Özgür Amed

Direniş hiyerarşisi kurbanı olarak Lice ve Meskan…

01 Haziran 2014 Pazar 11:24

Mayıs ayının başında Kurdistan gündemine Meskan Dağı Direnişi yerleşti. Dağ başında başlayan amansız kovalamaca bazıları için her zaman ki gibi hayat memat, bazıları için de duy-geç idi.  Müzakere sürecini sabote etmek için elinden geleni yapan ve tüm dağ başlarına hızlandırılmış eğitim kursu gibi kalekol yapan askerlere, Hakkari halkı gövdesini siper etti. Daha önce de defalarca canlı kalkan eylemi yapılmıştı ama bu Meskan ile başlayan ve Lice ile şuan doruğa çıkan, Varto, Silvan ve Silopi’ye sıçrayan şey bambaşka bir eylemsellik şeklinin ipuçlarını içeriyor. Özellikle şuan Lice’de devam eden ve geniş alana yayılan direnişin Gezi yıl dönümüne gelmesi itibari ile bize bazı soruları sorma fırsatı vermesinin yanı sıra, düşündürdükleri ile de sağlam bir yüzleşme imkânı tanıdığına inanıyorum.

Öncelikle Lice’deki direnişten bahsetmek biraz faydalı olacak. Lice’nin Cellik mezrasında, karakol-kalekol ve baraj yapımları ile askeri operasyonlara karşı bir haftadan fazladır halk direniyor. Askerlerin geçtiği yola hendekler kazıldı.[Böylece hendeklerin nereye kazılması gerektiğinin siyasi mesajı da verildi birilerine]. Geçemezsiniz denildi. Aktif olarak yollarda çatıştılar. Bingöl-Amed yolu kapatıldı. Askerler halkın araçlarını yaktı. Onları etkisizleştirmek için her yolu denedi ama pes etmedi kimse. Olan biten şey aslında 90 dönemi Lice’nin kökten yakılmasının artçı şoklarını içeriyor. Fakat bu sefer öyle kolay değil. Halk çatışıyor, yoluna hendek kazıyor; egemen kibir ile dalga geçiyor. Diğer yandan da telefonun, kamerasını onun üzerine tutarak aleni katliam yapmasını bir nebzede olsa engelliyor. Devletin Lice, Kulp ve Silvan’da sokak ortası ne yaptıklarını bilenler; şuan hala nasıl yeltendiği bir yok etme dürtüsünde olduğunu ve aldıkları emir ile yine çok rahat neler yapabileceklerini biliyor o sap yollarda.

Lice’de direniş var ama adı, kendisi yok! Meskan’da direniş var ama kendisi, adı yok… Bu net görüldü. Neden diye sorma hakkımız var sanırım. Hele bugün fazlası ile var. Judith Butler’in meşhur “Şiddet, Yas, Siyaset” makalesinde “yası tutulmayanlar” üzerinden bazı belirlemeleri var. “Kim insan sayılır? Kimin yaşamı yaşam sayılır? Son olarak da bir yaşamı yası tutulabilir kılan nedir?” diye sorduktan sonra şöyle devam ediyor: “Tarihlerimiz ve bulunduğumuz yerler arasındaki farklara rağmen birisini yitirmenin ne demek olduğuna dair bir fikri olanlarımız kapsayacak bir bizden bahsetmek sanırım mümkün… Kayıp vermemizin ve yaralanabilir olmamızın kaynağında toplumsal olarak kurulmuş bedenler olmamız, başkalarıyla bağlarımızın bulunması, bağlarımızı kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya olmamız, başkalarına maruz kalmamız, maruz kalma nedeniyle şiddet tehlikesi ile karşı karşıya olmamız yatar… Söylem düzeyinde ilk olarak kimi yaşamların yaşam sayılmadığını, insanlaştırılamayacaklarını, hiçbir egemen insan olma çerçevesine sığmadıklarını ve önce bu düzeyde insanlıktan çıkarıldıklarını söylemek gerek. Bazı yaşamlar destek görmeyecek ve hatta yası tutulabilir olma niteliği bile kazanamayacaktır”…

Tam da bu pasaj üzerinden aynı soruyu aslında var olan direniş-mekan olgusu üzerinden de sorabiliriz. Çünkü yası tutulamayanlarla dolu bir coğrafyadan bahsediyoruz. 
O zaman soralım: 
Kimin direnişi direniş sayılır? 
Bir direnişi anlamlı kılan, onun adının anılmasını sağlayan ve konuşulmasını sağlayan şey nedir? 
İnsan normları içinde değerlendirilmeyen ve şiddete uğraması geleneksel bir ritüel imiş gibi kanıksanan Kürdün, direniş pratiğinin bir “anlamı” olmamasının bugün anlamı nedir?

Meskan dağında askerler aileleri o dağ başında gaza boğup, saldırdığı gün bir annenin ağzından bir askere “Berxê min, here mala xwe, nê kuştin” cümlesi çıkmıştı. Burada çok basit bir gerçeklik ortaya çıkıyor. Kato Dağı’nın yamacında yol alan bir kadının direnişi, İstanbul’daki çocuğun da hayatını kurtarıyor. Lice’de askere karakol yapma, operasyona gitme diyen bir genç, ondan binlerce kilometre uzakta, hiçbir şeyden haberi olmayan genci bir gün amansızca yakalayacak bir kurşunu da engelliyor. Bu durumun tam olarak anlaşıldığını düşünmedim, düşünmüyorum. Çünkü nihayetinde “Gezici” olmakla övünen çoğu kesimin, özellikle örgütsüz bir şekilde pratik sergilemeye çalışan sol’un “Kürtler zaten direniyor. Onlar on yıllardan beri böyle” diyerek kulak arkası ettiği ve özne’yi sadece kendi çeperinde konumlandırdığı; Kurdistan’daki direnişleri nesnelleştirdiği görüldü. Hal böyle olunca Medeni Yıldırım’ın ölümü formaliteden de olsa anılabilirdi. Eline Türk Bayrağı alarak M.Yıldırım’ın ölümün protesto eden kişi, oksimoron sanatını zirveye taşımakla kalmayıp; Medeni’nin de diğerlerinin de niçin öldürüldüğünü bilmedi.

Bu anlamda Butler’in ‘Beden ölümlülük, yaralalanabilirlik, faillik belirtir: tenimiz ve etimiz bizi başkalarının bakışına olduğu gibi dokunuşuna ve şiddetine de maruz bırakır; bedenlerimiz ise bizi bütün bunların faili ve aracı olma tehlikesine sokar. Kendi bedenlerimiz üzerinde hak sahibi olmak için mücadele etsek de, uğrunda mücadele ettiğimiz bedenler hiçbir zaman tam anlamıyla sadece bize ait değildir. Bedenin değişmez bir kamusal boyutu vardır” hatırlatması önemlidir.

Lice’deki direnişin bir anlam ifade etmemesi tamamıyla oluşturulan “Direniş hiyerarşisi” ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu hiyerarşi nostaljik olarak yaratılıp, yeniden üretime sokuluyor. Ve bu üretimde “Doğu cephesinde yeni bir şey yok”… Gezi’nin şimdiden romantize ediliyor olmasının ve şimdiden bir “anma”ya dönüşmesinin arka plan sebeplerinden biri de budur. Sürdürülebilir mücadele değil, bir sefer savaş sonra o günü hep an kuralı geçerli oluyor. Oysa mücadele kolektif olarak devam ediyor. 1 aydır devam eden ateşi alıp sürdüreceğine, anma gününü bekleyerek ve direniş için takvim belirleyerek bir yaşamsallık yaratamazsın. Çünkü nicelik niteliğe böyle dönüşmez…

Bir diğer önemli durum; aidiyet sorunu. Egemene, ezene, zulmedene karşı yapılan isyanın dini, imanı, rengi yoktur. Tarih bunun tanığıdır. Direniş pratiklerinden açığa çıkıyor ki aslında yabancılaşma ve hatta bu da yetmezmiş gibi tanıyarak dışlama devam ediyor. Direniş ve direniş pratikleri, Soren Kierkegaard’ın deyimi ile “İnsan yaşamının en önemli anları, bireyin bir özne olarak kendisinin bilincine vardığı kişisel anlardır” tespitine denk düşme fırsatı verdikleri için ayrıca hayatidir. Haliyle başladıktan sonra nereye ve ne şekilde, neye evirileceğini kestirmek genelde zordur. Aykırı bir doğası vardır kitlesel eylemlerin. Hiyerarşi denklemine soktuğunuzda onun hiçbir anlamı yoktur. Asla bir alternatif var olmaya tekabül etmeyecektir. Lice’den Taksim’e taşınmayan her şey eksik kalacaktır.

Kalkıp “Bakın burada da bir şeyler oluyor ama ses etmiyorsunuz” demiyorum. Ki öyle bir tartışmanın da kimseye yararı olmaz, anlamı da pek yok. Bu yazının amacı da değil. Çünkü değişmeyecek bazı “şeylerin” rahatsızlığı, verdiği boğuculuktan bahsetmek lazım. Söylem-pratik uyumsuzluğunun gidip gelip aynı yere toslamasının sanki bir kadermiş gibi algısına karşı durmak gerek. 

Bize lazım olan şey biraz samimiyet, biraz cesaret ve Subcomandante Galeano’nun deyimi ile de “Çokça örgütlülük”. Malumunuz güneşe en yakın dağlar buz tutuyor… 

Bu yazı toplam 8888 defa okunmuştur
olacak olacak
 // realist
eskiden özgür amed ne zaman yazacak diye beklerken şimdi yazılarından pek keyif aldığım söylenemez çünki senin yazılarının ana teması mizahi eleştiriyken (ki bu çok daha etkili bu yazı ulsubuna göre)
sen bence yine mizahi eleştiri tarzında yap hewal e heja
sevgilerimle...
02 Haziran 2014 Pazartesi 16:51