İbrahim Genç

Emperyalizmin Müslüman işbirlikçileri

02 Aralık 2011 Cuma 23:56

Yer yüzünün kandan beslenen güçleri, milenyum çağının kendine özgü kuralları ve entrikalarıyla tekrar bir paylaşım savaşına girdiler. Bu paylaşım savaşının planlamaları şüphesiz yıllar öncesinden yapılmış ve zaman içinde uygun şartlar dahilinde eklemeler ve yeni düzenlemeler yapılmıştır. Bu kapitalist-emperyalist düşünce ittifakı, insanlığın özgürlüğü ve dünya barışını tehdit etmelerine rağmen sloganlarında “özgürlük ve barış” gibi kavramları kullanmış, halkları bu sloganlar medyanın pompalaması suretiyle etkileme yoluna gitmişlerdir.

Her ne kadar Malcolm X, dikkatli olunmadığı zaman medyanın iyi olanı kötü, kötü olanı da iyi gösterebileceğini belirtse de genel olarak halkların bu propagandalara aldandıkları görülmüştür. Oysa bu kapitalist-emperyalist güçlerin ve İslam coğrafyasındaki işbirlikçilerinin yalan ve çelişkileri sürekli ortaya çıkmaktadır. 11 Eylül saldırılarındaki şüphelerin olmasına rağmen Afganistan’ın işgal edilmesi, kitle imha silahları olduğu dile getirilen Irak’ın işgal edilmesi ve daha sonra bunun yalan olduğunun ortaya çıkması en temel örneklerdir. Son olarak Libya’nın Batılı iktidarlar ve Türkiye gibi işbirlikçiler tarafından darmadağın edilmesi de bu güçlerin amacını ortaya koymaktadır.

LİBYA’NIN GÜNAHI: PETROL

Nedir bu amaç? Muammer Kaddafi döneminde Libyalılara sunulan sosyal haklara bakılırsa kapitalist-emperyalist güçlerin derdinin Libya halkı olmadığı görülecektir. Çünkü Libya’da başta Türkiye olmak üzere birçok Batı ülkesinde olmayan sosyal devlet uygulamaları vardı. Sıralamak gerekirse; Libya’da elektrik bedavaydı, isteyen devlete ait bankalardan sıfır faizle kredi alabiliyordu, ev sahibi olmak temel hak olarak görülüp herkesin bir eve sahip olması sağlanıyordu, doğan her çocuk için 5 bin dolar ikramiye veriliyordu, eğitim ve sağlık hizmetleri ücretsizdi, Kaddafi döneminde okur yazar oranı %83 olmuş ve daha birçok şey… Uzatmamak adına bu kadarını yazmakla yetiniyorum. Bunun üzerine tekrar soralım: Her ne kadar Kaddafi ülkeyi “tek adam” olarak yönetse de Libya’da gelişmiş sosyal devlet hizmetlerine rağmen neden bu hale getirildi?

Bu sorunun cevabı, İslamî kimliğini kullanarak emperyalizmin İslam coğrafyasını sömürmesine aracılık eden Başbakan Erdoğan’da. Bu cevaba geçmeden önce hatırlayalım ki Bush döneminin ABD Diş işleri Bakanı Condoleezza Rice 2003’te Washington Post’taki yazısında “Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devlette, Arap aydınları, özgürlük eksikliklerinin giderilmesi için Arap hükümetlerine çağrıda bulunuyorlar. Muhalefet liderleri; daha fazla siyasi katılım, liberal ekonomi ve serbest ticareti kapsayan reformların yapılmasını talep ediyorlar. Amerika Birleşik Devletleri, bu adımları destekleyecek ve bölgedeki dost ve müttefikleriyle birlikte, daha fazlasının yapılması için çalışacaktır.” diyerek bu günlerin haberini verecekti. Bu amaca hizmet etmek adına Başbakan Erdoğan 1 Mart tezkeresini meclisten geçirmek istemişti ama halkın tepkisi sayesinde bu tezkere mecliste onaylanmamıştı. Bunun üzerine her ne kadar ABD-Türkiye ilişkilerinde bir soğukluk yaşanmışsa da ABD, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’ne eş başkan olarak Başbakan Erdoğan’ı seçecekti. Öyle ki Erdoğan, Türkiye’nin Ortadoğu’da bir görevi var. Nedir bu görev? Biz geniş Ortadoğu ve kuzey Afrika projesinin eş başkanlarından bir tanesiyiz ve bu görevi yapıyoruz.” demekten çekinmeyecekti.

İşte bugün BOP’un sahipleri, uygulayıcıları, aracıları ve taşeronları bir bir rollerini oynamaktadırlar. Libya, adına muhalefet denen eşkıyalara NATO’nun sağladığı silahlarla ve Türkiye’nin bavullarla gönderdiği yardım paralarıyla devre dışı bırakıldı. Şimdi NATO güçleri, Libya’ya attıkları bombaların giderleri olarak Libya petrollerini paylaşmanın hesabını yapıyorlar masada. Mesele de buydu zaten! Hani Başbakan Erdoğan, Batılı güçleri Suriye’ye müdahale etmeye çağırdığı konuşmasında diyordu ya “Suriye’de Libya kadar petrol olmadığı için Batılı güçler duyarsız.” İşte bu itiraf, NATO güçlerinin Libya’yı yeni enerji kaynakları için vurduğunun kanıtıdır. Bu konuda Ortadoğu uzmanı Haluk Gerger’in Avrupa’daki borçlanma krizinin, kapitalizmin krizden savaş ve silahlanma çıkardığı tespiti de bunu iyi analiz etmektedir.

VE HEDEF SURİYE…

Libya, paralı eşkıyalarla devre dışı bırakıldıktan sonra şimdi gözler Suriye’nin üzerinde. Bu konuda Türkiye’nin tavrı dikkat çekicidir. Daha önce Suriye’nin kendilerinin iç işi olduğunu dile getiren Başbakan Erdoğan, hemen her gün Batılı güçlere de seslenerek savaşa davetiye çıkarmaktadır. Türkiye’nin neden savaş kışkırtıcılığı yaptığını Haluk Gerger "Birincisi; Türkiye, bölgede bir ganimet pazarı kurulacağını biliyor. Savaş olacak ve her savaş sonrasında - onların barış dediği- zafer kazananların ganimet sofrası kurulacak. Türkiye o ganimet sofrasında bulunmak istiyor. İkincisi; Türkiye ABD'nin bölgede bir truva atı, taşeronu ve tetikçisi. Bu rolü 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana hiç değişmedi. Dolayısıyla ABD'nin bölgeye saldırısının bir vurucu gücü olmak zorunda. Üçüncü; unsur ise, Kürt meselesi." sözleriyle analiz ediyor.  Sanırım Türkiye’nin bu işten umduğu tek çıkar, Türkiye’deki Kürt muhalefeti bastırmak için Batılı güçlerden destek almak. Ki Türkiye’nin Suriye muhalefetini desteklerken Suriyeli Kürtlerle ilgili tek bir şeyin dile getirilmemesi, hatta Suriyeli muhaliflerin dışlanması da buna işaret etmektedir.

Bu noktada Türkiye müthiş bir çelişkiye düşüyor. Kürt sorununu çözmek ya da çözüm için yapılan çalışmaları görmek yerine sorunu “dış güçler”e havale eden ve iç işleri olduğunu dile getiren Türkiye, Suriye’deki kargaşayı yükseltmekle kendinde bir ülkenin işlerine karışma hakkını nerden alıyor? Aslında böyle bir hakkı olduğunu söyleyemeyiz. Sadece kendisine verilen rolü oynuyor. Bu konuda Türkiye-İsrail ilişkilerine dikkat etmek gerekiyor. Bu iki güç, her ne kadar çeşitli dönemlerde birbirileriyle kavgalı olsa da ekonomi-silah antlaşmalarında daima uyum içinde olmuşlardır. Bu ittifaka dikkat çeken Prof. Michel Chossudovsky’nin  “Güçlü ordusuyla bir NATO ülkesi olan Türkiye’nin İsrail ile arasında özellikle Suriye’ye karşı ortak askeri-istihbarat anlaşması vardır. 1993 tarihli bir Mutabakat Zaptı’na göre Türkiye ve İsrail bölgesel tehditleri ele alacak bir Türk-İsrail ‘ortak komitesi’ kurmuşlardır. Mutabakata göre, Türkiye ve İsrail; Suriye, İran ve Irak hakkında istihbarat toplamada işbirliği yapmak, düzenli toplantılarda bu ülkelerin askeri yetenekleri ve terörizm konusundaki bilgilerini paylaşmak hususunda anlaşmışlardır. Türkiye, İsrail ordusu ve güvenlik güçlerinin Suriye ve İran hakkında Türkiye’den elektronik istihbarat toplamasını kabul etmiştir. Buna karşılık İsrail Suriye, Irak ve İran sınırı boyunca terörle mücadele konusunda Türk güvenlik güçlerine eğitim ve teçhizat yardımı yapacaktır. Clinton Yönetimince ABD, İsrail ve Türkiye arasında üçlü askeri ittifak kurulmuştur. Genişletilmiş Ortadoğu Projesiyle ilgili bu üç ülke arasında askeri komuta kararlarının koordinasyonu ve birleştirilmesi, üçlü ittifak adına ABD Genelkurmay başkanınca yürütülmektedir. Bu üçlü ittifak, her ülkenin ABD ile ikili ilişkileri ve Tel Aviv ve Ankara arasındaki kuvvetli askeri ilişkiler ile de pekiştirilmiştir.” şeklindeki ifadeleri de dikkat çekicidir.  Ki Malatya’ya yerleştirilecek füze kalkanı kapsamındaki radarların da İsrail’i korumak amacı taşıdığını da herkes biliyor.

ABD’DEN TÜRKİYE’YE TEŞEKKÜR

Sonuç olarak İslam coğrafyası, kapitalist-emperyalist güçlerin Müslüman işbirlikçi ve taşeronları vasıtasıyla şekillendiriliyor. Özellikle Türkiye, bu konuda en başat rolü üstlenmiş durumda. Öyle ki birkaç hafta önce ABD Diş İşleri Bakanı Clinton’un söylediği ''Türkiye ayrıca, Afganistan, Pakistan ve diğer yerlerdeki liderlerin birçoğuyla iletişim kurmada büyük bir yeteneğe sahip, çünkü Müslüman çoğunluklu bir ülke, demokrasi geçmişi var ve şimdi AK Parti ülkeyi yönetiyor. Bu nedenle Türkiye'nin birçok ülkenin gözünde önemli çapta kredibilitesi bulunuyor ve dolayısıyla Türkiye'nin buradaki mevcudiyetinin bize çok yardımı oluyor.'' sözler de buna işaret ediyor.

Bütün bunlar ve daha bilmediğimiz ve de yazamadığımız birçok şey için Türkiye halkı olarak gerekli duyarlılığı göstermeliyiz. Bunu, tam bağımsız büyük bir Türkiye hayaliyle yapmalıyız. Sadece Kürtlerin en temel hakları söz konusu olduğunda karşı durup güya vatansever kesilenlerin karşı durması gereken asıl şey, ülkemizin emperyalist oyunlara alet edilişidir. Ahlaklı ve erdemli Türkiye yurttaşları olarak, Ortadoğulu Müslüman halklarının kanları üzerinden bir menfaat bekleyemeyiz.

Bu yazı toplam 5310 defa okunmuştur
20:00
 // Omeri
Ortadogulu sen birak yaziyi yorumlarida anlamamissin...
08 Aralık 2011 Perşembe 20:00
taşeron
 // Elîh
Eskiden bu ülkede ençok atılan slogan "kahrolsun ABD,SİYONİST İSRAİL"di.Şimdi ise ABDyi müslümanların koruyucusu gibi göstermeye çalışıyorlar.Bunu yapan hükümet dünyaya engüzel taşeronluk örneğini acıkça herdefasında gösteriyor.(yazara helal olsun tam isabetli tespitler yapmış)...
05 Aralık 2011 Pazartesi 23:17
merd
 // serd
fetullah gülen kim ? cüpeli ahmet hoca kim. ? selefi kim? urfalı bak şimdi . hak kuran . din islam. peygamber hak. Allah bir. ben buna inanırım ve bunun için savaşırım şeyh saide bunun için paluda kıyam yaptı ve benim zaza ilçem olam daraheni yani gençi başkent yaptı. bizim davamız zazaların davası islamdır. kim islam için hizmet ederse zazaların takdirini kazanır ve onlar için mücadele eder.

şimdi esadın alevi şia olduğu için iranın suriyeli sunnileri yönetmek için esadı kullandığı bir aşikar silah zoruyla kullanıyor....
05 Aralık 2011 Pazartesi 13:02