İbrahim Genç

HDP’nin Bediüzzaman Anmasını EMEP Selamlarsa…

26 Mart 2015 Perşembe 13:40

Türkiye gibi coğrafyası geniş bir ülkede tek bir sistem, dil, inanç veya kültür söz konusu olmaması gerekirken yıllarca tüm halklara “Tek dil, tek millet, tek renk, tek din” dayatıldı. Bu da beraberinde diğer halklara inkarcı ve asimilasyonist bir sistemi dayattı. Mevcut sistem; ezilen tüm halklar arasındaki çelişkileri besleyip ortak bir mücadelenin oluşmasını engelleyerek ezilen kesimlere karşı farklı cephelerde savaş açtı. Ezilenlerin birliğini engelleyip gücü bölerek  bir nebze başarılı da oldu diyebiliriz. İşte tam da bugün; tüm halkların, inançların ve renklerin ortak bir demokrasi ve yaşam için bir araya gelişlerine şahit oluyoruz. Bu anlamda tüm halklar için HDP’nin bir ortak değer olarak görülmeye başlandığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla HDP, Türkiye’deki baskıcı ve tekçi cumhuriyet anlayışına karşı çoğulcu ve demokratik cumhuriyeti geliştirmeye çalışarak dikkat çekiyor, ilgi topluyor.

-1-025.jpg

Tabii herkes için demokrasiyi savunmak, kendini Müslüman veya dindar olarak tanımlayan insanları da dışta bırakmak anlamına gelmez. Doğrudur, zamanında Hükümet ve Cemaat gibi yapılar İslam’ı öylesine baskı unsuru haline getirdiler ki “İktidar İslam’ı” yaratıldı. Ama bu, ne inancın kendi özünden kaynaklanan bir sorundur ne de insanların Müslüman olmasından kaynaklı bir sonuçtur. Dolayısıyla dinin toplumun afyonu olabileceği gerçeği bile gerçek bir demokrasi savunucusunu, bireylerin inanç  özgürlüğü mücadelesinden koparmaz. Bunun tersi, ancak sapla samanı birbirine karıştırmaktır, yerine göre faşistliktir, tahammülsüzlüktür.

Bu konuda HDP’nin parti tüzüğünde de tüm kesimlerin özgürlük temelinde ortak mücadelesinden bahsediliyor. Parti tüzüğünü okuyan herkes kolayca anlayabilir ki HDP, demokratik bir halk demokrasisini  hedefliyor. Yine HDP’nin parti programında da eşitlik ve özgürlük temelli bir yaşamdan bahsedilirken inanç noktasında Alevi,  Ezıdi, Hıristiyan, Musevi vs. her kesimle bir dayanışmaya vurgu yapılıyor. Programda bir diğer vurgu da Sünni Müslüman kesimin, inançlarını devlet tekelinden kurtarmasının sağlanmasıdır. Dolayısıyla genellikle egemenlerin elinde dayatma unsuru olarak kullanılan Sünni Müslümanlığın, diğer halk ve inançların özgürleşmesi mücadelesinin yanında yer alması önemseniyor. İşte bu, aynı şekilde insanların bu mücadelede inançlarını yaşayabilmelerine de olanak tanıyor. Dolayısıyla bir taraftan ortak mücadeleyi savunup diğer taraftan İslam’ı “gerici” lanse etmek pek yaman çelişki olurdu.

Urfa’da HDP’nin Bediüzzaman anması

Bu uzun girişten sonra 15 Mart’ta Urfa HDP Karaköprü İlçe Örgütü tarafından düzenlenen Bediüzzaman Said-i Kürdi anması ve paneline ilişkin tartışmalara gelebiliriz. HDP Karaköprü İlçe Örgütü, başkanı ve yöneticileriyle genç bir kadrodan oluşuyor. Bu kadroyu biraz dinlediğinizde, HDP’nin tüm halkların temsilcisi olduğu iddiasına sıkı sıkı yapıştıkları hemen fark ediliyor. Herkes için eşit ve özgürlükçü çizgiye vurgu yapan bu genç kadro, kendilerini sadece halka karşı sorumlu hissettikleri, kendilerine yönelik eleştirilere hazırlıklı oluşlarından anlaşılıyor. Dolayısıyla Urfa gibi çok dilli ve kimlikli bir coğrafyada her kesime yönelik çalışmalar yapıp önyargıları kırmak istediklerini belirtiyorlar. Sanırım Urfa’da Bediüzzaman  için bir mevlidin okutulması ve panelin yapılması bu özgürlükçü fikirlerin sonucudur.

Panele ben de moderatör olarak davetliydim. Panelist olarak Prof. Dr. Kadri Yıldırım, İlahiyatçı-yazar İhsan Eliaçık ve DİK Şura üyesi Hüda Kaya davetliydi. Dikkat çekiciydi ki panele farklı kesimler çelenk göndermişti. Gönderilen çelenklerden bir tanesi de  Emek Partisi Urfa İl Örgütüne aitti. Doğrusu Emep çelengini görünce şaşırmıştım ama farklı kesimleri dikkate alma noktasındaki ortaklaşmayı anlamlı bulmuştum. Ne var ki bazı çevreler, panelistlerin herkes için eşitlik ve özgürlüğü savunan, emperyalist kapitalizm karşıtı konuşmalarını dikkate almadan çarpıtmaya yoluna gittiler. Ulusalcı kesimler sosyal medya üzerinden Bediüzzaman’a hakaret içeren yorumlar yapmış ve bunun üzerinden de HDP ile Emep’i eleştirmişlerdi. Bazı ulusalcı ve sol cenahların bu katı ve faşist tutumunun nedenlerini cehalette ve inanç düşmanlığında aramak gerekir.

Emek Partisi’nin anmaya çeleng göndermesi

Emep’i üniversite yıllarımdan beri tanırım ve severim. Ki Emep’li arkadaşlarımızla birlikte çok vakit geçirirdik. Özgürlük ve adaletin haykırıldığı her yere birlikte giderdik. Bugün de Emep, ezilenlerin yanında yer alıyor ve her zaman Kürt halkıyla dayanışma içinde oluyor. Zaten bunu, savunduğu halk demokrasisi gereği de sahipleniyor. Ne var ki bazı kesimler (maalesef ki bunlara da solcu diyoruz) özgürlük ve demokrasi mücadelesini İslam karşıtlığı olarak algılayıp koyu bir inanç düşmanı kesilebiliyorlar. İşçi sınıfının ve ezilenlerin haklarını savunurken onların değerlerine karşı (din, kültür, ideoloji vb.) düşman olabiliyorlar. Şüphesiz bu büyük bir çelişkidir. Doğrudur, İslam daima muktedirler tarafından tekele alınıp diğer inançlara karşı bir şekilde kullanılmıştır. Ama  bu, inanca düşman olmayı gerektirmez. Yapılması gereken şey, inançları devletlerin ve muktedirlerin tekelinden kurtarmaktır. Bunu örgütlemek ve bunda başarılı olmak da öncelikle hedef kitlenin değerlerine saygı duymaya bağlıdır. Yoksa örgütlemek için ilk amaç insanları dinsizleştirmek olmamalıdır.

Urfa Emep İl Örgütü tarafından panele gönderilen çelenk üzerinden kimi faşist sol-ulusalcı çevrelerin saldırıları sonucu Emep de bir açıklama yaptı. Emep Genel Başkanı Selma Gürkan tarafından “Kimi Ulusalcı-‘Sol’ Çevrelerin Çarpıtmalarına Karşı Zorunlu Bir Açıklama” başlığıyla yapılan savunmaya hiç gerek yoktu. Ki genel başkan zaten “kimi ulusalcı-sol çevreler” derken bir defa belli çevrelerin bu panele saldırmasına karşı çıktığı anlamı çıkıyor. Aynı şekilde bu malum çevrelerin saldırılarının “çarpıtma” olduğunu da belirtiyor. Sayın Gürkan, etkinliğin içeriğine dikkat edilmeden çelengin gönderildiğini söylüyor. Kusura bakmasın ama kendisi eğer panelin içeriğini bilseydi böyle bir açıklama yapmayabilirdi. Anladığım kadarıyla Gürkan, bu eleştirilerle Alevilerin desteğinin kesileceğinden korkuyor. Oysa bugün her kesimden insanların dayanışması ve özgürlüğü söz konusudur. Peki Bediüzzaman Said-i Kürdi kendisine bu kadar çok düşmanlık yapılmasını hakkediyor mu?

Bediüzzaman’ı anlamak için birkaç not

Toplumdaki genel bakış, insanın bilmediğine yönelik aşırı bir tepki verdiğini ve düşman olduğunu söylüyor. Bu anlamda Bediüzzaman Said-i Kürdi de hem tam okunup bilinmemesi, hem hayatı hakkında yapılan çarpıtmalar (Ki kitaplarında nasıl tahrifat yapıldığı biliniyor) ve hem de Gülen Cemaat’inin Bediüzzaman’ı değerlerinden koparması buna neden olmuştur. Tam da bugün özellikle Kürtler, Bediüzzaman’ı iktidar ve Cemaat’in tekelinden kurtarmaya gayret ederken aynı zamanda onu ulusal bir değeri olarak görüyor. Dolayısıyla Kürtlerin Bediüzzaman’ı sahiplenmesi gayet doğal karşılanmalı. Kısacası Kürt hareketi geçmiş yıllarda nasıl ki Ezıdilik, Alevilik gibi konularda çalışmalar yaptıysa bir İslam alimi üzerinde de bir program yapması tutarlılıktır. Bu noktada, ben de detaylı olmamak üzere Bediüzzaman’ın farklı konulardaki düşüncelerine yer vermenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Mücadele Yöntemi: Bediüzzaman’ın hayatını inceleyen biri rahatlıkla görebilir ki o daima sözlü bir cihatla mücadele etmiştir. Bunun için çoğu eserinde pozitif bilimlerinin önemine de değinir. Çünkü Bediüzzaman’a göre artık savaşların şekli değişmiştir. Bu sebepledir ki Bediüzzaman “Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir. Husumet ise vahşet ve taassuba karşıydı; zaten medeniyet onları tokatlıyordu.” diyordu. Aynı şekilde Bediüzzaman’ın şu sözleri de dikkat çekicidir: “Bir masumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilemez. Bir fert dahi, umumun selameti için feda edilemez. Cenâb-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez.”

Sosyalizm: Bu noktada İbrahim Bor’un Bediüzzaman’la ilgili bir sempozyumda sunduğu makaleden yararlanmak açıklayıcı olacaktır. Bediüzzaman’ın sosyalizme yaklaşımı konusunda “Nursi, Sosyalizmin hedefinin ‘Avam (halk) medeniyeti’ olduğunu söyler. Bu tanım Nursi için sosyalizmle İslam arasında kabul edilebilir bir yakınlık ve uzlaşmanın imkanı için belirleyici bir öncül oluşturmaktadır” diyen Bor, Kapitalizm ve Sosyalizm arasındaki kıyaslamanın sonucunda Bediüzzaman’ın şu sözlerini aktarır: “Şaşaalı bir hayat gösterip takdim eder. Dinden, hem de namustan, hem de bir iki katlı, fazla rüşvet alıyor. Fakat Sosyalistlikse basit ve hem de sade bir hayatı gösterir. Cumhura takdim eder, onun da mukabili, kimse dinden, namustan büyük bir hisse vermek hem de feda etmeye icbar etmez, edemez.” Dikkat çekici bir diğer nokta da Bediüzzaman’ın, Urfa’daki bir mahkeme tarafından Bolşevik devrimini desteklemek suçlamasıyla yargılanmasıdır.  Yargılanmasına neden olan yazının amacını Bediüzzaman yıllar sonra “Sosyalistlik, İslamiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garplılaşmak, İngiliz ve Fransız’ın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete, bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği, dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği  için tercih ediyoruz” sözleriyle açıklıyor.

Çoğulculuk: Her şeyden önce belirtmeliyiz ki Bediüzzaman, İstibdattan şikayetini hep dile getirmiş ve insanlığın büyün topluluklara bölünmesinden kaynaklı olarak adem-i merkeziyetçi bir yaklaşım sergilemiştir. Ayrıca Risale-i Nur kitaplarında Türk, Arap, Kürt, Boşnak vs. halklardan; Hıristiyanlık, Yahudilik vb. inançlardan ve hatta mezheplerden bahsetmesi de onun çoğulculuğuna ve bunları kabulüne işaret ediyor. Aynı şekilde din ve vicdan hürriyetini de savunan Bediüzzaman laikliği de kısaca “Laiklik, ne dindara ve ne de dinsize karışmaz” sözleriyle tarif ederken bir başka yerde de “Eğer laik cumhuriyet sorarsanız; ben biliyorum ki, laik manası, bitarafane kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturiyle dinsizlere ve sefahatçilere ilişmediği gibi, dindar ve takvacılara da ilişmez bir hükümet telakki ederim.” der.

Dersim katliamı: Dersim katliamına giden süreçte, 1935’te Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Bediüzzaman idam edilmek amacıyla yargılanmaktaydı. İdamının infiale neden olacağı gerekçesiyle Bediüzzaman sürgün edilir. Dolayısıyla Dersim katliamı sırasında Bediüzzaman 1936-1943 yılları arasında Kastamonu sürgünündedir. Sonuç olarak Bediüzzaman işlenen cinayetleri eleştiren bir mektup da yazmıştır. Bu mektuptaki sadece bu sözler bile sürgünde olmasına rağmen Bediüzzaman’ın buna kayıtsız kalmadığını gösterir:  “1938 senesinde Dersim faciası ki Doğu Mecmuasının 17. Sayısında ve ‘Doğu Faciası’ serlevhasıyla bu vakıanın tam tamına aynını yazdığı; hiç dünyada emsali vuku bulmamış öyle bir zındıklık, münafıklık ve vatan ve millete hadsiz bir düşmanlık olduğunu kat’i ispat ediyor.”

Şüphesiz bu başlıklar çoğaltılabilir. Ama ben sadece birkaç örneği kısaca vermek istedim. Sonuç olarak bu topraklarda bir arada yaşanacaksa eğer, herkesin birbirinin değerlerini kabul etmesi ve buna saygı duyması gerekir.

Bu yazı toplam 11010 defa okunmuştur