Şeyhmus Diken

Dilleri Lâl Etmek!

23 Şubat 2008 Cumartesi
Adını değiştir, anlatılan senin hikâyendir.” Karl Marx

1999'dan bu yana, her yıl yeniden, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından alınan karar gereği 21 Şubat “Uluslararası Anadili Günü” olarak kutlanıyor.

Dünyada her yıl “bir miktar” dilin “tedavülden kalktığını, artık konuşulmadığını bir tarafa bırakın, konuşanının kalmadığını neredeyse bilmeyen yok. Bir başka artık bilinmeyen de şu; “Benim sayısal olarak çokluğum epeycedir, bu tehlike benim için geçerli değildir” savı, artık geçerli değil.

Baskı altındaysa bir dil, kendini geliştirme şansı yoksa dilin, asimilasyon, imha ve inkâr, sürekliliğini koruyarak devlet politikası şeklinde ilânihaye tezahür ediyorsa, hangi dil olursa olsun bu acımasız son, yani ebediyen yokoluş o dili de bir gün bulacak, buluyor da!

Mesela Kürtler...

Mesela Kürtler bugün bu ülkede bütün baskılara, imha, inkâr ve asimilasyon politikalarına rağmen kimi kez “anayasal vatandaşlık”, kimi kez “azınlık” tartışmaları içine taşınarak sayısal çokluklarını korudular. Evet, sayısal çokluklarını (12 ila 20 milyon arasında) korudular da ne oldu?

Mesela dilleri, anadilleri, yani Kürtçe ne oldu? Giderek yok oluyor, evet sanılanın aksine giderek yok oluyor Kürt dili. Benim dâhil, hepimizin çocuklarının adı 12 Eylül askeri diktatörlüğünün inadına Kürtçe. Diyarbakır'daki ya da doğunun kimi okullarındaki herhangi bir sınıf listesindeki öğrenci isimlerine baktığınızda size adeta “kod adı” gibi gelecek onbinlerce Dara, Rumet, Farqîn, Azad, Baran, Rojda, Berçem, Berfin, Dengin ve daha niceleri ile karşılaşırsınız.

Bu Kürtçe çocuk adları evet bir tepkidir. Ama ötesi koca bir boşluktur, koca bir yabancılaşmadır, koca bir kendine “yalandır”.

Günün hemen her saatinde herhangi bir Azad'ın ya da Rûken'in elinden tutmuş bir anne ya da babının çocuğuyla gayet düzgün Türkçe konuşmasına tanık olmanız her zaman mümkündür. Çoğu kez bu çocuklar kendilerine konulan isimlerinin anlamını dahi bilmemektedir.

Çünkü anadilleri, yani analarının ve babalarının birbirleriyle dahi artık konuş(a)madıkları dil, yani Kürtçe öte yakada kalmıştır. İşte anadilin sonraki kuşaklar açısından sürdürücüsü olabilecek çocuklara taşınmasının ötelenmesi, ertelenmesi ya da yok varsayılması böyle bir yabancılaşmayı beraberinde getiriyor.

Adının anlamını bilmeyen çocuklar

Kürtler istediği kadar bugün için siyaset manasında üst politikalar yapsınlar. İstedikleri kadar siyasal talepkârlık manasında iktidarları zorlayan siyasal önermelerle istedikleri her bir şeyi isteyedursunlar. Eğer bugün Kürt ana babalar, Kürt çocuklarının kendi ana dillerini konuşmalarını öteliyorlarsa, konuşamıyorlarsa, hatta konuşmuyorlarsa bu vahamettir. Bu bir dilin, yani Kürtçenin ebedi istirahatgahına yolculuktur.

Sayısal manada çok olmak, aslında dilin de aynı oranda gündelik hayatta ve bilcümle alanlarda dolaşımıyla ilintilidir. Dil yoksa, halk da yoktur. Belki halk o an için vardır. Ama dilin kullanımdan düşürülmesi bir süre sonra kimlik manasında “halk” olmanın da manasızlaşacağının adeta göstergesidir. 

İşte bu vesileyle son on yıldır UNESCO tarafından dünyanın her yerinde 21 Şubatlarda kutlana gelen “Anadil Günü”nü önemsiyorum. Mesela mümkün olduğunca medyayı da görsel manada kullanarak o günü, anadilde ısrarın göstergesi haline dönüştürmek gerek diye düşünüyorum. Sonraki günlere de altyapı oluşturmasına vesile olması istenciyle tabii ki… 

İşte yine sırf bu nedenle de olsa yakın günlerde Avustralya Parlamentosunun Aborijinlerden, Avustralya'nın yerli halkından, Avustralya'nın asıl sahiplerinden geç gelen özrünü çok önemli bulduğumu ifade etmek istiyorum. 

Başbakana bir soru 

Ve bir soru da bu ülkenin Başbakanına sormak istiyorum? Bunca acılar yaşatılan; dili, kimliği, kültürü, özetle bizatihi kendisi “yok” olarak kabul edilen, neredeyse Cumhuriyet tarihi boyunca “Dağlı Türkler” olarak vasıflandırılan Kürtlerden, acaba bunca yılın özrü resmen dilenecek mi?

Bu cesaret var mı?  Diyarbakır Cezaevinde “Türkçe Konuş Çok Konuş” denilerek kanunla yasaklanan ve dili konuştu diye onca acıya işkenceye maruz bırakılan insanlardan “Dünya Anadil Günü” vesilesiyle de olsa özür dilenecek mi? Hazır başbakan meşhur Diyarbakır konuşmasında “Geçmişiyle yüzleşmeyi, hesaplaşmayı bilen” erdemli bir devletten söz etmişken!   

Sanmıyorum… 

Çünkü bu ülkenin başbakanı hâlâ Almanya'ya çalışmak için giden Türklere, “asimile olmayın” derken, vatandaşı olan ve binlerce yıldır kendi topraklarında yaşayan bir halka, yani Kürtlere asimile olmalarını, dillerinden, kültürlerinden, kimliklerinden vazgeçmeyi / vazgeçirtmeyi reva görüyor. Israrla “Ne Mutlu Türküm” dedirtmeyi istiyor / istetiyor. Çünkü o bir egemen, çünkü o bir başbakan…

Onların inadına “Her Bijî zimana zikmak

Bu yazı toplam 2018 defa okunmuştur