İbrahim Genç

Haziran’da ölmek zor -III-

08 Haziran 2010 Salı 23:40

Ölüm denen “açıklanmazlık” kapıya gelip dayandığında ve “zamansızlık” boyutu aklımızın bütün duyuşunda karıncalanmalar yarattığında ortaya bir üçüncü biçim olarak gidenlerin ardından “suskunluk” kalıyor. Bu “suskunluk” anlatır ki hiçbir ölüm zamanı dışında açıklanabilir bir şekilde gelerek coşkuyla karşılanmamıştır. Ölüm denen şey, “kendi tercihi” dahi olsa daima içinde bir kasılma, bir keder taşır. Bireyin “kendi tercihi”nin hesaba çok da katmadığı şey geride kalanların hüznüdür, ağlayışlarıdır. Çünkü onlar için her ölüm, erken bir ölümdür.

Bu haziran aylarında neden bu kadar ölüm temasını çok işledim ben de anlayamıyorum. Bu ayın bütün güzelliklerine adeta ölümün kasvetli havasını serpiyorum. Oysa yazacak nice güzellikler göz kırpıyor bana; ülkemin ezilen, sömürülen yurttaşları el sallıyor bana; leş yiyicilerin bütün oyunları sırıtıyor orta yerde… Yazmalı bunları muhakkak!

Haziran ayı denince aklımıza Nazım Hikmet, Ahmet Arif ve Orhan Kemal geliyor daha çok. Elbette bu ayda ölen başka aydınlarımız, sanatçılarımız var; ama bu üç aydının mücadelelerinin ortaklaşması çok dikkat çekiyor. Üçü de toplumcu-gerçekçi çizgide eser vermiştir; üçü de türlü acılar, yokluk ve eziyet çekmiştir; üçü de mahpus yatmıştır. İşte bu ortaklaşmalar, bu üç aydının bir arada verilmesini daha doğru kılıyor.

MAVİ GÖZLÜ DEV

Nazım Hikmet Ran!...Bu ismi duyduğumda bir titreme alıyor beni. Koca bir derya! Sözcüklerin şiirlerinde bazen dans ettiği bazen de inzivaya çekildiği büyük ozanımız Nazım Hikmet! Üniversite dördüncü sınıf öğrencisiyken bitirme tezi almam gerekti. Kendisinden tez alacağım hocam bana bakarak : “Sen ne üzerine tez hazırlamak istersin” diye sorduğunda ben: “Hocam bir yerden okudum, ülkemizdeki üniversitelerde 18 yıldır Nazım Hikmet ve Ahmet Arif gibi aydınlar üzerinde bir tez hazırlanmamış. Bu yüzden Nazım Hikmet üzerine tez hazırlamak istiyorum.” dediğimde hocam biraz tebessüm ederek: “Oğlum tamam da, Nazım Hikmet bir derya! Sen o deryada boğulursun.” demişti. Açıkçası hocamın o sözünden sonra Nazım Hikmet üzerinde tez hazırlamaktan vazgeçmiştim. Korkmuştum! Belki de o deryada isteye isteye, tadını çıkara çıkara boğulmam gerekirdi.

Burada tekrar tekrar Nazım Hikmetin hayatını anlatmak istemiyorum. Onun hayatına dair birkaç anekdot vermek yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Her şeyden önce Nazım Hikmet’in daha 20 yaşına gelmeden ülkenin mukadderatıyla ilgilendiğini kabul etmeliyiz. Emperyalist ülkeler ülkemizin birçok yerinde tahakkümde bulunurken Nazım daha o yıllarda milli ruhu uyandırmaya yönelik şiirler yazmıştır. Ki Kurtuluş Savaşı yıllarında da Anadolu’ya geçip mücadele etmiştir. Nazım Hikmet’in daha 20’li yaşlarda Rusya’ya gitmesi onun mücadele pratiğinin bir teoriye bürünmesini sağlamıştır. Özellikle Rusya’da Mayakovsky gibi şairlerin etkisiyle  klasik şiir biçiminin Nazım  tarafından terk edildiğini görmekteyiz. Bu aynı zamanda, Türk şiiri için çağdaş kalıplara bürünmenin en radikal adımıydı. Nazım’ın şiiri meydanlara seslenen ve yüksek sesle okunan şiirlerdir.

Nazım Hikmet, 28 yıl hapse mahkum olup 12 yılını hapiste geçirdikten sonra bir genel afla çıktıktan kısa bir süre sonra Rusya’ya kaçması milliyetçi kesimce ihanet olarak değerlendirilmiştir. Oysa ki o dönemin koşullarına göre durumu değerlendirdiğimizde Nazım’ın önüne iki seçenek çıkıyordu: Ya Türkiye’de kalacak ve sonu Sabahattin Ali gibi olacak ya da yurtdışına çıkacaktı. Tabi ki Nazım yaşamalıydı. Oysa sürekli polis tarafından takip edilme, çürüğe ayrıldığı halde ellisinde tekrar askere alınma onu düşündürüyordu. Ki Nazım’ın Rusya’ya çıkmasıyla birlikte dönemin hükümeti de onu hemen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarıyor. Esas önemli olansa 1965’e kadar Türkiyelilerin Nazım’ın şiirlerini okumaktan mahrum kalmasıdır.  

Nazım’ın şiirleri bütün dünyanın halklarına armağan edilmiş olarak hala dipdiri. Ki Nazım, dünyalı olabilmiş ve şiirlerini “insan merkezli” olarak yazarak evrenselliğe ulaşmıştır. Bu noktada Nazım Hikmet’in Kürtlerin sorunlarına kayıtsız kalmadığını da belirtmeliyiz. Çünkü bu nokta daima muğlak kalmıştır. Oysa Nazım 1961’de Kürdolog Kamuran Bedirhan’a gönderdiği mektupta düşüncelerini şöyle dile getiriyor: “Kökleri yüzyılların derinliklerine dalan tarihiyle kültürüyle Kürt milletinin önemli bir çoğunluğu Anadolu’da yaşar. Anadolu’nun öbür parçasında yaşayan Türk milletini, Kürt milleti kardeş sayar(...)”

Bu yazı toplam 3908 defa okunmuştur
BUGÜN HALK ONLARIN TAM TERSİ İSTİKAMETİNDEDİR...
 // mezopotamyalı
Onların bu halka zorla giydirmek istediği elbiseye bugün kimse bakmıyor. Hatta Dünya da bakmıyor artık
Halk,Onların götürmek istediği istikametin tam tersi bir istikamete yönelmiş.Bu onların yanıldığını göstermiyor mu?
İyikide düşünceleri tutmadı
Dediğim gibi,millet onları fazla sevseydi, peşlerine takılıp, bugün dönmesi zor bir noktaya gelmiş olurlardı.İnanmıyorsanız,Nazım Hikmetin savunduğu düşüncelerin yetmiş yıl hüküm sürdüğü devletlere gidin bakın. O düşünce sisteminin sebep olduğu"Ahlakı çöküntüyü"gördüğünüzde, istiğfar etmezseniz bugüne kadar hayattan hiçbirşey öğrenmemişim diyeceğim
Sizler saf temiz insanlarsınız.Dini ahlakın sahip olduğu muhitte,ailede büyümüşsünüz.Farkında değilseniz bile hayatınıza hakim ahlak DİN AHLAKIDI...
09 Haziran 2010 Çarşamba 10:06
ONLAR YOKLUĞU SAVUNDULAR....
 // mezopotamyalı
Ve şiirlerinde, mücadelelerinde hep bunu işlediler. Bu halkın ve dünya halklarının binlerce yıldan beri sahip olageldiği bir ahiret inancı, tekrar dirilme ve ebedi yaşama inancı vardı. Lütfen söyleyin, bu konuya dair yani halkın, mazlum, çilekeş anadolu halklarının bu umuduna da bir nevi savaş açmamışlarmıydı?Bunu da görmek lazım.
Adam ihtiyar,bir ayağı kabir çukurunda,tutup buna sen yokluğa gidiyorsun denilir mi? Onların yaptığı sözcüklerle bu milletin imanını çalmaktı.Bunu da dillendirmek lazım. Halk peşlerine takılıp gitseydi,ne din kalırdı, nede dini değerler..Hala milleti onların peşine takmanın ne manası var?Din afyondur diyen bir rejimin peşine takılmanın bir mantığı var mı?Bu ölümden sonraki hayatı yok saymak değilmidir?...
09 Haziran 2010 Çarşamba 09:49