İbrahim Genç

Dil ve İnsan

23 Mayıs 2010 Pazar 18:50

İnsanoğlu, toplumsal bir varlık olmasından dolayı sürekli olarak etkileşim, iletişim ve bilgi aktarma durumundadır. İnsanoğlunun bu toplumsal yönünden dolayı bireyler, bazı araçlara ihtiyaç duyar. Bu araçlar, ortaklaşmayı sağlayan kodlardan-şifrelerden oluşur. Bu anlamda dil, aynı değerleri paylaşan insanlar arasında ortaklaşmayı sağlayan bir kod-şifredir. Bu kodu-dili- kullanan toplumlar ortak değerler yaratır ve bunları geleceğe ancak dil ile taşırlar.

İnsanın varlığının bizzat delili olan dili, eserleri Türkoloji bölümlerinde temel kaynak olarak okutulan Prof. Dr. Muharrem Ergin “doğal bir vasıta, canlı bir varlık, gizli antlaşmalar sistemi, toplumsal bir müessese” olarak tanımlar. Bu temel özelliklerden de anlaşılacağı üzere her dil, kendi kanunları çerçevesinde oluşan ve gelişen bir  araç olarak nesiller arasında doğal bir iletişim aracıdır. Dil, dışarıdan bünyesine aykırı müdahaleler almadan zamanla değişen-gelişen canlı bir varlıktır. Dil, bir toplumun üzerinde antlaştığı ortak değerler toplamıdır. Dil, bir toplumu ayakta tutan ve her şeyin üstünde o toplumun gerçeğini yansıtan toplumsal-milli bir müessesedir.

Ayrıca dil ve insan arasındaki önemli etkileşimi ifade etmek için Alman Filozof Heidegger de “Dil insanın evidir.”  der. Bireyin evi, bireyle birlikte yaratılan ve bireyin içinde kendini en çok rahat hissettiği yer olduğunu düşündüğümüzde ve farklı kimliklerdeki insanların en çok kendi dillerinde kendini ifade edebildiklerini gördüğümüzde, Heidegger’in sözünün ne kadar gerçekçi olduğunu görebiliyoruz. Öyle ki “…Dil her şeyimizdir ve bize insanlığımızı hediye eden ana unsurdur; insanlık tarihimizin başlangıç noktasıdır(Prof. Dr. Günay Karaağaç; Dil, Tarih ve İnsan, s. 27). Bunun yanında Mallerme’nin arkadaşı Degas, aklında güzel fikirler bulunmasına rağmen şiirde başarıya ulaşamadığını söylemesi üzerine Mallerme’nin “Dostum, şiir fikirle değil kelimelerle yazılır.” şeklindeki cevabı da bizi yine dilin önemine ve düşüncenin dilde ifade olunabilmesindeki pratik anlama götürüyor. Öyle ki Shakespeare “Kelimeler, kelimeler, kelimeler…” derken dilin ürettiği kavramlara sanki bir sihir eklemektedir.

Bu bakımdan L. Wittgenstein “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” derken dilin, bireyi her yönüyle saran yönüne vurgu yapmıyor mu? Burada Wittgenstein aynı zamanda dilin düşünceyle ve mantıkla ilişkisine göndermede bulunuyor. Ki anlıyoruz ki dilde ifade olunabilen her kavram, düşüncenin sınırlarını da genişletir. Zihinde belli belirsiz dolaşan bir durum, olay ya da kavram eğer dilsel bir karşılık taşımıyorsa o zaman zihnimizdeki her şey anlamsızlaşmaya ve hatta yok olmaya mahkum olur. Bazen aklınıza bir şey gelir ve bunu ifade edemediğimizde, “aklımda ama dilime gelmiyor, dilimin ucunda ama söyleyemiyorum” demek zorunda kaldığımızda dil ve düşünce arasındaki ilişki ortaya çıkıyor aslında. Zaten kullanılan sözcük sayısı ile düşünce arasındaki sıkı ilişkiyi de uzmanlar sürekli olarak açıklamaktadırlar.

Bunlara karşılık dili metafizik anlamda ele aldığımızda Tanrı’nın Adem’i yarattıktan sonra ona türlü nesnelerin adını öğrettiğini ve Adem’in de kendisine öğretilen bu kelimelerle dil denen olguyu, kendi sosyal gelişmişliği içinde geliştirdiğini söyleyebiliriz. Ki ünlü dilbilimci Noam Chomsky’nin “Dil, sınırlı sayıda sözcük ve kuraldan yararlanarak türetilebilecek sınırsız sayıda tümceden oluşan bir bütündür” şeklindeki ifadesi de bunu destekler niteliktedir. Tabi bununla birlikte yaşayış macerası içinde büyüyen-gelişen ve türlü coğrafyalara yayılan insanoğlunun dili;sosyolojik, psikolojik ve coğrafik nedenlerle çeşitlenmiştir. Bununla birlikte farklı coğrafyalarda, farklı dilleri konuşan birçok milli unsurun ortaya çıktığını görüyoruz. Böylece her ulusal kimlik, yarattığı halk etrafında ortak bir dil ve bu dilin konuşulduğu bir coğrafya edinmiştir. Öyle ki dil ve coğrafya unsuru, bir halkın temel karakterinin belirleyicisi olagelmiştir.

Bir dilin ne kadar önemli olduğunu normal bir yurttaş, içinde bulunduğu toplumsal iletişmeden dolayı elbette çok iyi biliyordur. Bunun yanında dili başlı başına bir araştırma ve üzerinde düşünme işi olarak gören ve dil üzerinde tarihsel gelişim, söz dizimi, ses dizgesi gibi  alanlarda çalışan dilbilimi de dili incelerken dilin; toplumların varlıklarını, bilgilerini nesilden nesile aktarma aracı olduğunu ve bir halkın gerçekliğinin en doğal göstergesi olduğunu söyler. Çünkü dilbilimciler dilin; toplumların bütün yaşantısını, edebiyatını, şiirini yansıttığını belirtirler. Dilin bu anlattıklarım dışında önemine dair Prof. Dr. Günay Karaağaç’ın “..insanın beden varlığı dünyanın herhangi bir yerinde veya her yerinde yaşayabiliyorken, onun ‘insan’ varlığı, ancak ana yurdu olan anadilinde yaşayabilmektedir.Tarih, bize, anadilinde yaşayan toplulukların dünyanın herhangi bir yerini kolayca yurt haline getirebildiklerini, anadillerini kaybedenlerin kendilerini kaybettiklerini öğretmektedir…(age, s. 13)”  vurgusu da bize bu gerçeği duyurmaktadır.

Bütün bunların sonucunda her alanda bir halkın gelişimine ve nesiller boyu ayakta kalmasını sağlayan dilin önemine dair C. Ouchinski’nin şu sözleri de çok anlamlıdır: “Dil, halkın sadece gerçeğini ifade etmez, bu gerçeğin ta kendisidir. Halkın dili kaybolunca, halkın kendisi de artık yoktur. Bu nedenle,örneğin, yabancı işgalcilerin bütün şiddet ve zulümlerine maruz kalan batı Slavlar ancak, dillerine saldırı yapıldığını anlayınca, halklarının hayatının tehlikede olduğunu anladılar. Bir halkın ana dili konuşulduğu müddetçe, o halk yaşar. Bir halkın, atalarının geçmişteki sayısız nesilleri tarafından yaratılan mirasa yapılan saldırıdan daha kötü bir saldırı tasavvur edilemez. Bir halkın her şeyini elinden alabilirsiniz, fakat dillerini korudukça kaybettiklerini zamanla tekrar kazanabilirler; dilini elinden alırsanız, onu bir daha asla yaratamazsınız. Hatta, bir halk kendisine yeni bir vatan edinebilir veya kurabilir, fakat kaybettiği ana dilini asla tesis edemez; dili kaybolur kaybolmaz, halk da ölür ve bir tek kişinin katli karşısında ürperen insan ruhu, acaba Tanrı'nın yarattıklarının yeryüzündeki en büyüğü olan bir halkın, yüzyılların eseri olan tarihsel kişiliğine yapılan saldırıya tanık olunca ne hissedecektir ?”

Bu yazı toplam 22720 defa okunmuştur
İŞTE BUDUR ARTIK ANLAYALIM
 // HAKKARİLİ
Yazrımıza binlerce teşekkür.Bir dilin toplum hatındaki önemini daha güzel anlatacak kelimeler bulmak imkasız.Bir dilin insan olmak için tek sebep olduğu aşikarken bir kısım yurtsever insanımızın kendi evinde çocukları ile kendi dilini konuşmaması ne anlama geliyor.Hakkaride yüzlerce arkdaş bilirim yurtsever kişilikte ama çocukları ana dilini bilmez işte buna oto asimilasyon denir.En büyük tehlikede budur.Sistemin asimilasyonu yıllrca sürdü ama insanlarımız dilini unutmadı ama kendi kendimize artık dilimizi unutur olduk.Çocuklarımız Kürtçe konuşamaz oldular.Artık yaşamın her alanında Kürtçe konuşma alışkanlığını geliştirmeliyiz.Yazarımızın bu dikkat çeken yazısı her yerde okunmalı bence....
24 Mayıs 2010 Pazartesi 00:55