İrfan Sarı

Dünden bugüne ne değişti?

12 Eylül 2008 Cuma

Mehmet amca anlatıyordu; “Üçüncü cendermeyi dereden geçirince artık takatim bitmiş dizlerimin bağı çözülmüştü. Bahar akıntısı coşkundu; ikimiz birden akıntıya düştük. O çok gençti kıyıya çıkmıştı biraz sonra, ben de sürüklendim, kıyıya kendimi atana kadar hayli su yuttum. Çıkarken öksür öksür serpildim çalıların yanına, biraz kendime geleyim diye sırt üstü bahar güneşine yüzüm dönük gözlerimi yumdum. Başıma gelecekleri nerden bileyim. Cendermeler uzandığım yerden etrafımı sardılar; “Vay sen misin bizi suya bırakan” diye sorgusuz sualsiz çalı fışkınları ile morartana kadar dövdüler.

 

Babo cendirmeyên Ismetî(İsmet İNÖNÜ) zor bûn. (Babo İsmet"in askerleri zordu)  

Zaten yoksulluk ve yokluktan dolayı zar zor buldukları giysileri jandarma dayağından sonra iyice parçalanmıştı Mehmet amcanın. O halde, yani mosmor bedeniyle köye vardığında annesi o kocaman adamı görünce ana yüreği ile: “Xudê qebûl neket! (Allah kabul etmezsin!)”dedi.

Zor yılların arasında askerler kanunlarını dayaktan baskıdan yana koyuyordu. Her asker bir kanun, her kanun da bir asker düğmesini düşürmekten hüküm giydirirdi.

Oysa daha kaç gün önce beraber istiklal harbi vermiş ve Kürtler ile Türkler ülkenin asli unsurları olarak kabul görmüşlerdi. Bilinmez bir sebepten, dağların arasında yol bilmez iz bilmez coğrafyada vahşi doğada yaşam mücadelesi veren Kürtler Mehmet amcanın akıbetine uğruyorlardı.

Bu savaşta sıkça duyulan kardeşlik her ne hikmetse üvey kardeşliğe dönüşmüş, hatta kabul görülmemiş, adına “dağlı Türkler” denilmişti. Kimlikleri ayaklar altına alınmış, dillerine köylü dili denmiş, kırk dereden bahanelerle yasaklar ve sömürülere maruz bırakılmıştı.

İlginç olan ne biliyor musunuz?

Dört yıl askerlik yapmış, harbi başucuna düşen top güllesiyle tanımış, silah arkadaşını yanı başında kaybetmiş Mehmet amcalar sivil yaşama döndüklerinde onlardan askerliği devralmış diğer Mehmetlerce dövülmüş, hakaret edilmiş, hor görülmüş olmalarıydı.

Bu acı dolu fotoğraf an be an yaşanıyordu.

Öyle bir mekanizma ki sadece kendisini muhafaza ediyor ve yapısını çelik zırhtan koruyordu. Ama esasen koruması gereken halklardı.

Mehmet amcanın ömrünce tırmandığı kayalıklar, geçtiği ırmaklar önünde secdeye duruyordu ama bir jandarmaya karşı o, secde eder vaziyete gelmişti.

 

Yıllar demokrasi tabelasını takarken, adına Ergenekon dedikleri bir yapı geliyordu, geçmişin derin devlet dediklerinden.

Devlet içindeki bu devletin başına da askerler geçmişti emeklisinden.

Ve yargı hüküm düşmeden düğmelerini koparmadan kanunen hapis etti bir bir onları.

Sonra emekli olmayanlar onları ceza evlerinde ziyaret ettiler.

Her ne olursa olsun odalar dolusu dosyalarla açık ve seçik suçlamalarla karşı karşıya olan bu yapının içindekiler sadece Kürtlere değil, Türklere de zor davrandığı, dövdüğü, sövdüğü gerçeğini ortaya koydu.

Öldürülmelerin adına “bölünmez bütünlük” diyebilecek kadar işi boyutlandırmış olmak dünden bu güne hala bir şeyin değişmediğini ortaya koymaktadır.

Mekanizma aynı…

İş aynı… Aynı hızıyla dönmeye devam ediyor.

Bu yazı toplam 8746 defa okunmuştur