İbrahim Genç

Halepçe, Kürtler ve vicdan

14 Mart 2010 Pazar 12:42

Dünya üzerinde süregel hükmetme güdüsünün insanoğlunun vicdanı üzerine bir sis gibi çöken kokusu nasıl da canavarlar yetiştiriyor! Ahlaki ve vicdani olana dair her şey bu sisin içinde yitip gidiyor adeta. Gözlerin görme mesafesi, kulakların duyma yetisi kayboluyor bu öldüren sisin içinde. Vicdanlara giden yolları çığ tutmuş, ellere karanlık sular bulaşmış. Durmadan dayatılan bir yalnızlık rolüne karşı gösterilen direnç, zorbaların zorbalıklarına mağlup olmuş.

Ve yaşıyoruz diyorum…Diyorsunuz…Diyeceğiz de…

Oysa yeryüzünün modern dünyasının uygarlık rivayetçileri süslerken caddeleri, her gün bir yerde kapitalizmin soyut canavarının dişlerinde öğütülüyoruz. Çağdaş dünyanın ilkel algılamalarının ruhsuz renklerine bulaşıyor aydınlığımız; fakat bunu fark edecek zengin bir farkındalık güdüsünden yoksunuz. Çünkü tek bir acı, tek bir ölümdür bizi ürküten ve düşündüren:

KENDİMİZİN ÖLÜMÜ!

Rengi ve dilleri hiç de bize benzemeyen insanların ölümü karşısında oysa…Evet, işte bu anda çağdaş insanın ruhu bir ürpermeyle dolmuyor. Çünkü çağdaş insan, gözlerinin önünde cesetlerin kepçelerle taşınmasına şahit olabiliyor; gelişen teknolojiyle canlı yayında bir kentin misket ve fosforlu bombalarla yok edilmesini izleyebiliyor. İşte bu yüzden katliamları kanıksayacak bir insan(sız)lığa doğru koşuyoruz. Televizyondan bedeni parçalanmış insanları ya da üzerine bombalar düşen bir kentin yok oluşunu izlerken nasıl da rahat ısırabiliyoruz bir ekmek parçasını!

ÖLÜR BİR JAPON ÇOCUĞU…

Tarihin en kirli yüzyılı 20. yüzyıl olsa gerek. Kendilerini var etmek ya da ebedi kılmak adına nice sistem, katliamlara girişti ve insanlar yerinden, yurdundan sürgün edildi. İnsanlık vicdandan el çekip kimyasal silahlar kullanmaktan geri durmadı. Bütün amaç, kısa yoldan iktidarı ele geçirmeydi. Bu amaçla ABD’nin 1945’te Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine attığı atom bombalarıyla binlerce insan yaşamını yitirdi. Sokaklar çocukların, kadınların yanmış cesetleriyle doldu. O anda bütün aydın duruşuyla bir şair ağladı ve bir şiir volkanı patladı yüreğinde:

(…)

İşler atom reaktörleri işler
Yapma aylar geçer güneş doğarken
Ve güneş doğarken ölü bir çocuk
Ölü bir Japon çocuğu Hiroşima’da
On iki yaşında ve numaralı
Ve ne boğmacadan ne de menenjitten
Ölür bin dokuz yüz elli sekizde
Ölür bir Japon çocuğu Hiroşima’da
Dokuz yüz kırk beşte doğduğu için

(…)

Nazım Hikmet’in Umut adlı şiirinden aldığım bu bölüm ne acı ama ne gerçek anlatır olanı! Kimyasal silahlar sadece o gün için öldürmekle kalmıyor. Yıllarca insanların sakat yaşamasına, sakat doğmasına neden oluyor; ama neylersin ki vicdanlar karanlık bir sisin dehlizinde hayat bulmuş. Neylersin ki hırsın gözlere indirdiği perde, karanlıklar diyarına açtırır gözleri.

NEWROZ’A BEŞ KALA

Bereketli Mezopotamya’nın emperyalizmin gürzü altında yaşayan mazlum bir halkı…Uygarlığın insanlığa dair ilk meyvelerini verdiği coğrafya…Akşamlarında Kürt annelerin çocuklarına, masallar anlattıkları kadim kentler…Yıldızların saman yollarında Kürt kızlarının saçlarına yaldız yaldız düştüğü hayatlar…

Berrak bir gökyüzü…Bütün maviliğini Kürt çocukların bakışlarına bırakan gökyüzü…Martın güzel günleri…Ve sen ey Newroz, geliyorsun gün be gün; yüreğimize damlatmak Zendavester’den sözler!

Oysa mavi göklerden ölüm düşüyordu bu kadim coğrafyanın umuttan derme çatma dünyasına. Tarih, 16 Mart 1988.

Yüreklerinin yaklaşan Newroz ateşiyle tutuşmasını bekleyen Halepçeli Kürtler, bir öğlen vaktinde beşerin şaşar anlarınla üzerilerine boşaltılan zehirli gazlarla sonsuz bir uykuya mecbur ediliyorlar.

Saddam Hüseyin’in cellatları tarafından 1986-1988 yılları arasında sürdürülen Enfal operasyonlarının bir parçası olarak, uygar dünyanın şahitliğinde Halepçe’ye 1988 Mart’ında zehirli gaz atılması sonucu 6000 Kürt çocuk ve kadın zehirlenerek ya da yanarak öldü. Bu katliamın yapılmasına kimler dolaylı olarak destek vermedi ki! Özellikle katledilenler de sahipsiz Kürtler olunca, uygar dünya kör ve sağır kesilmeyi yeğledi.

Oysa dünya WHO (Dünya Sağlık Örgütü) Kürtlere yönelik bu soykırımın görünenden daha fazla insanın ölümüne neden olduğunu raporlarla belirtiyordu. Öyle ki WHO; bu kimyasal saldırının günümüze kadar 43.753 ölümüne, 62.200 kişinin sakat kalmasına neden olduğunu açıklıyordu. Durum böyleyken, siyasal çıkar peşinde koşan iki yüzlü devletler, Saddam’ın bu zulmünü görmezlikten gelmişlerdir uzun süre. Ki Irak-İran savaşında ABD’nin Irak’a destek verdiğini biliyoruz. Tabi kendi eliyle Saddam celladını yaratan ABD’nin yine kendi eliyle bu celladı ortadan kaldırışına şahit olacaktık. Zulme başkaldıran Kürt halkını Enfal operasyonlarıyla katlederken Saddam Hüseyin, insanî hassasiyetten dem vuran ülkemiz bile susmuştur. Keşke sadece susmakla kalsaydık! Saddam Hüseyin yargılanırken, Enfal katliamlarında Türkiye’nin de parmağı olduğu dile gelse de, bunun Irak-Türkiye arasındaki ilişkilere zarar vereceği düşüncesinden Irak mahkemesince üzerinde durulmadı.
Irak Kürdistan’ında Türkmenler ile Kürtler kardeşçe yaşarken, Kürt parlamentosu da Türkmenceyi Türkmenlerin yoğun olduğu yerlerde üçüncü resmi dil yapıp; Türkmenlerin anadillerinde eğitim almasını, kendi dillerinde TV açmasını mümkün kılarken; Türkiye’de milliyetçi militarist histeri, Kerkük’te Kürtler Türkmenlere soykırım uyguluyor deyip Irak’a girmeyi insanî hassasiyet gereği görüyor da Türkiyeli Kürtlerin kardeşleri olan Irak Kürtleri katledilince neden ses çıkarmıyorlar? Bu ne biçim vicdan?… Bu nasıl adalet?... Bu ne çifte standart?… İkiyüzlülük?...

BABA VE ÇOCUK

38792Halepçe’de Kürtlere uygulanan soykırımın siyasal altyapısının dışında, fotoğraflar var ki her şeyi özetliyor bize. Bu bakımdan insanî-vicdani değerlerini yitirmemiş bir kişinin Halepçe katliamının fotoğraflarına bakması yeterli olsa gerek. Bu anlamda Halepçe katliamını en iyi anlatan fotoğraf, Ramazan Öztürk’ün katliamdan sonra hemen bölgeye ulaşıp çektiği fotoğraftır.

Bu fotoğraf, bombardıman başladığı sırada oğlunu alıp kaçmak isterken bir merdiven dibinde düşüp yaşamını yitiren Ömer Xawir’in fotoğrafıdır. Halepçe katliamını en derin çizgilerle anlatan bu fotoğrafla birlikte Halepçe’de Ömer Xawir’in büstü de yapılıyor. Bu fotoğrafı çeken Ramazan Öztürk, yıllar sonra Halepçe’ye gidip bu büstü yapan heykeltıraşa “Neden Ömer Xawir?” diye sorduğunda heykeltıraş da “Ömer Xawir ölürken bile çocuğuna ağırlığını vermemek için kolundan destek almış. Son nefesini verirken bile o koruma duygusuyla, babalık duygusuyla hareket etmiş.” şeklinde açıklar.
Bu fotoğraf dışında, diğer fotoğraflar da Halepçe katliamında Kürtlerin trajedisini anlatıyor. Sokaklarda bebeği kucağında anneler…Sofra başında düşmüş aileler…Birbirine sarılıp yiten canlar…Üst üste yığılmış yüzlerce ceset…Şiwan’ın türküsüne damlayan keder…

(…)

Dîsa nale nala birîndaran e
Dengê dayıka tê li ser lorikê wan e
Bavik bi keder xwe davêjine ser zarokan e
Lê zarok mane bê nefes, bê ruh û bê can e
Ax birîndar im Wey lo lo lo wey lo

(…)

HALEPÇELER OLMASIN!

Yıllardan bu yana insan oğlunun uzayda hayat aramasının nedenlerini sorguluyorum. Öyle ki insanlık uzayda hayat olduğuna dair minicik bir işaret bulmak için milyar dolarlık bütçeler ayırıyor. Normal şartlar altında yaşadığımız yeryüzü sathını bırakıp da başka bir yerde yaşayamayacağımızı düşünürsek bu bana saçma geliyor. Dünyayı, bizim olan gezegeni, kirletip yaşanmaz bir hale getiren kapitalizmin boşuna olan bu uğraşı nasıl bir sonuç verecek bilinmez ama dünyayı bundan sonra emperyalist güçlerin yaşanır halde bırakmayacağını kestirebiliriz. Hızla artan dünya nüfusu ve buna paralel olarak artan ihtiyaçlar; yok edilen veya ekolojik dengesi değiştirilen doğa ve daha bir çok nedenden dolayı yaşanmaz hale geliyor her geçen gün biraz  daha. Nazım Hikmet, 16 Mart 1958’de yazdığı Stronsium 90 adlı şiirinde bunu  şöyle dile getirir:
Acayipleşti havalar,
Bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar.
Stronsium 90 yağıyormuş
Ota, süte, ete,
Umuda, hürriyete,
Kapısını çaldığımız büyük hasrete.
Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm.
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
Ya dünyamıza inecek ölüm.

Sonuç olarak bu dünya; farklı renkleriyle anlam kazanıyor. Önemli olan insanî tarafımızın farkına varmak ve başkasının acısını da acımız sayabilmek. Şimdi hep birden diyebilmeliyiz ki HALEPÇE’LER olmasın.

Bu yazı toplam 7110 defa okunmuştur
empati
 // inci
Özgür Bey bu kaTliam Türklere yapılsaydı düşünceniz nasıl olrdu acaba merak ettim?...
21 Mayıs 2010 Cuma 20:03
yardım
 // ozgur
sizmi çanakkalede bize yardım ettiniz ben kastamonunun köyündenim bizim bir ilçemiz bütün dogudan daha cok şehit verdi hem unutmayın büyük ermenistan sizin oldugunuz yerde kurulucaktı bu arada herkes devlete millete dümdüz giderken hakaret olmuyoda ben sizin tezlerinizi çürütünçe hakaret oluyor dimi ister yayınla ister yayınlama...
15 Mart 2010 Pazartesi 19:13
özgür denen ......
 // bager zilan
onlar size sığınmadı orasıda kürdistan burasıda kürdistan bize sığındılar sen de kimsin sen ve senin gibilerin zihniyetine lanet olsun biz size çannakkale de yardım ettiik sonra siz ne yaptınız bizi yok saydınız.KAHROLSUN FAŞİZM.....
15 Mart 2010 Pazartesi 15:49