Mustafa Acar

Hendek, Öz Yönetim ve HDP

08 Aralık 2015 Salı 15:19

Kürdistan yaklaşık 6 aydır bir polis kuşatması altında; Kürdistan’ın kasabaları bombalanıyor, insanlar, canlarını kurtarmak için doğup büyüdükleri memleketlerinden kaçıyor. Kaçamayanlar ya öldürülüyor ya evlerinde mahsur kalıp açlıkla “terbiye “ediliyorlar.

Türk devleti; valilikleri ve kaymakamlıkları aracılığıyla yaptığı açıklamalarda, bunu “hendek ve barikatlara” karşı bir önlem olarak yaptığını söylüyor.

Hendek açan, barikat kuran ve polisle çatışan çocuk ve gençler ise bu eylemleri hem polis ve orduya duydukları öfkeden, hem de kendilerini koruma içgüdüsüyle yaptıklarını söylüyorlar. Bu aslında gayet anlaşılır bir durum. Bu çocuklar, “Polis bizim evlerimize ulaşsa, bizi tutuklayacak, işkence edecek, hapse atacak” diyor ve savunma amaçlı bu yöntemleri geliştirdiklerini söylüyorlar. Bu eylemlerin doğruluğu, yanlışlığı tartışılmalı elbette ama önce bu gençlerin hangi şartlar altında ve hangi tehlikelerle yüz yüze olduğu anlaşılmalı.

O halde, esas sorun HDP ile bu gençlerin talepleri ve eylemleri arasındaki uçurumdur. HDP, Ankara’da legal, barışçıl ve müzakere yanlısı bir siyaset yürütüyor. Hükümeti (belki de hiç var olmamış bir) masaya geri çağırıyor. Öcalan’la görüşme taleplerini yiniliyor. Demokratikleşmeden, kimliklerinin tanınmasından bahsediyor. Bunlar elbette en doğal ama aynı zamanda en cüzi talepler. Bir de “Türkiyelileşmek”ten bahsediyorlar.

Peki, Kürdistan’da sokaklarda polisle çatışan gençler ne diyor? “Öz yönetim” talep ettiklerini ve bu hendek ve barikatları, polis ve askeri durdurmak, canlarını korumak amacıyla yaptıklarını söylüyorlar. Ne yazık ki bu hendekler, can güvenliğinin tam aksine yıkım getiriyor. Türk polisi, kendisinden aynen beklenildiği üzere Kürdistan’ı yakıp yıkıyor, insanlara vahşice saldırıyor. Böylece Kürt gençlerinin “direniş” amacıyla yaptıkları ne yazık ki bir vahşete sebep oluyor.

Peki, HDP ile Kürdistan’daki bu gençlerin talepleri arasında neden bu kadar uçurum var?

HDP, Ankara’daki mecliste ya bu çocukların taleplerini dile getirmeli; ya da bu çocukları kendi talepleri konusunda (yani legal siyaset aracılığıyla demokratikleşme konusunda) ikna etmeli. Bu iki başlı siyaset Kürdistan’a büyük zararlar veriyor.

Öncelikle bu “öz yönetim” tam olarak nedir? Net bir tanımı yapılmalı.

Kürt gençleri ve hepimiz, Türk polisi ve ordusunun vahşetinin boyutlarını biliyoruz. 1920’li yıllardan bu yana bu vahşeti yaşadık, yaşıyoruz. Her Kürt ailesinin bu konuda çok acı deneyimleri var. Türk devletinin Kürdistan’a duyduğu nefreti iliklerimize kadar, günbegün yaşayarak öğrendik.

Bu yüzden, Kürdistan’da Türk polis ve askerini istememekten daha doğal hiçbir şey olamaz. Bu durumda öz yönetimden kasıt, Kürdistan’ın emniyet müdürlerini, valilerini, savcılarını Kürtlerin seçmesi midir? En azından öyle olmalıdır. Nasıl ki Kürtler belediye başkanlarını kendileri seçiyor; diğer yöneticileri ve karar alıcıları da kendileri seçebilmeli.

Yani bu “öz yönetim”in tam olarak içeriği netleştirilmeli. Sokakta göğüs göğse polisle çatışan, bunu yaparken özgürlüğü düşleyen ama ne yazık ki Kürdistan’ın bombalanmasının yolunu açan bu gençlerin ve Kürdistan’da yaşayan her kesimin talepleri dinlenmeli. HDP, bu talepleri legal siyaset yoluyla devlete dayatmaya çalışmalı. Daha da ötesi dünyaya anlatmalı.

Ve bu “öz yönetim” modeli belirlenirken, dünyada uygulanan özerk ya da federal sistemler örnek alınmalı.

Mesela, “Kanada’daki Québec eyaleti gibi bir statü istiyoruz”, “Irak’taki Kürdistan federal yönetimi gibi bir statü istiyoruz”, “Çin’deki Sincan Uygur Özerk Bölgesi gibi bir statü istiyoruz” ya da “İspanya’daki Bask bölgesi gibi bir statü istiyoruz” , hatta “Kıbrıs’ta işgalci olmalarına rağmen statü talep eden Türk yerleşimciler gibi, biz Kürtler kendi vatanımızın yerli halkı olarak, ‘iki bölgeli, iki toplumlu federal bir Kuzey Kürdistan-Türkiye modeli’ istiyoruz” diyebilmeliyiz.

“Kendi parlamentomuz, kendi polisimiz, kendi bayrağımız, kendi savcımız olsun istiyoruz; çünkü bize Türkiye Cumhuriyeti’nin parlamentosu, polisi, bayrağı ve savcısı vahşet, katliam, yoksulluk ve yıkımdan başka pek bir şey vermedi” diyebilmeliyiz.

Çünkü hiç denenmemiş, sadece felsefe kitaplarında geçen, muğlâk talepleri dünya siyasetinin ciddiye almasını beklemeyelim.

Önce Kürdistan’a yüksek bir siyasi statü sağlansın; içeriği, yönetimi, anayasası inandığımız değerler çerçevesinde ve çoğulcu bir anlayışla ama mutlaka bizim tarafımızdan yani Kürdistan halkı tarafından elbette şekillendirilecektir.

Türkiye Cumhuriyeti, Ankara’da kurulmadı; Lozan’da kuruldu. Özerk, federal ya da bağımsız Kürdistan da Ankara ya da Diyarbakır’da değil; Batı’da kurulacak. Brüksel ve Washington’ın onayları alınarak temelleri atılacak. HDP, “öz yönetim” talebini, ya da özerk ya da federal Kürdistan talebini bu mercilere anlatmalı; onların desteğini kazanmaya çalışmalı.

Bunun aksini yapmak sokaktaki gençleri sahipsiz ve başıboş bırakmaktır. Bunun aksini yapmak, henüz net bile olmayan talepler için “direniş” gösterildiği sanılarak Kürdistan’ın yok edilişinin önünü açmaktır. “Öz yönetim” ya da Kürdistan’a yüksek bir siyasi statü verilmesi eğer Ankara’da, Brüksel’de, Washington’da savunulmayacaksa, HDP’ye verdiğimiz oylar anlamsızdır.

Diyarbakır, Şırnak, Mardin, Hakkâri ve her hafta Kürdistan’ın başka bir şehri, başka bir kasabası niye bombalanıyor? Bu kasabalardaki gençler hangi amaçlar uğruna polislerle çatışıyor?

Bir yabancı muhabir ya da diplomat, HDP’li siyasetçilere bu soruları sorsa, “Sizin gençleriniz ne için sokaklarda çatışıyor, peki siz ne talep ediyorsunuz? “ dese, HDP’lilerin bu soruya vereceği net ve tutarlı bir cevap var mı? Ne yazık ki yok gözüküyor.

İnsanlarımız her gün öldürülüyor. Yaralanıyor. Tutuklanıyor. İşkenceye, açlığa, susuzluğa, hastalığa maruz kalıyor. Neden? Anlamsız ve amaçsız bir savaş, Kürdistan yurtseverlerinin gücünü tüketip onları bıktırmaktan, yenilgilerine sebep olmaktan ve hatta Kürdistan’ın Kürt nüfusunu boşaltmaktan başka ne getirir?

Bir milli birlik olacaksa, önce HDP içinde ve ona bağlı gruplar arasında olmalı. “Öz yönetim”, sadece belediyelerin ilan etmesiyle hayata geçmez. Eğer böyle bir talep olacaksa, bütün Kürt siyaseti buna sahip çıksın. Ve en büyük çaba yurtdışında gösterilsin; uluslararası çapta diploması yapılsın.

Bugün Kürdistan’da yaşanan etnik temizliktir, zaman yayılmış bir soykırımdır. Türkiye Cuhmuriyeti. bir düşman toprağına saldırıcasına Kürdistan’a saldırıyor. Bu saldırılar, Birleşmiş Milletler’e, Avrupa Parlamentosu’na, Beyaz Saray’a, ABD Kongresi’ne ve diğer tüm yabancı kurumlara taşınmalı.

Örneğin, Avrupa Parlamentosu binası önünde HDP vekilleri oturma eylemleri yapabilir, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvurulabilir, Batı’daki devlet adamlarıyla acilen bir araya gelmeye çalışabilirler. Uluslararası kamuoyu, olup bitenler konusunda bilgilendirebilirler. Sadece HDP değil; tüm Kürt kurumları bunları yapmaya çalışmalı. Dünya siyasetinin ilgisini çekecek hatta onları şoke edecek diplomatik adımlar atılmalı. Kürdistan’daki yıkımın durdurulması için tüm bunlar hayati öneme sahip. Çünkü 100 yıllık deneyimler göstermiştir ki Türk devleti, sırf barış ve çözüm uğruna ve sırf insaniyet ve uygarlık namına, asla ama asla masaya oturup Kürtlerle bir anlaşmaya varmayacak. Ancak üçüncü bir güç – ABD ya da AB - Türk devletini zorlarsa, Türk devleti müzakereye yanaşır. Bu yüzden Kürtler adımlarını Türk devletinin ne olduğunu akıllarında tutarak atmalılar

Yoksa biz sesimizi duyuramadıkça, Türk ordusu ve polisi saldırına devam edecek; Kürdistan yok oluşa her geçen gün daha da yaklaşacaktır. 

Bu yazı toplam 14175 defa okunmuştur