İbrahim Genç

Halfeti: Kendine aşık bir kent

11 Aralık 2011 Pazar 16:16

Mezopotamya’nın uygarlıkları emziren toprağına geçerken kulaklarımızda bir fısıltı: Halfeti (Xelfetî)… Halfeti… Halfeti… Durup kulaklarımızı bu fısıltıya verince, gözlerimize mavisini nakşeden Fırat’ın sesinde bulduk kendimizi. Çağlaya çağlaya dehlizler çizen Fırat, kendine çekiyordu bizi. Öyle ki kendisine yaklaşıp da serinliğini içtiğimiz anda dile gelen mavilik, bizim yolumuzu gösterdi aynasında suyun. İşte böyle başladı yolculuğumuz adına saklı cennet denilen Halfeti’ye…

Böylece saklı cennetin peşine düştük kıvrım kıvrım uzayan bir yola girerek. Yol boyunca hasadı alınmış fıstık ağaçlarının hafifleyen dallarının rüzgârda dansını izledik heyecanla. Kıraç topraklardan başlarını çıkarıp gelenleri selamlayan büyükçe kayaların yalnızlığını gördük yer yer.  Biraz sonra bunları aşıp da yeşil topraklar gördüğümüzde saklı cennete yaklaştığımızı hissettik. Köylerden geçtik, yemyeşil büyük köylerdi bunlar. Bazısı bir tepeliğin etrafına bir gerdan gibi düzülmüştü. Geceleri ışıkları yanınca evlerin, kim bilir ne kadar da güzel olurdu bu gerdan, bu tepelerin boynunda!

Ve nihayet karşımızda bir şehir... Kadim topraklarda modern yapılar, toplu konutlar, insan kalabalıkları… Fırat’sız bir şehir… Burası kulağımıza fısıldanan şehir değil. Ve öğreniyoruz ki saklı cennetin insanlarının daha sonra yerleştiği bu şehir Yeni Halfeti’ymiş. Merak ediyoruz: Acaba Yeni Halfeti’nin konuşmalarında bir hayıflanma hissedilen bu insanlarının cennetlerinden kovulmasının nedeni nedir? Yoksa bu insanlar, yasak meyveyi yiyip de cennetten kovulan yüz yılımızın Ademleri ve Havvaları mıydılar?

halfeti.jpgModern yapıları ve kalabalıkları kafamızda soru işaretleriyle geride bırakıp tekrar yola düştük. Biraz sonra bir tepeden kıvrıla kıvrıla inerken, maviliğe kendini vermiş bir şehir gördük. İşte burası Eski Halfeti’ydi. Saklı cennet… Belki de kaybedilen cennet… Durduk ve öylece bakakaldık. Eski Halfeti’nin güz sarısı evlerine ve masmavi Fırat’a… Öyle güzel bir resim vardı ki, sanki bir şehir suda yıkanır gibiydi. Utanır bizden diye hemen yaklaşmadık bu güzele. Ama insanı çeken bir cazibesi vardı bu şehrin. Dayanamayıp da kendimizi bu şehrin cazibesine bıraktık. Kıyısına vardığımızda Fırat’ın, saçlarını suda yıkarken gördük Eski Halfeti’yi. Belki de bu şehir, yitirdiklerini arıyordu Fırat’ın serin sularında kim bilir?!…

Gerçekten saklı bir cennete mi geldik? Acaba enerji adına egemenler, bu cennetin birçok güzelliğini barajlarla talan etmeseydi kimin haberi olacaktı buradan? Bu yüzden olsa gerek ki Halfeti biraz da hüzündür. Tarihi taş evlerin sarısında yaşanan bir güz mevsimidir Halfeti. Cumbalı evlerin düz damlarında geceleri yıldızların avuçlarda kalabalıklaşmasına rağmen yaşanan yalnızlıktır Halfeti. Öyle ki yanımıza yaklaşan Ahmet amca “Ah çocuğum, bir zamanlar ne güzeldi buralar bir görseydin? Çeşit çeşit meyveler vardı bahçelerimizde. Elini uzatırdın, meyveler dolardı avuçlarına. Cennetti buralar cennet… “ diyordu titreyen bir sesle. Bu insanlar ki bir zamanlar bu cennetin üretenleri iken şimdilerde kimi şehirlerde yabancılaşmanın acısını yaşıyor kimi de bağdaş kurmuş kaybettiklerinin hesabını yapıyor.

Ahmet amcayı kıyıda bırakarak tekneyle Fırat’ın serin sularında ilerledik. Karşıdan bakılınca Eski Halfeti, sarı evleriyle gülümsüyor gibiydi adeta. Sahil boyunca büyük palmiyeler, dubalar üzerinde kurulmuş restorantlar, bir kısmı suya gömülmüş tarihi Halfeti Merkez Camii… Ve Halfeti’nin yapımında Ermeni taş ustalarının da el izleri olan evleri… Öyle yapılmış ki burada evler, dağın yamacına dizilerek hiçbiri diğerinin görüş açısını kapatmıyor. Bu şehir öyle güzel ki, adeta kendini suda seyredecek bir şekilde kurulmuş. Zaten Fırat’ın berrak suyunda yansımalar adeta ayna netliğinde. Bunu fırsat bilen fotoğrafçı arkadaşlarım, her açıdan bu güzellikleri yakalamanın telaşındaydı.

Teknemiz suda akarken suyla dolmuş vadinin sağında solunda tarihi mağaralar çarpıyor gözümüze. Elbette her birinin ayrı bir hikayesi, efsanesi vardır. Biz bu mağaraların içini ve efsaneleri merak ederken görkemli bir yapının dibinden geçiyoruz şimdi. İşte burası Rumkale…. Öyle bir falezin üzerine yapılmış ki kim bilir ne zor olmuş çeşitli uygarlıklar tarafından zapt edilmesi. Yine de birçok kuşatma ve işgali yaşamış bu kaleye Yunanlılar, Süryaniler, Araplar, Bizans ve de Osmanlı farklı bir ad vermiş. Ta ki bugün Rumkale adını alana kadar… Rumkale’yi gezdikçe büyük taş duvarlar size nice efsaneler fısıldayacaktır her uygarlıktan. Rumkale, tarih öncesi ve sonrası o kadar çok anlatıda var ki bugün hâlâ Hristiyanlığın kutsal mekanları arasındadır. Çünkü Hazreti İsa’nın havarilerinden Jhannes’in Rumkale’de yaşadığı yıllarda kayadan oyma bir odada İncil’in nüshalarını çoğalttığı rivayet edilir.

Rumkale’yi geride bıraktıktan sonra şimdi Savaşanlar (Beresül) köyündeyiz. Köyün aşağı kısımları tamamen sular altında... Fırat’ın derinliğine iyice bakıldığında suyun derinliklerine batmış evlerin damları görünmede. Ve yine yarısına kadar suya gömülü bir minare ne çok şey anlatmada… Peki beraberinde nice yaşantıyı ve de güzelliği Fırat’ın derinliklerine götüren evlerin anlattıkları? Suların dibinde şimdi bu evlerde acaba geçmiş zaman anlatılarında çokça geçen deniz kızları mı yaşıyor? Yoksa suda yıkanıp da güzellikleriyle erkekleri kendine çekip onları suyun derinliklerine götürüp yok eden deniz kızları, bütün bu köyü kendine âşık edip de suların derinliklerine götürmek mi istediler?

Biz bu düşünceler girdabındayken teknemizin yanaştığı sahilde kayadan oyma bir çardağa çıkıyoruz. İsteyenler burada közde çay içebiliyor Fırat’ın serinliğini duya duya ve suya batmış köyün terk edilmişliğini hissede hissede… Ama biz dayanamayıp terk edilmiş köyün dar sokaklarına dalıyoruz. Yamaca kurulmuş taş evler, duvara oyulmuş pencereler, damları yan yana dizilmiş kütüklerle kapatılmış yapılar ve bahçelerde nar ağaçları… Her ağaçta çatlamış kabuğu kırmızı narlar… Tam da mevsimi, alıp yemeli diyorsun; ama buradan giden insanlar adeta o narların tadını da götürmüşler. Büyük büyük narların hiçbirinde tat kalmamıştı. Tam da bu hüzün içindeyken bir an masallardan fırlarcasına gelen biri… Mehmet amca… Köyün gitmeyen tek sakini. Bizi evine davet ediyor. Her sözünde bir hüzün olan amca, geçmiş zaman yaşantılarından bahsediyor. Köyün kiliselerinden, insanlarından, bahçelerde meyvelerinden ve ayrılıktan…

Bir müddet sonra bize Rumkale’de geçen bir hikaye anlatmaya başlıyor Mehmet amca. Biz susuyoruz o konuşuyor Fırat’a ve Rumkale’ye bakan penceresine oturarak: “Rivayet edilir ki Rumkale beyinin Nergis adında bir oğlu varmış. Nergis o kadar güzelmiş ki onu gören tüm kızlar ona âşık olurlarmış. Ne var ki aşklarına karşılık görmeyen kızlar buna dayanamayıp intihar ederlermiş. Fakat Nergis buna anlam veremezmiş. Taa ki bir gün kaleye düşmanlar saldırana kadar. Kale beyi, oğlunu korumak ve kaçırmak için kalede bulunan su kuyusuna götürmüş. O anda kuyu suyu o kadar berrakmış ki Nergis suyun aksinde kendini görüyor ve kendine âşık oluyor. Tam suyun aksinde âşık olduğu görüntüye ulaşmak isterken suda boğuluyor ve orada bir çiçek açıyor. Adına da ‘Nergis’ deniyor. İşte yavrum, dünyanın hiçbir yerindeki nergisler Halfeti’de koktuğu kadar güzel kokmazmış.”

Bu hikayeyi ve daha birçok şeyi dinledikten sonra dönüş yoluna girdiğimizde artık güneş Rumkale’nin arkasında batmıştı bile. Dönüş yolunda karanlıkta ilerlerken kulaklarımızda batık evlerin fısıltıları, gözlerimizde terk edilmiş evler ve de nar bahçeleri, aklımızda Mehmet amcanın anlattıkları… Biraz sonra Eski Halfeti görünüyor ışıklar içinde dağ yamacında. O anda suyun aksinde kendini görüp kendine âşık olan Nergis’in hikayesi geliyor aklıma. Düşünüyorum da acaba bu saklı cennet, evleri Fırat’ı görecek biçimde üst üste yapılmış bu şehir, kendi aksini suda görüp o yüzden mi sular altında kaldı? Bu saklı cennet, tarihi ve doğa güzelliklerinin yanı sıra durmadan hüznünü anlatıyor. O yüzden olsa gerek ki her yerde kırmızı açan güller burada siyah açıyor.

Şanlıurfa (Riha)’nın bu güzel şehri… Birecik (Bêrecûk) Barajı’nın yapılmasıyla Fırat’ın serin sularına gömülmüş bu cennet… Şimdi masmavi suyuyla, yöresel yemekleriyle, dünyada sadece burada yetişen siyah gülüyle, Rumkale’siyle, tarihi evleriyle, efsaneleriyle ve de ticari bir anlayışla hareket etmeyen insanlarıyla Halfeti daha çok tanınmak istiyor. Kendine âşık bu şehir; görülmek, okşanmak, sevilmek istiyor.

Fotoğraflar: Erbil KÖKER

Bu yazı toplam 12327 defa okunmuştur
medeniyet
 // Pirsuz
Medeniyetın beşığı olan şanlıurfaya da halfetı gibi sehırler lazım...
22 Aralık 2011 Perşembe 10:14