O, çirkin adamlar, Türklük adına, vatan adına işgal ettikleri binlerce evi, ocağı söndürdükleri gibi o, güzelim dünyayı da yıkmışlar…

Uzak diyarlardan gelen elikırılasıcalar, orada kalmayacak, kalamayacak olanlar, talanla, yıkımla övünenler…

İnsanlık mirasına zulüm, talan ve barbarlıktan başka katkıları olmayanlar…

Rivayet edilir ki, orayı yakıp yıkanlar orada serbestçe dolaşacaklarını, tutunabileceklerini zannediyorlar.

Ana-babalarını öldürdükleri, evlerini yakıp yıktıkları çocukların, O asi dağların asi çocuklarının onları barındıracaklarını sanıyorlar.

Oysa onların nice zulümkar ataları geldi geçti oralardan. O, kutsal dağların insanlarını oradan söküp atamadılar.

Ve atalarının akıbetlerini hiç okumuyorlar…

Hem, ozan demiyor mu,‘’Sahibi kaçmış yuvada, öteki kuş barınamaz. Yuva bozanın yuvası olmaz. Zulüm tarlasında zulüm biter.’’

Çocukluk zamanlarımda annem merdivenlerde oturup saatlerce onları izlerdi. Ve beni kimseye söylememem için tembihlerdi.

‘’Bak oğlum önce abin gitti buralardan ve sonra onu hiç görmedim. Her gün yolunu gözledim ama O, hiç gelmedi. Buralardan giderken seni bana emanet etmişti.

Sonra, sen de gittin. Seni de kovdular. Ara sıra gelsen de yoksun işte. Kimseye söyleme bu hayvancağızların bahçemizde yaşadığını. Yoksa onları da kovarlar.

Sen burada olmayınca onları izliyorum. Sen de küçükken bu bahçede bazen kitap okurdun, gevezelik ederdin, bin bir çeşit hayvan getirirdin.

Onları sana benzetiyorum. Senin gibi yaramazlık yapıyorlar. Oradan oraya koşup duruyorlar. Onlara hiç kızmıyorum ki! Onların senin arkadaşların olduğunu biliyorum’’ derdi.

Geçen Eylül ayında bana annemin öldüğünü haber verdiler. Sonraki gün gidebildim. Onu da yıllardır beklediği oğlunun gelişini gözlemek için vasiyet ettiği şehrin girişindeki mezarlıkta küçük bir mezara koymuşlardı.

Artık rahatlıkla, hem yıllar önce Zap Suyu'na düştüğü söylenen oğlunun yolunu hem sürgün olan oğlunun, yani, benim yolumu gözleyebilirdi. Çünkü mezar yol kenarında duruyordu.

Son zamanlarda kardeşlerim küçük bir ev yapmışlardı annem için. Ev, neredeyse o, iki ağaçkakanın evi kadardı. Küçük ve şirin…

O, iki sincabın yuvaları kadar huzurlu ve tatlı…

İşte, o evi de yıkmış kör olasıcalar, eli kırılasıcalar… Türklük adına, vatan millet adına!

Bu yazı toplam 7698 defa okunmuştur