Mehmet Dinç

Gölge İnsan Selami

25 Nisan 2015 Cumartesi 01:20

Biri ile karşılaştı mı cümlenin ortasından konuşmaya başlar Selami. Bir haftadır görüşülmemiş gibi değil de tuvalete kadar uzanmış da yarıda bıraktığı bir konuyu anlatmaya devam ediyor duygusu uyandırıyor insanda. Öyle olunca da konunun ortasından ya da sonunda anlattıklarından başlayarak ne anlatmaya çalıştığı ile ilgili tahminden öteye geçilmiyor. Söz gelimi Ebabil kuşunun nasıl öttüğünü anlatıyor diyelim, Ebabili mi anlatıyor, ötüşünü mü anlatıyor, yoksa ebabil ve ötüşü umurumda değil de başka bir şey mi anlatıyor pek anlaşılmıyor.  Bir makineli tüfek gibi nohut büyüklüğündeki burnunu keskin uçlu hilal gibi çevreleyen dudakları arasından kelimeler saçarken de onu durdurmanın imkânsızlığı da anlaşılmayan başka bir durum tabi. Üstelik konuşurken, karşısındakinin dikkatini başka şeylere vermemesi için de mercimekten biraz daha büyük gözleriyle, insanın gözlerini bulunduğu yere mıhlıyor adeta.  Böylece insana, kendini büyüklüğü ya da küçüklüğü bir türlü ölçülemeyen Selami’nin, şefkatli kollarına bırakmaktan başka yol kalmıyor.

Selami, insanların rahatsızlıklarını çoğu kez de sezmiyor değildi hani. An gelir bu sezgilerin duygulara yansıması gibi bazen de tüm tanıdıklarına meydan okumaya çalışır. Bir kahvede, bir nargile salonunda ya da kuşçu dükkânlarının önündeki taburelerde otururken, günün renginden ayırt edilmeyen bir sisin içinden çıkar gibi her an ortaya çıkabiliyor. Bu tür zamanlarda bizi rahatsız mı etmek istemezdi, yoksa farkında lığını ortaya koyma mı çalışırdı pek kestiremediğimiz bu iki duygu arasında, aramızdan geçerken gökyüzüne diktiği yüzüyle bir selam verir sonrada yalnız başına uzak bir masaya kurulur. Oturuşuyla birlikte birilerini bekliyor izlenimini uyandırmaya çalışsa da zaman geçtikçe yalnızlığı bir surete bürünür, saatlerce aynalara dalanların halini almaya başlar. Ara ara böyle yapardı işte. Bu duruma içimiz el vermezdi tabi. Tartıştığımız konularla ilgili son sözlerimizi söyler, mevzu ne ise o konuda anlaşır, ardından bir süre Selami’nin konuşacaklarına katlanmak için sabır denen, elastiki duygularımızı genişletmeye çalışırdık. Son nefeslerini ciğerlerine doldurarak, suyun dibine dalacak dalgıçlar gibi hazır olduğumuza kanaat getirdikten sonra, ona seslenir, üst üste ısrarlarımıza dayanamadığından yanımıza gelip oturmaya ikna olurdu.

Böyle durumlarda oturduğumuz yere doğru gelirken ancak haklı olanlarda görülecek mağrur bir yürüyüşe geçerdi. Gelir gelmez de ortasından başladığı, ya da yarısından önceki yarısına ne olduğunu anlayamadığımız ve soramadığımız yeni bir sohbetin ortasında bulurduk kendimizi. Yediği yemek midesine fena dokunmuştu sözgelimi. Ev sahibinin evden çıkmasını istemesi de dokunmuştu Selami’ye. Ama Selami, Fikriye acı çektiği için evine misafirliğe gitmeyecekti. Müzeyyen, Selami’ye “Fikriye’nin evine gel biraz sohbet edelim,” dediği için gidecekti.  Fikriye ve Müzeyyen’den konuşurken eril cinsiyetten çıkar, kadınları anlayacağım derken, tam olarak oralı da olamıyor fakat üçüncü bir cinsiyette olmuyordu Selami. Genel izleyici modunda anladığımız kadarıyla dünya yüzeyinde var olan hiçbir cinsiyete dokunmadan aralarından sıyrılıp geçiyordu. Sıyrılıp geçiyordu da nereye varacağını, varacağı bir yer var mı? Ya da bu durumun farkında mı? gibi soruları da sormaya cesaret edemiyorduk. Tek kaygımız bunu da sorarsak kendimizi hiç alakası olmayan konuların ortasında bulacak, böylece Selami’nin esareti altına girme süremiz iki katına çıkabilirdi.

O anlatırken, sadece başımızı sallıyorduk, onu anlar gibi. Her cümleden sonra, cümlenin bitimindeki duygu onu nereye götürürse, o duyguya ait yaşamında bir şeyi hatırlayıp o mevzulara sapıyordu. Selami’nin iç dünyasında yaşadıklarını kimse de bilmeyince sadece sohbetin son cümlesini hatırlardı insan. Saatler sonra Selami’den sıyrılıp yolumuza devam ederken bazen bir uçurumun ucunda hissederdik kendimizi, bazen de patlamaya hazır bir çöp yığınının ortasında. Bir şey anladığımızdan değil, başımızın çatlayacak kadar ağrıdığından…

Tabi bu Selami’yi bilinler için geçerliydi. Yeni yeni tanışanlar ise Selami’yi eskiden tanıyanlar gibi ilk başlarda onu pür dikkat dinler, anlattıklarını birbirine ekler, onlardan bir anlam çıkarmaya çalışırlardı. Sonra günler içinde, haftalar içinde, aylar içinde diyelim Selami’nin anlatımlarından bir mana çıkmayınca, Selami’nin onların üzerindeki büyüsü de git gide azalınca onunla yeni tanışanlar da eski tanışanların kervanına katılırlardı. Böylece Selami tüm tanıdıklarının gözünde her defasında son haliyle bilinen Selami olmaya başlardı. Bizim açımızdan Selami’nin yeni arkadaşlıklar kurmasının iyi yanı, bir iki hafta rahat bir soluk alacağımız anlamına gelmesi idi. Zamanı geldiğinde de Selami’ye hazırlanırdık. Her defasında nöbetçi eczane gibi gecenin bir vaktinde bizi bulacak, içinde biriktirmiş de kendinden kaçanlara anlatamadığı sözcük sağanağına tutmaya başlayacaktı bizi. Öyleydi işte bizim ve Selami’nin ilişkisi. Bıçak ve yara gibi… Birbirimizden kurtulmak istesek de bir yerde birbirimize tutunuyorduk…

Bu yazı toplam 7372 defa okunmuştur
Selami
 // Serhad
Elinize sağlık Sayın yazar. Herkesin yaşamında bir Selami var kanımca. Tam da yazı ona göre olmuş...
26 Nisan 2015 13:11