İbrahim Genç

Haziranda ölmek zor!

17 Haziran 2011 Cuma 16:17

Aylar içinde en çok haziran olsa gerek acımasız. Öyle ki ikisi şair biri yazar, yürekleri halk için çarpan üç büyük kişi bu ayda düştüler toprağa: Nazım Hikmet, Orhan Kemal ve Ahmet Arif. Bu kederi içinde duyan Hasan Hüseyin “3 Haziran 1963. Duyuyorum ki Nazım Hikmet ölmüş. Bir sanatçı için, böyle bir haberi soğukkanlılıkla karşılamak olanaksız! ‘Hava leylak/ve tomurcuk kokuyor/uy anam anam/haziranda ölmek zor’ dizeleri dökülüyor dudaklarımdan. (…) 2 Haziran 1970… Duyuyorum ki Orhan Kemal ölmüş. Yine aynı dizeler, yine kendiliğinden…” diyecektir daha sonra.

20 Kasım 1901’de Selanik’te doğan Nazım, çağdaş Türk şiirinin öncülerindendir. Dur-durak bilmez enerjisiyle yılmadan halk için çalışmış ve bu yolda ömür tüketmiş bir aydındır. Daha Kurtuluş savaşı yıllarında Anadolu’ya geçmiş ve sömürüye karşı halkla birlikte mücadele etmiştir. Nazım’ın 1921’de Rusya’ya gitmesi ve komünizmle orada tanıştıktan sonra Türkiye dönmesiyle birlikte yayımlanmaya başlanan şiir ve yazıları daima soruşturmalık olacaktır ve hapsi istenecektir sürekli. 1938’de orduyu halka karşı kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılır. Nazım, 12 yıl parmaklıklar arasında kalır. Hapisteyken bile halkı için yüreği çarpar. Bunu usul usul şiirlerine damlatır; fakat Nazım’ın şiiri yasaklanmıştır o dönemde. Onun şiiri ancak 1965’te ortaya çıkar. 1950’de bir af yasasıyla hapisten çıkan Nazım, askere alınacağı ve öldürüleceği duyumları üzerine yurtdışına kaçar ve Türkiye vatandaşlığından çıkarılır. Bundan sonra şiirine bir gurbetlik ve vatan hasreti yerleşir. Nitekim 2 Haziran 1963’te sürgünde bedeni toprağa düşer. Ardından Pablo Neruda “Niçin öldün Nazım? / Ne yaparız şimdi biz / şarkılarından yoksun?” diye haykıracaktır.

ORHAN KEMAL DE GİDERKEN…

Ustanın yüreği uzakta toprağın altında üşürken Anadolu’da bir başka aydın Orhan Kemal 2 Haziran 1970’te düşer toprağa. Adana’da 15 Eylül 1914’te doğan yazar, hayatının büyük bir bölümünü yoksulluk içinde geçirmiş ve eserlerinde işçileri, hamalları, çiftçileri tam bir gerçeklikle yansıtabilmiştir. Düzenli bir eğitim olanağı olmamasına rağmen onun yazdıkları tecrübeleridir, onun aşina olduğu durumlardır. 1938’de Niğde’de askerliğini yaparken ‘Maksim Gorki ve Nazım Hikmet okumak’, ‘Yabancı rejimler lehinde propaganda’ suçlamasıyla 5 yıl hapis cezasına çarptırılır. 1940’ta Bursa Cezaevi’nde Nazım’la tanışır ve onun toplumcu görüşlerinden etkilenir. Ki zaten onu öykü ve roman yazmaya teşvik eden de Nazım’dır. Bir dönem hamallık, amelelik gibi işler de yapan Orhan Kemal, 1950’de ailesiyle İstanbul’a yerleşir. Geçimini kalemiyle kazanmaya başlayan yazar, 1958’de ‘Kardeş payı’ adlı öyküsüyle Sait Faik Hikaye Armağanı’nı alır. Yine 1969’da Türk Dil Kurumu ödülünü ve Saik Faik Hikaye Armağanını ‘Önce ekmek’ adlı kitabıyla aldı. Orhan Kemal, Bulgar Yazarlar Birliği’nin çağrısı üzerine gittiği Sofya’da, tedavi görmekte olduğu hastanede hayatını kaybeder.

DAĞLARIN ŞAİRİ AHMET ARİF

Bu iki büyük aydından yıllar sonra mertliği ve samimiyeti yürek okşayan Ahmet arif düşecektir toprağa. Yine bir haziran günü…Yine leylak ve tomurcuk kokuları arasında. Bu büyük ozan 21 Nisan 1927’de Diyarbakır’da doğdu. Babası Siverek’e tayin olduktan sonra burada ilköğretime başlar. Siverek onun için hayatı anlamaya başladığı bir yerdir. Ki burada öğrenir aşiret, toplumsal ilişkileri. Yine Kürtçenin Kurmançca ve Zazaca lehçelerini Siverek’te, Arapçayı Haran’da öğrenir. Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe bölümünde öğrenciyken iki defa tutuklanır. Hapis günleri işkence, açlık içinde geçer. Öyle ki bu büyük ozan çıldırma noktasına gelir. Bu yıllardaki eziyetlerine rağmen o dağlarına bahar gelen memleketini düşünür ya da ranza dibinde olmayacak düşlere dalar. Bazen de Çukurova’dadır onun yüreği, Cibali’de, ırgat işçileri arasında. Sömürülen acılı halkının endişesindedir. Fransa hayranlığıyla dolu ‘şiirsiz şiir’ denilecek tarza Orhan Veli ve arkadaşları gibi şiir yazmanın moda olduğu dönemde o “Oysa ben doğuluydum. Az gelişmiş değil, sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakılmış bir ülkenin aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuğuydum. Sömürgeci Fransız toplumunun bohemi, serseriliği ve gerçekten kaçma çabalarını kutsayan şairleri, elbette beni ırgalamazdı.” diyecektir. Öyle ki bu ozanın şiirleri yurduna hasret bir çok tutsağın dilinde ‘Dağlarına  bahar gelmiş memleketimin’, işkencede birçok devrimcinin ve Kürt’ün yumruğunda ‘vurun ulan vurun ben kolay ölmem!’  diye yankılanacaktı yıllarca. Halkını yürekten seven Ahmet Arif de 2 haziran 1991’de hayata gözlerini yumar.

Hayatlarında sürgünün, mapusların ve işkencelerin hiç eksik olmadığı üç yürek… Nazım sürgünlük yurdunda, Orhan yoksulluk içinde, Ahmet sessizce bir haziran günü aramızdan ayrılıyorlar. Ve bir sanatçı yüreği inciniyor: “Gece leylak / ve tomurcuk kokuyor / yaralı bir şahin olmuş yüreğim / uy anam anam/haziranda ölmek zor!”.

Bu yazı toplam 6061 defa okunmuştur
ahmedi anlamak amedi anlamaktır
 // bilal doğan
her üç üstadın büyüklüğü tartışılmaz ama ben ahmed arifin yerinin farklı olduğunu düşünüyorum. özellikle bir halkın varolma sürecinde düşünceleriyle rehber olmuş çağdaş gerilla ahmed arifi saygıyla anıyorum. çok güzel yazmışsın heval ibrahim. yazılarını takip ediyoruz saygılar. (egeden)...
17 Haziran 2011 Cuma 16:28