Enver Özkahraman

Enver Özkahraman

Yazarın Tüm Yazıları >

“ELK”

A+A-

Elk dişidir, daha doğrusu vahşi, yabani bir kadın olarak dağlarda kuytu vadilerde yaşadığı anlatılır, Hakkâri Beytüşşebap yöresinde.

 

Saçları darmadağındır, dişleriyle tırnakları, koltuk altları ve kasık tüyleri uzundur, iri ve uzun memeleri vardır. Memeleri o kadar iri ve uzundur ki omuzlarına atarak yürüyebilmektedir bu korkunç ELK kadını.

 

Hep ciğerle beslenir, ağzı hep kanlıdır...

 

Tıpatıp aynısı Diyarbakır, Kulp ve Lice yöresinde de anlatılır ama orada da bu dişi insan kılıklı korkunç yabaniye “PİSPATIK” denilir. İnsan ve hayvan ciğeriyle beslenen bu yaratığın en çok demirden korktuğu söylenir. Bu hafta içinde sordum Liceli yaşlı teyzem Asya hanıma:

 

O da bana şunu demişti:

 

“Pîspatik hebu hebu. Dîyamin digotin mala Serso hebêk pîspatik li pişta gundê Cêrcimtê di çîyada girtibun. Şujinê di memikê wîda kiribu û wi hanîbun ber derîyê xwe. Çend roj mabu xelke hemu dîbu û paşê niza çawabubu cardin revî çûbu çîya.”

 

(Pîspatık Vardı vardı, annem diyordu SERSO"ların ailesi bir tanesini Cercımt köyü civarındaki dağda memesine çuvaldız batırarak yakalayıp getirmişler. Birkaç gün kapılarında kalmış daha sonra bir fırsatını bulup tekrar kaçmış dağ.

 

Beytüşşebap, Mezopotamya
Platosunun göbeği. Yayla ve meraları
ile ünlü bir et ve yün yapağı
deposuydu, her yaz yaylalar binlerce
koyunla dolar taşardı. Fotoğrafta
70"li yıllarda Nêrkitk yaylası.

Benzer bir hikâyeyi de bir yolculuk sırasında Şemdinli, Nehri ailesinden Hakkâri ili meclis üyesi Abdullah Çiftçi beyden duymuştum…

 

Ayrıca Elk bir koyun hastalığıdır. Küçükbaş hayvanların bol yaşadığı yerlerde, bu yaylalarda bu karlı dağların doruklarında çeşitli hayvan hastalıkları, kıranları olurdu tabi bu mıntıkada da en korkutucu ve en acımasız koyun hastalığına tabi Kürtçe “ELK” denilirdi.

 

Elk küçükbaş hayvanları kırar geçirirdi.

 

Eskiden Elk hastalığı bir sürüde görüldüğünde o sürünün sahibinin veya o köyün geleceğinin perişanlık, açlık ve sefalet olduğu eski tecrübelerinden bilinmekte idi. O eski günlerde veteriner, bilgi ve eczaları eksikliğinden dolayıdır ki yörede yaşayan insanlar bu hayvan hastalığından kurtulmak için yine kendilerine has yöntemlerle çare bulmaya çalışmışlardır.

 

Son yıllara kadar bir köyün sürüsüne Elk kadını kadar korkunç, Elk hastalığı bulaştığı tespit edildiğinde bir akşam karanlığında köyün tüm erkekleri kadınların, kadınlar ise erkeklerin elbiselerini giyerek hastalıklı o sürüye ve çobana saldırır, hayvanları korkutarak ürkütür. Hatta talan ediliyormuş izlenimini verirlerdi. Çobanlar renkli kıras fistanlar içinde kadınları hayal edip, karşılarında bıyıklı ve sakallı kadınları, sürme gözlü al yanaklı erkekleri görünce apışıp kalır, bıyıklı ve sakallı kadınlar çobanları korkutur hatta çobanları hırpalayarak hastalığın koyunların içinden çıkacağına inanılırdı...

 

ELKİ Beytüşşebap"ın ilk ismidir. Hemen doğusundaki vadide de Elkik vardır, Cemil Ağa"nın köyü, alt tarafı KAVAL (Qewal) vadisidir...

 

Suvarihalil"de avladığımız kekliklerin
sayısını söylesem “Avcı Atması”
dersiniz… O kadar çoktu ki keklikler
avcı acemi bile olsaydı vururdu. Hele
hele koca koca beyaz Heliz mantarının
meşe közündeki tadı unutulmazdı.

Koyun ve et deposu o günlerin yani eski Beytüşşebap"ın, eski ismi olan Elk in ya geçmişte bu dişi yaratığa benzer bir Elk"in görüldüğü söylenmiş veya bu yaylalarda bir gün koyunları kıran Elk hastalığı ağır bir iz bıraktığı için, Elk denildi ve Elk kaldı. Kanaati ağır geliyor bana. Ki o günler Bêşebap Elk"in bir mahallesiydi, ama bugün Elk Beytüşşebap"ın bir mahallesi…

 

Hele hele yukarıda da dediğim gibi dağların arasına sıkışıp kalmış adeta uzayda bir gezegen gibi bir yere, hem de Arapçadan gelme iki kelimeyi birleştirilerek niçin ve de hangi yıldan beri Beytüşşebap denildiğini bilmiyorum. Ama benim bildiğim bir şey vardır ki yıllarca gidip geldiğim bu güzel ve güzellerin ilçesine, gerek ilçede ve gerekse köylerde oturan herkes, ama herkesin Bêşebap dediğini biliyorum.

 

      “ Bêav”- susuz,

       “Bêmejî” - Beyinsiz,

       “Bêşebap ta gençsiz anlamına gelmiyor mu?

 

Tıpkı Yüksekovalıların “-Ez Geveri me ve Çukurcalıların “-Ez Çelî me” dediği gibi Beytüşşebaplıların tamamı ya “Ez Bêşebabi me” yada Ez Elki me derler hep…

 

1970 yılların başına kadar nasıl ki Erzurum ve Kars büyükbaş hayvan rekorunu elinde tutuyor idiyse o yıllarda da Van ve Hakkâri de Türkiye de en çok küçükbaş hayvanın yaşadığı illerin başında geliyordu. Buralar adeta et, yün ve yapağı deposuydu. Tabi bunda da Beytüşşebap"ın payı çok büyüktü.

 

Beytüşşebap yolunda Gelejêr vadisi

Beytüşşebap, yaylaları ve meraları yönünden zengin bir bölgedir. Çok uzun yıllar bu yaylalarda bu dağ başlarında Müslüman"ı, Yezidi"si ve Nasturi"si birlikte yaşamış, birlikte çobanlık yapmış, koyunlarını keçilerini birlikte otlatmış, damızlık teke ve koçları birbirlerinden ödünç alıp vermişler.

 

Yağmurlu günlerde aynı kepene"nin altına sığınmış, qelunleri(çubukları) için birbirlerine tütün alıp vermişler uzun yıllar kardeş, kardeş...

 

Yezidi"si, Nasturi"si ve Müslüman"ı kışın ovalara giderken beraberlerinde götüremedikleri eşyalarını Bate köyünde büyük âlim Mela Hüseyn"in türbesine emanet ederlerdi. İlkbaharları ise yine yaylalara götüremedikleri ağır eşyalarını Mela Hüseyn"in türbesine emanet eder, bu kez son bahar bıraktıkları eşyaları alır yaylalara çıkarlardı, tıpkı bugünkü havaalanları ve otobüs terminallerindeki emanet haneleri gibi. Ama Mela Hüseyin (Feqîrê Bateyî)in, türbesinde ne ücret alan vardı nede makbuz kesen ve hiç eşya ya da dokunulmazdı asla.

 

Uzun yıllar bu böyle süregelmişti...

 

Antep"ten, Mardin ve Musul"a kadar şehirli ve kasabalıların gözü hep bu dağlıların yolunda kalıyormuş son bahar günlerinde. Bu insanların getirecekleri bir tulum otlu peynir, bir güğüm tuzlu sadeyağ veya kışlık et ihtiyaçları için kesilecek kavurmalık hayvanları hep bu dağlardan gelirdi. Hatta kurban bayramında Hicazda kesilecek küçükbaş kurbanlıklar bile bu dağlardan giderdi.

 

Son yıllarda Özel İdare, Ilıca"ya bir
havuzla kalınabilincek bir otel yapmıştı
ama her yerde olduğu gibi
çalıştıramadı. En son gördüğümde
yapılan masrafa acımıştım.

Güzeldi bu dağlar bu dağlarda yaşayanlar da. İslam âlimi İmam Gazeli"den Abdülkadir Geylani ile birlikte ders alan, Yezidiliğin kurucusu, büyük sufi Şeyh Adiyê Hakkâri, faqirleri ve Qewalleri ile yaşamış bu dağlarda, Büyük âlim ve şair Feqirê Bateyî (Mela Hüseyin) ve Geznexli Xalê Xemo belki yakışıklı değillerdi, ama güzellerdi, güzel...

 

İnsan bu güzel beldeye gider gelir de insanın birbirinden güzel anısı olmaz mı?

 

Güzel anılarla dolu, adeta uzayda bir ilçedir Beytüşşebap. Bahçesaray gibi. Zorlu ve sancılı günlerde dinamik bir çalışandım Beytüşşebap"ın Vilayetinde. Hani Kürtlerdeki şu “Şibi korê keç girtî”(pireyi yakalayan kör) deyimi gibi, devlet babanın da eline geçirdiği vatandaşını körün parmakları arasındaki pire gibi ezdiği günlerdi. Bir Valimiz vardı ki tüy döküyorduk hepimiz, herkes, daire müdürleri. Bazı günlerde sabahın saat 3–4"ünde müdürlerin kapıları, pencereleri çalınıyor:

 

 “-Kim o?” Sorusuna,

 

 “-Müdür bey, Vali bey bekliyor sizi” çağrısı ile ellerini, yüzlerini bile doğru dürüst yıkamadan fırlıyor müdürler yöneticiler. Ardından hızlı adımlarla Vilayetin önündeki arazili araçlara biniliyordu ve nereye gidileceği bilinmeden 6–8 araç toprak yolda tozu dumana katmak için yola çıkılıyordu.

 

Her zaman konvoyda, hem siyasetçi hem gazeteci ağabeylerimizden Abdurrahman Keskin ile rahmetli İbrahim Hatipoğlu, daire müdürleri ve Özel İdare Müdürü Basri(Atay) bey vardır. Basri beyin bir elinde pilli bir teyp, teybin içinde siyah kâğıtlı bir ses bandı ve bandın başında İstiklal Marşı vardır.

 

Gidilecek köye önceden haber salınmıştır: “Vali bey gelecek köyün dışında karşılayın” diye.

 

Tüm Kürtler tarafından bilinen ve
sevilen Mela Hüseyinê Bateyi, Kürtçe
mevludun yazarıdır.

Konvoy köye yaklaştığında işi gücü bırakan köylüler tek sıra olmuş, başlarındaki sarık ve şapkalarını çıkarmış, çikolata renkli yüzleri ile hiç güneş görmemiş bembeyaz kafaları ile benim için fotoğraflık görüntülerle zımpara gibi nasırlı ellerini Vali beye uzatarak:

 

- Evdılle oğli Feto Eslan, koyumuze hoj gelmiştir sayın Valim…

 

Diye yüksek sesle kendilerini tanıtan son köylüden sonra, bu kez Özel İdare Müdürü Basri beyin sesi duyulurdu:

 

- Şimdi istiklal marşını dinliyoruz. Dikkat!

 

Diyerek elindeki teybin “Play” düğmesini bastırıyor ve herkes esas duruşa geçiyordu...

 

İşte böylesi günlerden bir gün yine sabahın köründe yola çıkmıştık nereye gideceğimizi bilmeden ve Suvaraxelê"den, sonra kendimizi Beytüşşebap"ta hatta Beytüşşebap ilçe merkezine uğramadan Mamxuran vadisinde bulmuştuk.

 

Vali bey hariç araçlardaki herkesin boğazında bir avuç çamur, kaşlarına ve kirpiklerine kadar da toza bulanmıştık.

 

Mezra köyüne yaklaşmıştık ki yolun kenarında bitkin adımlarla yürüyen eli bastonlu 80–90 yaşlarında bir köylünün yanında durdu Vali beyin aracı. Hepimiz atladık araçlardan Vali Bey elini uzattı yaşlıya, köylü umursamadı.

 

Vali bey sinirli bir şekilde:

- Nerelisin baba.

 

Köylü omursamaz görünerek, konuşmadan ve bastonuyla karşı köyü gösterdi:

 

Vali bey sordu:

- Köylüler nerede? İhtiyar;

- Bilmiyor.

- Niye bilmiyorsun?

- Bilmiyor, bilmiyor.

 

Türkçe bilmeyen yaşlıların
tercümanlığını genelde ben
yapıyordum. Ama o gün ben ancak
Fotoğraf çekebildim.

Diyerek omzunu silkeledi ihtiyar. Ardından Vali sordu:

 

- Sen askerlik yapmadın mı?

 

İhtiyar sol elinin dört parmağını göstererek, sinirli bir sesle:

 

- DORT sene Çenekekele (Dört sene Çanakkale de )

- Niye Türkçe öğrenmedin?

- Sen niye Kürtçe bilmiyor, haa!

 

Vali bey sinirlendi, bize döndü:

- Bu ihtiyar ne diyor? Tercümanlık edin.

 

Bir arkadaş öne çıktı ve ihtiyara Kürtçe sordu:

- Bapiro eva Waliyê me ye. Dibejîtin tu bo çi Tirkî nizanî?

(Dede bu bizim valimizdir, sana soruyor niye Türkçe bilmiyorsun .)

 

- Eva walîye çiye, çawa Walîye çawa nizani em bo çi Tirkî nizanin. Ma  kesek ez hûre kir ku ez hûre nebûm Tirkî. Kesek ew hûre nekirîye ew jî  Kurdî nizanî. Heta Walîyen me ho bin dê halê mejî ho bîtin.

 

(-Bu neyin valisidir. Benim niçin Türkçe bilmediğimi bilmiyor mu? Bana Türkçe öğreten oldu da ben mi öğrenemedim. Ona da Kürtçeyi biri öğretmediği için oda Kürtçe yi bilmiyor.)

 

Cümle vali beye ılımlı bir şekilde tercüme edildi. Vali yine ihtiyara hiddetli bir şekilde sordu:

 

- Peki, köyünüzde okul yok mu?

 

Tercüman ihtiyara Kürtçesini iletti. İhtiyar, gülümseyerek başını sallayıp elindeki bastonu ile köyü gösterdi:

 

- Bêje Walîye Xwe. Wa gund li peş çavane di kambaxêda tiştekî şibi meytebê heye an ne? Hege Walîyeki ji dile bila zanîbana heta naha me çend dileyçe û qaxiz dane wî. Me bê pare cih da, zevî da, kesek hale biçûkên me  pirsiyar nekir. Evroke, piştî hinde sala, Waliye min hatîye dibêje min, tu bo çi Tirki nizanî? Nizanim nizanim ahaaa…

 

(Söyle ValineBaksın bakalım virane köyde okula benzer bir bina var mı? Gördüğü bu köyde,. Vali ise kaç dilekçe verdiğimizi bilmiyor mu? Yer verdik tarla verdik, bize okul yapmadılar, Valiniz birde gelmiş yıllar sonra bana diyor.Birde, niye Türkçe bilmiyorsun, diye soruyor. Bilmiyorum bilmiyorum, işte...)

 

İhtiyarın sözleri yine ılımlı bir tercüme ile Vali beye iletildi. Vali, köye bir daha baktı. Döndü ihtiyara, ihtiyarin haklı ve bir şeyler söylediğini anlamış gibi seslendi:

 

- Tamam, tamam.

 

İhtiyarın elini tuttu, köye doğru yürüdük. Vali birkaç adım hiç konuşmadı daha sonra dönerek, Milli Eğitim Müdürü Rahmetli Uğur Sıtkı"ya seslendi:

 

- Müdür bey defterine not al. Buraya bu yıl muhakkak bir okul programa alınsın dedi.

 

O gün teybin kulpu ellerde taşındı ama Play butonuna dokunulmadı, teybi hiç çalıştırmadan gece yarısına doğru Hakkâri"ye dönebildik.

 

Ama ihtiyar köylünün iki cümlesi o köye bir okul kazandırdı o yıl...

 


Parzunlu Bêrileri ünlüdür… Her virajda birkaç parzunlu bêriye rastlayabilirsiniz.

 

O gün köylüler tek sıra olup bizi köyün dışında karşılamamışlardı. Konvoydan da eksik olmayan Teyp ellerde taşındı ama hiç “DİKKAT” çekilerek “Play” butonuna basılmadı. Köylülerle minderde biraz sohbetten sonra yarı gece Hakkari"ye dönebilmiştik.

 


Son iki fotoğraf; Beytüşşebap Dağları (Bedel Zebarî)

 

 

Bu yazı toplam 25764 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
21 Yorum