İbrahim Genç

Haziranda ölmek zor - IV

11 Haziran 2010 Cuma 19:31

Cumhuriyet dönemi şiiri üzerine uzman bazı kişilerin Ahmet Arif üzerine yazdıklarına baktığımızda en öncelikli olarak söylenen şey, onun “içten-samimi” olmasıdır. Bunu Ahmet Kabaklı “Ahmet Arif’in ‘toplumcu’ denilen şairlerin çoğuna göre bir üstünlüğü onun apaçık samimiyetidir; bir Anadolu, özellikle Güneydoğu Anadolu çocuğu olarak inanılmaz mertliği, yurt sevgisi, töre ve insan tutkunluğudur. Onun ahlakı, Van çevresi dağlarının, Harran ovalarının ahlakıdır (Türk Edebiyatı, c. 4, s. 651).”

Bunun yanında Ahmet Arif, Nazım gibi toplumcu-gerçekçi bir çizgide akıp giden bir şiir anlayışına sahiptir. Siyasal bağlamda Ahmet Arif her ne kadar Nazım Hikmet’ten etkilense de ikisinin şiirleri arasında belirgin farklar vardır. Bu anlamda Cemal Süreya’nın şu karşılaştırması çok önemlidir: “(…)İki şair arasında büyük ayrılıklar var. Nazım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovadan akan ‘büyük ve bereketli bir ırmak’ gibidir. Uygardır. Ahmet Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları ‘asî’ dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri(…)Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir(…)” Türkoloji bölümlerinde okutulan Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri kitabının yazarı Mehmet Kabaklı da Cemal Süreya gibi Ahmet Arif’in şiirini bir “gerilla şiiri” olarak görür. Bunun yanında önemli bir nokta da Ahmet Arif’in şiirlerinin çok akıcı ve doğal bir anlatım taşımasıdır. Ben daha ortaokuldayken bir öğretmenimiz onunla görüştüğünü ve adeta şiir gibi konuştuğunu bize anlatmıştı. Ki  Cemal Süreya yazısında bunu “Onun şiiri, konuşmasından alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise, şiirin her yöne doğru bir devamı gibi.” şeklinde  açıklar.

Bütün bunların en önemli nedeni sanırım Ahmet Arif’in doğulu oluşu; çünkü Ahmet Arif, doğulu olmakla övünen ve oradan, oranın halkından beslendiğini her fırsatta söyleyen bir şairimizdir. Öyle ki 1940’lı yıllarda herkes Garip akımına kapılıp Orhan Veli, Oktay Rıfat gibi şiir yazmaya çabalarken kendi duruşundan asla taviz vermeyen Ahmet Arif bu konuda şöyle diyecektir: “(…)Orhan Veli olsun, çevresindekiler olsun, birer küçük burjuvaydılar. Hem de İstanbul burjuvası. Düşünce ve davranışları, kendilerine örnek seçtikleri Fransız şairlerinin paralelindeydi. Oysa ben doğuluydum. Az gelişmiş değil, sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakılmış bir ülkenin aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuğuydum. Sömürgeci Fransız toplumunun bohemi, serseriliği ve gerçekten kaçma çabalarını kutsayan şairleri, elbette beni ırgalamazdı(...)”

Sonuç olarak Ahmet Arif Diyarbakırlı idi. İçinde halkına dair bir sorumluluk taşıyan bir aydındı. Onun yüreğini onun şiirlerinde okuyabildiğimiz gibi 1988’de Rıfat Ilgaz’a yazdığı mektupta da okuyabiliyoruz: “(…)Şunun şurasında bir ömrü, halkımızın ve insanlığın mutluluğu için bile bile, kahrolarak verdik gitti…Alnımız ak, yüreğimiz pırıl pırıl…”

Ahmet Arif’in şiirleri öyle derindir ki yurdundan sürgün edilen ya da demir parmaklıklar arasında yurttaşların her bahar havayı kucaklayıp koklayarak “Dağlarına bahar gelmiş memleketimin” dizeleriyle ya da işkencede, paşalar şifre buyururken her devrimcinin ve Kürt’ün yüreğinde çığlık olup “Vurun ulan vurun, ben kolay ölmem./ Ocakta küllenmiş közüm,/ karnımda sözüm var / Haldan bilene.” diye çarpacaktır insanlık onurunun düşmanlarının yüzlerine.

                                                   “ÖNCE EKMEK”

Orhan Kemal de büyük eziyetler çektikten sonra haziran ayında aramızdan ayrılan aydınlarımızdan. Adana’da doğan Orhan Kemal’in hayatının büyük çoğunluğu yokluk içinde geçmiştir. Ki bu yüzden çeşitli ağır işlerde çalışmak zorunda kalmıştır. Bu çalışmaların neticesinde eserlerinde işçileri, hamalları büyük bir gerçeklikle yansıtabilmiştir. Düzenli bir eğitim almamasına rağmen onun kendi hayatına dair tecrübeleri etkin bir kalem olmasını sağlamıştır.

Orhan Kemal 1938’de Niğde’de askerliğini yaptığı sırada “Maksim Gorki ve Nazım Hikmet okumak” suçlamasıyla 5 yıl hapse mahkum edilir. Enteresandır ki 1940’ta gönderildiği Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet ile tanışır ve onun toplumcu görüşlerinden etkilenir. Bu dönemde onu öykü ve roman yazmaya teşvik eden de yine Nazım Hikmet’tir. Bir dönem yine amelelik gibi işler yapmaya devam eden Orhan Kemal 1950’de İstanbul’a taşınır ailesiyle. Bu dönemde geçimini artık kalemiyle sağlamaya başlar. Verdiği eserlerle birçok ödüle layık görülür. Son olarak 1969’da   Türk Dil Kurumu ödülünü ve Saik Faik Hikaye Armağanını ‘Önce ekmek’ adlı kitabıyla alır ve 2 Haziran 1970’te gittiği Bulgaristan’da tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirir.

Sonuç olarak yine geçen yıl aynı ağrılarla yazdığım “Haziranda Ölmek Zor” adlı yazımın son bölümünü burada vererek bu haziran ağrısına da son vermek istiyorum: “Hayatlarında sürgünün, mahpusların ve işkencelerin hiç eksik olmadığı üç yürek…Nazım sürgünlük yurdunda, Orhan yoksulluk içinde, Ahmet sessizce bir haziran günü aramızdan ayrılıyorlar.Ve bir sanatçı yüreği inciniyor: “Gece leylak/ve tomurcuk kokuyor/yaralı bir şahin olmuş yüreğim/uy anam anam/haziranda ölmek zor!”.

Bu yazı toplam 4010 defa okunmuştur
ASIL BÜYÜKLÜK ÖLÜME MEYDAN OKUYABİLMEKTİR.....
 // mezopotamyalı
Haziran'da ölmek en güzel ölümdür. Asıl bir metre karın yağdığı ve taş gibi, donan kara değen ayakkabıların çıkardığı "çir çir" seslerinin duyulduğu "çile beçe" de ölmek zordur.
Ve yoksul olduğundan üç-beş insanın omuzlarında kabre götürülmek zordur.
Ve en zor ölüm, hazırlıksız olan ölümdür.
Arkanda kitaplar, söylevler, saray gibi evler ve mevkiler bıraklarak kabir kapısına "eli boş" gelmek zordur.
Asıl büyüklük bu zamanda belli olur. Ne götürdüysen ebediyete kadar onu yersin. Heyben boşsa dünyada bıraktıklarınada güvenme.
insan kendisini, Ahirette kurtaracak bir eseri yoksa,fani dünyada bıraktığı eserlerede kıymet vermemeli.
Ve o gün :"Dünyadaki tüm servet insanın olsa ve katlansa,zilletten kurtulmak için fidye vermek iste...
12 Haziran 2010 Cumartesi 14:02